Oralarda bir yerdesin.
Giderek unutulan bir şarkı sözü gibi.
Belirsizlikte dolaşan bir avareyim.
Tek meczupu bu şehrin.
Ve dediği gibi şairin;
Kalp herkeste var,
Yürek ise başka bir şey.
Siyah beyaz bir fotoğrafta gülümseyen, yitip gitmiş bir gençlik gibisin şimdi.
Zihnimde duyduğum melodinin, hatırlayabildiğim son notaları.
Ya da güzel bir anıya dönüşmüş olan, tatlı ve huzur dolu bir koku, geçmiş zamandan.
Yıkıntıların arasında, durmuş bir saat.
Kırıldığı vakti gösteren…
Oturuyor yanı başımda hayalin.
Elinin sıcaklığı yüzümde.
Tasvirin gözlerimde.
Konuşuyorum kendi kendime.
Uyku çok uzaklarda benden.
Soğuyan bir beden misali,
Ve verilen son bir nefes,
Gidiyorum şimdi bu evden.
Geriye bıraktığım tek iz,
Duvarlarda yankılanmış yalvarışlarım
Ve akıttığım gözyaşlarım.
Tamı tamına 458.967 nokta. Birbirlerine uzaklıkları eşit ve adil olmayan irili ufaklı noktalar. Çapları ve derinlikleri farklı, tamamen kendilerine özgün küçücük oluşumlar. 52 gün boyunca, tavandaki beyaz boyanın bıraktığı bu küçük pütürlü noktaları sayarken, tüm bu benzersiz izleri enine boyuna düşünmüştüm. Nasıl birbirlerinden bu kadar farklılar ve nasıl bu kadar benzerler birbirlerine? Neden oradalar ve bana bakıyorlar? Niye bu kadar hareketsizler, ruhsuzlar? Niçin kimseye sorumlulukları yok? Acıları, Sevinçleri? 52. günün sonunda artık onlarla konuşmaya başlamıştım. Hatta yavaştan isim bile takıyordum onlara artık. Karanlıkta bile tam olarak yerlerini bilebiliyor, aralarındaki ton farkını seçebiliyordum. Bir yandan beni anlayan insanların olmadığından yakınırken, öte yandan 458.967 sohbet arkadaşım olmuştu. Bu rakam içerisinden beni anlayabilecek birkaç tanesinin çıkma olasılığı yüksekti. Bu umutla bile yaşayabilirdim. Onca uykusuz geceden sonra bir kişi bile olsa beni anlayacak birinin çıkması, bir daha o bitmek bilmeyen gece boyunca yarı bilinçsiz bir halde gözlerim açık sabahlamadan, ufak da olsa huzurla uyuyabilmek demekti. Tabi bu rakamdan ayrı olarak odadaki gardırop, şifoniyer ve kapıyı da saymak gerekiyordu.
Tam bu umutla içimde oturan koca kayayı hafifçe hareket ettirmişken, aklıma başka bir şey geldi. Belki de kendimi birilerine anlatma çabasından vazgeçip, tamamen başka bir şeyi umut etmeliydim. Daha doğrusu çabalamalıydım. Samsa gibi olmak… Bir gün sabah bu koca yatakta uyanıp kendimi büyük bir böcek olarak bulmak. Birden bire bu fikir çok daha değerli bir şeymiş gibi göründü gözüme. Zira son zamanlardaki ruh halim, hissettiklerim ve tüm o derin sorgulamalar sonunda çıkan komik derecede basit nedenler ve sonuçlar, bu çabayı haklı kılabilecek nitelikteydi. Hayat, hiçbir zaman bu kadar düşünmeye değecek kadar kıymetli olmadığını gösterdi. Mükemmel bir cinayet azmettiricisi gibi içimdeki çocuğu katlettirdi. Şimdi sadece Samsa olabilmenin vereceği huzur, hayatın bu cinayetine karşılık okkalı bir küfür olabilirdi. Düşüncesi dahi beni hafifletti. Bunun için çabalamak, dört yüz bin küsür arkadaşımla birlikte daha doğru bir mücadele olacaktı.
Küçük bir düşünce zinciri, sorularla birlikte kısa bir süreliğine kafamı karıncalandırdı. Acaba Kafka’da benimkine benzer bir durumda, öylece yatağında uzanmış tavanı izlerken mi bu fikri bulmuştu? Belki de tavandakilerden biri söylemişti. Benimkilere Kafka’dan bahsettiğimde öylece baktılar. Onu tanımıyorlardı.
Yarı açık gözlerim ile saatleri sayarken, her gece yatağın başucunda, kapı açık vaziyette balkonda oturan ve tüm kabuslarımı bütün ızdıraplarıyla çekip çekmediğimi kontrol eden onun gölgesi, beni bir böcek olarak gördüğünde ne düşünecekti acaba? Gece boyunca aramızda küçük bir kapı ve ufacık bir mesafe bulunmasına rağmen, devamlı bana sırtı dönük oturan bu gölgenin belki bu sefer dikkatini çekebilirdim. Bıyığımı ona uzatıp onu dürter, belki de yüzünü tekrar bana dönmesini sağlayabilirdim. Ya da onu korkutup kaçırabilirdim. Bu düşüncenin verdiği umut, içimi biraz olsun rahatlatmıştı. Şimdi tek yapmam gereken gece gündüz bir böcek olduğumu düşünmek, kendimi buna inandırmaktı. Samsa olabilmekti tüm olay. Eğer şu ömürdeki son ve en radikal başarıyı başarabilirsem, hiç adil olmayan bu hayata güzel bir çelme takabilir, ölüm döşeğindeki birinin son sözünü söylemesi gibi küfürümü basabilirdim. Zamanın bende bıraktığı derin izlerin başka hiç kimsede bu kadar derine inmediğini farkettiğimden beri, bir adaletsizlik sembolu gibi tek vücut ortalarda dolaşmaktansa, Samsa olmanın beni ulaştıracağı büyük kaçışın ne denli bir saygıyı hakkettiği düşüncesi giderek güçlendi içimde. Bu büyük başarının sonunda artık tek düşüneceğim şey, yemeğimi odanın hangi köşesinde yemek istediğim olacaktı. Ve Samsa olarak gözlerimi huzurla kapatabildiğimde, balkonda sırtını dönmüş oturan gölge usulca kalkıp gidecekti.
Derin bir uykuya dalıyorum şimdi
Göreceğim rüyayı biliyorum
Kaçış yok bundan
Hiç uyanmamanın getireceği hafiflikten mahrum
Huzuru çalınmış bir kimse
Enayi bir zanlı
Kovulmuş bir çocuk…
Kusarcasına dökülen cümleler
Konuşan nesneler
Artık neden aldığımı bilmediğim,
Etrafımı saran bir çöplük yığını
Özel döşeli bir hapishane burası
Zihnimden çok daha dar!
Yelkeni doldurmayan bir rüzgar
Sıcak ve boğucu
Hiç durmadan esiyor,
Rüyalarda bile.
Bir koku taşıyor beraberinde
Ve zehirli bir özlem
Yüce dağın yamacından geliyor
Aşması imkansız
Düşünmeden yaşamak,
Ağlamadan insan olmak gibi.
Git uzaklara doğru artık.
Rengini kaybedip, ruhunu unutana dek.
Kendi kapımın önümdeyim ben.
Açmaya aradığım cesaret,
Kollarımda yok.
Ve bir ömür boyu oturabilirim
Hayalimde açıldığını görene kadar.
Sonsuz bir bekleyiş,
Sonun gelmeyeceğini bilip sonuna kadar sabredebilmek…