Bazıları…

Güzel bir manzara canlandırın gözünüzün önünde. Muhteşem, yemyeşil bir vadinin içinde güneşin ışıltılarını saçan bir göl. Ciğerleri açan tertemiz bir hava, saçları hafifçe okşayan rüzgar. Gökyüzü o kadar mavi, su o kadar berrak ki, bir ayna misali her şey son derece pürüzsüz yansıyor suyun yüzeyine. Ve biz tüm hayatımız boyunca bu manzaranın ortasında, sudaki yansımamıza bakıyoruz. Nasıl biri olduğumuzu hatırlatırcasına sudaki yansımamız da bize bakıyor. Bütün bir ömür böyle geçiyor. İşte bu bizim hayata kendi penceremizden bakış açımız. 

Bazen bu su, hafifçe dalgalanır, bulanıklaşır. Yüzümüz giderek kaybolur. Bulanıklık ne kadar uzun sürerse o kadar kendimizi unuturuz. Nasıl biri olduğumuzu, nelere önem verdiğimizi, özümüzü unuturuz. Su bulandıkça, karışan çamur gibi hayatımız da karışır. Yanlış, kaybolmuş insanlar, birbirlerini bulduklarını zannederler başkalarının suretlerinde. Benzetirler birbirlerini, kimselere, duygulara, bir şeylere. Halbuki özlerini unutmuşlardır. Halbuki sadece su bulanmıştır birazcık.

Bazıları, hayatın her zaman bu keskinlikte olmayacağını bilir. Su bazen bulanır evet fakat sonunda her zaman tekrar durulur. Suretler ortaya çıkar tekrar. Bunu bilen kimseler, beklerler öylece suyun durulmasını. Arayışa girmezler. Bilirler ki arayışa girseler bile, bulacakları şeyler, kendilerini yansıtmayan, kendilerinin olmayanlardır. Sadece beklerler o yüzden. 

Arayışa çıkanlar ise bulduklarını sandıkları yansımalarla geçirirler bulanıklık, karışıklık zamanlarını. Hoş da geçirirler belki kendi pencerelerinden görmedikleri kadar hayatı. Fakat bu sadece bir yanılsamadır. Öz kaybolmaz ve su durulunca ve suret çıkınca tekrar ortaya, pişmanlıklar başlar. Çünkü kaybedilen sadece yanılsamalarla birlikte geçirdikleri zaman değil, kendi özlerinden de parçalardır. Bu çok önemlidir hayatta. İnsan kendini ne kadar tanırsa o kadar az yanılsamaya düşer, savrulur. Elbette ders alır insanlar yanlışlardan ve ancak böyle öğrenir hayatı fakat bu farklı bir şeydir. Kendi benliğini unutmadığı sürece tüm yanlışlar faydalı gelebilir kişiye. Ama insan nasıl biri olduğunu bir kere unuttu mu, değerli duyguların sıcaklığını kaybetti mi, kazanması çok zordur bir daha. Özüne karşı giriştiği ihanette, sonunda kazanan hep, o koca çamur tabakasının altından illaki çıkacak olan kişiliğidir yine. Bunun sadece bir perde olduğunu, suyun bir süreliğine bulandığını ve elbette bulanabileceğini bilen insanlar, özlerine sadık oldukları müddetçe, kazanımla çıkarlar bu kayıp zamanlardan. 

Çamur, ağır ağır dolanır suyun içinde. Estetik şekiller oluşturur. Göz alır, göz boyar. Sahte eğlenceler hatta mutluluklar hissettirir. Görmeye alışık olunmadığı için farklık, yenilik heyecanı hissettirir. Sahte bir yenilenme hissi yaratır. Öylece alır götürür, kişiye ait olmayan yaşamları yaşadığını hissettirerek. Su birden bire durulduğunda ve yüzü bütün keskinliğiyle göründüğünde, almış olduğu halin benliğine tüm aykırılığıyla baş başa kalır insan. Sonra pişmanlıklar, hiç geçmeyen.
Bu yüzden hayat devam ediyor lafı bana göre suretlerini devamlı unutan insanların uydurduğu bir şey. Çünkü bunlar oldukça, hayat devam etmez aynı şekilde. Giderek eksilir insan. Önemli şeyleri kaybeder ama onların içindeki kıymeti hiç değişmediği için acısını ve pişmanlığını çeker her zaman. Güvenini yitirir kendine karşı. Her defasında çarçabuk unutmayı seçip, kendini eksilttiği için. Yaş ilerledikçe, gençken hovardaca savurup durduğu kıymetler, giderek hayatın anlamı haline gelir. Sonra da bunları kendi kendine unutmayı seçtiğini hatırladıkça, acı çeker, acı çeker, acı çeker. Hayat ile ilgili tüm özlü sözlerin kalbinde bu yatar. Herşeyden ve herkesten kaçsa da insan kendinden kaçamaz.
Kimsenin, bulanıklık zamanında suretini unutmaması dileğiyle…

Gaza gelince unutan adam

Ağaç süsü verilmiş betondan bankta uzanmış kıvranıyordu. Hemen yanı başında arkadaşı kendine gelmesini bekliyordu. Etraftaki çöpleri temizlermiş gibi yapan bekçinin ilgisini çekmişlerdi. Bekçi yaklaşırken dayanamayıp sordu “arkadaşın nesi var” gözlerini bekçiden ayırmadan elini cebine atıp bir sigara çıkarıp yaktı arkadaşı. Sigarasından ilk nefesi aldıktan sonra “unutuyor” dedi. Bekçi anlamaya çalıştı. Başaramayacağını anlamıştı bekçinin ”unutuyor efendim” diye sürdürdü arkadaşı.  “misal bunun bir sevgilisi var. Aşık, deli gibi seviyor. Etraftaki herkes bilir nasıl sevdiğini” gözlerini ayırmadan anlamaya çalışıyordu bekçi. “Ama bir yere gitsin etrafında birileri olsun hemen unutuyor sevdiğini” yine anlamamıştı ama çaktırmadı bekçi. Bir şeyler demesi gerektiğini düşündü. “Buraya neden getirdin?” diye sormuş buldu kendini. ”hiç” dedi arkadaşı kısa bir sessizlik oldu bir şey düşündüğünden değil öyle anlamsız bakmak istemişti bir süre bekçinin yüzüne “getirmesek hikayeyi anlatamazdık, bir mekana ihtiyaç vardı”