Koş Tuğba Koş…

Taksim, İstiklal Caddesi’nin tam orta yerinde, dilenen bir küçük kızdır Tuğba.
Yaşı, on bir on iki var yok,
saçları güneş kadar sarı,
gözleri onu tamamlayan gökyüzü kadar mavi.
Oturuyordu, caddenin estetikten yoksun, pislik taşlarının üzerinde.
Yanından geçenlerin görmedikleri kadar özgür bir halde.
Derken karşıdan gelen mavi aracı,
gördü mavi gözleriyle.
Hissetti dehşeti bedeninde.
Ve huzuru ve özgürlüğü yok oldu ansızın.

Mavi araç yaklaşıyordu.
İçinde yine mavi üniformalarıyla zabıta memurları.
Yanlarında, güneş saçlı, gökyüzü gözlü çocuklar.
Hapsetmişler parıltılarını araca.
Tuğba bakıyor o tarafa,
“Zabıtalar geliyor, topluyorlar çocukları.
En iyisi hemen kaçmalı. İlerideki çocuklara haber vere vere koşmalı.”

Fırladı yerinden Tuğba.
Saçları dalgalandı rüzgarda.
Saçtı parıltılarını, göremeyen gözlerin önüne.
Bacaklarını yara yara, bağıra bağıra koştu Tuğba;
“Ayşa, Ayşa çocuğu kaldır. Geliyorlar Ayşaaaa!”
Son sürat koşarken
ve yanlarından geçerken,
kendisini göremeyen insanların,
çarptı karşısına birden bire çıkan gövdesine yaşlı kadının.
Beş metre havalandı havaya teyzenin bastonu,
fırladı beş metre ileriye gözlüğü
ve kendisi de önce sendeleyerek
sonra da iyice tökezleyerek
tutundu yanından geçen iki havai genç kıza.
Kızlar irkildi.
İki tiz “Ayyy” yankılandı havada.
Yaşlı kadın dengesini sağlayınca,
çektiler, anaç kokusu sinmiş ellerini tiksinerek yaşlı gövdeden.
Suratları buruşuk ve çağın trend tavırlarıyla devam ettiler yollarına,
mutsuz ve gösterişli.

Yanına geldi soluk soluğa,
rengi değişmişti Ayşa’nın.
Konuştu hızlıca Tuğba;
“Araba çocuk dolu, herkesi toplamışlar. Hemen kaçalım.”

Ayakları çıplak ve beli açılmış çocuğu kaldırdılar yerden.
Aldılar kucağa ve koştular hızlıca.
Çocuk baktı anlamsızca etrafa.
Havanın soğuğu,
koşmanın heyecanının yanında etkilemiyordu onu.

Geçtiler son sürat birlikte,
Quentin Tarantino’nun ikizi olan
ve keman çalan eşofmanlı adamın yanından.
Sonra geçtiler son sürat,
elindeki kavalı muhteşem bir özgüven ile bilmeden çalan
fakat yine de dinlemekten keyif aldıran sakallı amcanın yanından.
Kimsenin dinlemediği için canı sıkılmış
ve önündeki santuru çalmayı bırakmış adamın yanından ayrıca.

Şimdi koşuyorlar yine son sürat,
tünele doğru bağırarak avaz avaz;
“Toplanın, kaçın, zabıta geliyooor.”
Önlerine katarak diğer güneşin çocuklarını,
düzenin, varolmalarını istemedikleri yerden kaçarken,
dağılıyorlar
ara sokaklara,
caddelere,
şehre.
Yaşadıkları yurttur burası onların.
Metropol üzerine oturmuştur bu toprağın.
Ve her anlamda,
toprağa bıraktığı ağırlıkla,
kalplere çöreklediği karamsarlıkla,
mahkum ediyor Tuğba’yı koşmaya,
her zaman.