Yol

Ne vakittir bu koca dağın yamacındaki patikada yürüyoruz? Aşağıda altın rengi başak tarlalarının ışıltıları. Biz ise donmuş taşlar ve duygular arasından inişe geçecek olan yolu görmek için tırmanmaya devam ediyoruz. Yüzüme vuran rüzgar aşağıda yumuşak bir okşayış gibi hafifçe süzülüp gidiyor. Patikada milyarlarca insan var. Kimi istemeden kimi isteyerek düşüyor bu yoldan. Dizime kadar kara batsam da kendimi ahşap bir kulübenin girişinde, sundurmanın altında oturup akşam güneşinin solan ışığıyla göz kırpmaya başlayan yıldızları izlerken görüyorum. Yıldızların rüzgarı yüzüme kadar esiyor. Mesafesiz bir yolculuk var onlarla aramda. Şimdiden daha yakın ama geçmiş kadar uzakmış gibi. Hiç bitmeyecek bir yol ama aynı zamanda zaten varılmış bir menzil gibi. Biliyorum ki çok fazla insan bu yolun inişine geçtiklerinde gerideki manzaranın, kokunun ve ışığın tadını çıkaramadıklarını hissedecekler. Geriden gelenlere bu hataya düşmemelerini öğütlerken. Ama yolun geri dönüşü yok. Daracık bir patikadan geçip donan ruhunu, vücudunla birlikte yine donmuş bir taşın içine atıp zamansızlıkta bekleyeceksin. Son yolculuğu burada başlar herkesin. Zamanın olmadığı yerde beklemek, son ikametgahına sonsuza dek uyum sağlamak üzerinedir. Çürüyerek.

Aşağıda başaklar dans ediyorlar. O yumuşak esintinin figürlerini sergiliyorlar gövdeleriyle. Biz yolumuza devam ediyoruz. Durdurulamaz bir ilerleyiş güdüsüyle birlikte. Uzaktan görüp de gidemediğimiz bu manzaranın görevi ise tamam. Sadece uzaktan görünüp gidilememek. Her şey yerli yerinde ve zamanında. Herhangi bir zamana ve kurala göre olmamasına rağmen.

 

Ruh Ağacı

Kocaman arazinin ortasındaki tek ve hür ağaç, yüzyıllardır kendisini bekliyordu adeta.

O tepenin üstüne çıktığında ruh ağacını bulduğunu hemen anladı.

Kokusunu koklamak istedi yaklaşıp,

Kendi içini koklamak gibi bir şeydi bu.

Usulca…

 

Yarının ne getireceğini bilmeden gelmişti buralara.

“Güneye” demişti kendine,

Belki o buz gibi kalbin ısınacağı bir yerler vardı,

Dünyanın herhangi bir yerinin güneyinde.

Ama ne kadar giderse gitsin,

Ne kadar inerse insin güneye,

Aslında kendi kuzeyine seyahat ediyordu sessizce.

Nedensizce fakat zorunlu bir halde.

Bu laneti ona zincirleyene lanet ederek,

Döndü etrafında bu sığ hapishanenin.

Döndükçe gördü, bildi ve sıkıldı.

Hem kaçmanın getirdiği heyecan,

Hem de kaçamamanın verdiği mide bulantısı vardı.

 

Sırtladığı;

Dışlanmış herkesin yükünün toplamı kadardı.

Geri döndü geldiği yere,

Kuzeye, hapishaneye ya da adı her neyse…

Ölüm bir başka kafes,

Işığın olduğu her yer, insanlığın laneti

Ve,

O gece, bulduğu o ağacı kesti.

Ruhunun en derinlerinden

Köklerini tek tek ayırdı, yaktı, yok etti.

Zaman yoktu onun dünyasında

Artık ruh da yoktu.

Ağaç da…

İnsanlar da,

Kendi değer yargılarında boğulmuş

Karanlık birer silüetti sadece.

Yapay ışıkların yarattığı birer gölge gibi.

Bir yerden bir yere salınan karanlık kümeleri.

Doğanın rüzgarının gün gelip temizleyeceği birer yanılsama

Ve pişmanlıkla dolu molekül zerrecikleri.

 

Bilincinin başka bir yerde aktığını hissediyordu artık.

Görünmez bir ışık ve var olmayan bir sesin yönlendirdiği,

Bir garip algı.

Ne bir yanılgı, ne bir farkındalık

Sadece boşluk…

Ruhsuzluğun getirdiği hafiflik

ve ebediyetin getirdiği ferahlık vardı artık.