Yol (Bölüm 2)

   Baca dumanıyla ise bulanmış tüm o pis duvarlar, kendilerine has ürkütücü seslerle iletişim kuran, rüzgarla birlikte ileri geri sallanan o paslı tabelalar, geçmişten kalan, eski, çürümüş tahta elektrik direğinin üzerine iliştirilmiş “Matematik dersi verilir” yazılı el ilanı, üzerinde sırılsıklam olmuş olan paltosunun pötürleşmiş yüzeyi, birdenbire bembeyaz bir ışıkla aydınlandı. Sokağın her köşesi, her detayı bir anlığına birbirine göz kırptı. Sonrasında aynı hızla derin karanlığın içine geri döndüler. Bu dünyanın tek ışığı sokağın sonundaki cılız sokak lambasıydı. O da utangaç bir şekilde hafifçe titreşti. Gücü, bu dünyaya uygun bir şekilde sadece kendine yetecek kadardı.

   Yavaş adımlarla ilerlemeye devam etti. Sokak lambasına yaklaştıkça, şu anda içinde bulunduğu zamanın perdesini aralayıp başka bir kısmına geçiyormuş gibi hissetti. Sanki ruhu bedeninden nazikçe ayrılıp, bu karanlık sokağın tek başına var olduğu, hep gecenin hüküm sürdüğü bir dünyaya doğru ilerliyordu. Herhangi bir mutluluk kırıntısının dahi bulunmadığını çok iyi bildiği bu diyara tamamen yerleşmeyi düşünüyordu. Burada onu devamlı kendine çeken bir şey vardı. Hayatı boyunca nereye gitse, hep bu sokağın temsil ettiği o kapkara içsel dünyaya karşı büyük bir özlem duyuyordu. Benliği burada doğmamışsa bile burada şekillenmişti. Kendiyle baş başa kaldığı her zaman, o fısıltılı ses onu buraya çağırıyordu. Zihninin rutubetli dehlizlerinden bu karanlık dünyaya açılmak için can atıyor, yalnızlığın en soğuk  ve en sert halini burada yaşamasına rağmen, adını bir türlü koyamadığı acı bir huzur içini dolduruyordu. Sahip olduğu tek şey bu acı veren huzurdu.

   Bir kaç adım daha ilerledikten sonra sokağın köşesinden siyah bir köpek çıkageldi ve sokak lambasının tam altında durdu. Yağmurla ıslanmış tüyleri cılız ışığın altında parlıyordu. Simsiyah gözleri hareketsizce ona baktı. İkisi de bu karşılaşmanın şaşkınlığı içinde donup kaldılar. Köpeğin gözlerinde bir hikaye yazılıydı. Uzun bir geçmişe uzanan bir hikayeydi bu. Buğulu imgeler, köpeğin gözlerinden dışarı süzülüyordu. İkisini buluşturan ortak bir yanı vardı bu hikayenin. Gözlerin derininde yatan, karşılığı insan dilinde olmayan anlamlar, bu iki canlı varlığın arasında bir bağ oluşturuyordu. Köpeğin vücudu, zaptedilip hapsedilmiş koca bir okyanusun kafesi gibiydi. İçinde binlerce mesaj ve nereden geldiği belli olmayan bir duygu vardı.

   Köpeğin tüyleri birden bire göz kamaştırıcı şekilde parıldadı. Ardından bu kez sokağı dolduran derin bir kükreme duyuldu. Camlar titredi, çok uzaklardan birkaç aracın alarmı çalmaya başladı. Köpek irkildi. Parlak tüylerinde birkaç damla sağa sola fırladı. Sokağın başından sonuna doğru yankılanarak uzaklaşan sesle birlikte köpek de uzaklaştı. Karşısında tekrar bomboş sokakla kalakaldı. Kendisi de bu sokaktaki diğer objeler gibiydi. Buraya ait bir objeydi o da. Başının üzerinde gıcırdayarak sallanan tabela gibiydi. Gözlerinde kendi işlevinin mahiyeti yazılıydı. Sokakta olmak. Bu sokakta. Yanıbaşında usul usul akıveren küçük yağmur suyu deresinin şırıltısını dinlemek, içini sarıp sarmalayan büyük alev girdabına bir odun daha atmaktı işlevi. Kendi kendini yakmak sonra yeniden doğup yeniden yakmaktı. Yarattığı acıyla besleniyordu ruhu. Kendi özel hapishanesindeki bütün objeler, tüm detaylar bu gösteriyi izlemek için oradaydılar. Yan taraftaki küçük terzi dükkanının tabelası da, hemen ilerideki tekel büfenin kepengi de bu yüzden oradaydılar. Köpek, gösterinin başlamasını emretmişti. Kendi egosu sırtını dönüp sokağın köşesinde gözden kaybolmuştu. Karakteri gibi kapkaraydı. İçi boş bir et yığını olan bedeninin ateşini harlamanın vakti gelmişti. Paltosunu çıkardı yere bıraktı. Cebinden birkaç kuruyemiş yere yuvarlandı. Kıyafetlerini bir çırpıda üzerinden attı. Çırılçıplaktı şimdi. Yerdeki su birikintisine bıraktı kendini. Küçük yağmur deresi ayaklarından gövdesine doğru akıyor yağmur damlaları yüzlerce metre yükseklikten düşerek göğsünü yumrukluyordu. Çok uzun zaman önce kaybettiği, şimdi adını dahi unuttuğu bir şeyleri aradı yerde. Tek tek irili ufaklı bütün taşlara baktı, hepsini inceledi. Ulaşmak istediği bilinç düzeyine doğru yol katettiğini hissetti. Ait olduğu yerde ait olduğu şeyi yaptığını biliyordu artık. Etrafında gördüğü duyduğu hissettiği her şeyi incelemeliydi. İnsanların delilik diyeceği şey onun kurtuluşuydu. Bulutların arasından süzülen zarif güneş ışığıydı. Eskiden sahip olduğumuz fakat bizden alınan ve yasaklanan güzelliklerin tezahürüydu. Kendini birkaç saniyeliğine gösterip kaçan, derin bir özlem ve hüzün doğuran o anın durmadan tekrar etmesiydi. Kendi kısır döngüsünde kendini tüketen bir kimyasal tepkimeydi.

   Gözleri fal taşı gibi açılmış halde kendi ateşini körüklemeye devam etti. Sokağın derinlerinden bir yerde köpeğin uluması duyuldu. Başını kaldırdı. Ses havada yankılandı. Çamura bulanmış vücudu yerle bütünleşti. Derisi taşlaştı. Yüzü, biçimsiz kaya şekillerine dönüştü. Saçları birer birer ayrışıp suya karıştı. Elinde tuttuğu küçücük çakıl tanesinden farksız, gerçek bir nesneye dönüştü. Maneviyatı havaya karıştı ve bulutlara doğru dağıldı. Sokakla bir bütün oldu.

   Bu karanlık dehliz, bu sonu olmayan yol kaç kişiyi daha yutmuştu acaba? Doymak bilmeyen bu daracık aralık, kimleri çağırıyordu şimdi? Sırada bekleyen binlerce insan vardı. Buraya gelmeye can atan milyonlarca ruh, kendilerini tanımadan etrafta dolanıyordu.

Yol (Bölüm 1)

Elindeki kitabın son sayfasını çevirdiğinde, birden dışarıdaki sessizliğin tam ortasında ezan okuyan müezzinin, şehrin karanlık, izbe sokaklarından, rutubetli ve küflü duvarlarından yansıyan, yankılı, mistik sesi duyuldu. Kitabın zihninde bıraktığı tadın etkisi sürerken bunun bir tesadüf olmadığını düşündü. Günlerdir, romanın kahramanıyla birlikte gezinip durduğu eski İstanbul sokaklarının, insanlarının, içinde barındırdıkları onca esrarla birlikte nasıl değiştiklerini düşünürken, yalnız kaldığından beri hayatının nasıl değiştiğini de düşünmeye başlamıştı. Yuva olması planlanan bu mekanın, tek kaldığından beri geçirdiği dönüşüm, ne o zaman ne de şimdiki bakış açısıyla asla düşleyemeyeceği  bir hale gelmişti. Her eşyanın üzerinde, kendilerine ait renkler, şekiller, kokular ve sesler hatta hüzünler, korkular, zevkler ve mutluluklarla o zamanların anı parçaları barınıyor, her biri farklı birer ses dalgası gibi değişik frekanslarda evin içinde salınıyorlardı. Tüm bu geçmiş zaman izleri, şimdi ölmekte olan bir canlının yüzündeki ızdırap dolu bir ifade gibi ve yitip gitmekte olan ruhunun çekilip yerine koca bir boşluğun yerleştiği gözlerindeki solgun ve donuk bakışlar gibi  giderek daha da silikleşerek, yavaş yavaş fakat zorla ve acıtarak yok oluyordu. Küçük bir çocuğun, artık büyümesi gerektiği söylenerek elinden alınan, en sevdiği ve hep seveceği oyuncağı gibi, arkasından bakan bir çift ıslak göz bırakarak, yerini hiç bilemeyeceği bir yere doğru uzaklaşıyordu. Halının üzerindeki yanık izleri, perdelere, eşyalara, duvarlara hatta zemine sinen, yalnızlık zamanı kokusu, giderek arka plana itilen, alındıkları günün heyecanını yitirmiş ve amaçlarını unutmuş küçük eşyalar, duyularına devamlı olarak saldırıp, bu huzurdan eser kalmamış eski yuvada geçirdiği tüm vakte eşit bir halde yayılarak, sonu gelmeyen bir harbin devamlı sürmesine neden oluyorlardı. Zamanın akışı tempo düşürmüş, artık hüzünlü bir marşı seslendirir gibi sonu gelmeyecek bir sessizlikle akıp, tükeniyordu.

Oturduğu yerden kalkıp, cebine bir tutam kuruyemiş attığı paltosunu sırtına geçirirken, etrafa saçılan sesler, kendisini dışarıya hazırlayan bir grup görünmez hizmetkar gibi etrafını sardı. Yalnızlığın, dümdüz akıp giden bir sismograf çizgisinin, küçücük bir sarsıntıyı kaydeder gibi hafifçe oynayarak bozulmasına benzer şekilde, kurduğu ağır baskının kıskacını kısa süreliğine de olsa azıcık gevşetmesini ancak bu seslerle birlikte kafasında kurduğu hayali şekiller ve tuhaf gölgelerle sağlayabiliyordu. En yakın dostları bunlardı artık.

Kapıyı çarpıp çıktığında, şimdiki İstanbul’un kitaptaki eski İstanbul’dan ne kadar vahşice değiştiğini iyi biliyordu artık. Her gün gördüğü o insan selinin, koca bir ego çağlayanında oradan oraya koşturup, ulvi amaçlar gibi vitrin edilen fakat içi bomboş, önemsiz, gereksiz ve çoğu iğrenç gayeler peşinde sürüklendiklerini, şehrin yüz ölçümüne oranla  sayıları astronomik kaçan bu koloninin paylaştığı tek şeyin mutsuzlukları olduğunu çok daha iyi biliyordu. Memurlar, ev hanımları, güvenlik görevlileri, kasiyerler, temizlikçiler, satış danışmanları, müteahhitler, torbacılar, pezevenkler ile kaynayan bu beton ormanında, mutsuzluk, doğuştan alınan, herkesin birbiriyle kardeş olduğunun tek kanıtıydı. İsmini koyan belediye çalışanlarının belli ki “bu da öyle olsun” diyerek düşünmeden geçiştirdikleri, kentin yerel dokusunun korunması gibi tumturaklı söylemleri zerrece akıllarına getirmeden taktıkları “Yeni Açılan Yol” adlı sokaktan geçerken, kendisi için de yeni bir yolun açılmış olabileceğini ümit etmek istedi. Bunun için kendini zorladı. Sonrasında ümit etmenin ne demek olduğunu unuttuğunu hatırladı. Bu kelimeyi bile zihninde zor telaffuz etmişti. Yıllar öncesinden artık kullanmadığı, küf kokulu ve karanlık bir zindanı andıran bodruma götürüp terk ettiği bu kısa ama heyecan verici harf dizgesini, uzaktaki bir ağacın arkasından bir yabancı gibi gizlice kendisine bakarken gördü. Hızlıca arkasını dönüp koşarak uzaklaşırken, bir daha asla ona yetişemeyeceğinin farkındaydı.

Kısa adımlarla yürüdüğü, insandan arınmış bu ıssız sokağın tepesinde, gecenin kendisi kadar karanlık bulutlar sessizce toplanmaya başlamıştı şimdi. Sokak lambalarının sadece diplerini aydınlattığı bu loş karanlık, gündüz saatlerinin kaotik kalabalığı ve hengamesinden çok daha huzur vericiydi. Bacalardan tüten duman şehrin üzerine doğru yol alıp bulutlarla birleşiyor, az sonra insanların kendi pisliklerini tepelerine yağdırmak üzere doğa ile işbirliği yapıyordu sanki.  Hafif bir rüzgar paltosunun yakasını,  görünmez bir kukla ustasının iplerini yukarıdan çekiştirir gibi dans ettiriyordu. Düzensiz boylarıyla yan yana sıralanmış olan gri binaların, yıpranmış, çürümüş ahşap doğramalı pencerelerinde, teker teker yanmaya başlayan ışıkların cılız yansımaları, sokağı doldurmaya başlamıştı. Sıkı sıkıya kapalı pencerelere rağmen bazılarından masaya konan tabakların tok sesi, tabaklara bırakılan çatal ve kaşıkların çınlamaları duyuluyordu. Gecenin kör karanlığının kırılmasına yakın, bu şehrin insanları, sıcacık yataklarından kalkıp çapaklı gözleriyle oflaya puflaya olmayan aile saadetinin kötü bir taklidiyle masada buluşuyor, kutsal ayın getirdiği dini vazifelerini yapmak ve “ruhani” tatmine ulaşmak için isteksizce çabalıyordu. Sırt dönülmüş sokaklarda bu çabanın sesi duyuluyor, düzensiz şakırtılar hazırlık yapmakta olan uyuşuk insanları haber veriyordu. Adımlarının seslerine eşlik eden bu sesleri usulca dinledi yürürken. Elleri ceplerinde gözlerini yumarak ilerledi sokakta. Hafifçe aşağı doğru bir eğim alan sokakta yavaş yavaş dökülen yağmur damlalarının pencerelere, direklere, atermit çatılara ve siperliklere çarpıp çıkardığı ses duyuluyordu. Gözlerini açmadan yürümeye devam etti. Cebindeki kuru yemişlerle oynuyordu fakat zihni bu dünyada değil bambaşka bir zaman ve mekanın içinde savruluyormuş gibi kendi varlığını bile kaybederek, tam bir hissizlik içinde adımlarını atıyordu artık. Tabanlarını hissetmiyor, başına düşen damlaların farkına bile varmıyordu. Bu dünyaya ait olarak duyduğu tek şey eğimli sokağın başından sonuna doğru akmaya başlamış olan ince bir yağmur deresinin sesiydi. Bu küçücük su akışının üzerinde seyahat eden hedefsiz bir yaprak parçası gibi hissetti kendini. İvmesini doğadan almış ve bu güce tamamen yılmış, boyun eğmiş olarak aşağı doğru gidiyordu fakat aşağıda ne vardı? Kabullenişin, umursamazlığın içinde hala sorgulamanın olması, derinlerde bir yerde hala benliğinden bir zerre kaldığının, içinin hala eski kendisi gibi koktuğunun göstergesiydi. Algının değişkenliği, kendini tam da burada gösteriyordu. Eskiden iyi biri miydi? Neye göre iyiydi ya da? Şimdi çektiğini düşündüğü bu kemikleşmiş ızdırap, zamanında benliğinin yıllarca yoğurduğu, hazırladığı bir duygu değil miydi? Her şeyi kendi eliyle yapmış, bu zamana ve yere kendi gelmişti. Sokağın sonuna doğru kendi adımlarıyla yürüyordu. Arkadan hafif bir rüzgar sırtını yumrukladı.

ımg_20140119_164006-01.jpeg.jpeg

 

Kırılma (Bölüm 2)

Parlak ayakkabılar kendini bulutların üzerinden aşağı bakarken buldu. Bu görüşü o kadar netti ki, bilinçsizce gözlerini kapatmış ve ansızın derin bir uykuya dalmış olabileceğini düşündü. Aşağıda oturan iki insan siluetini görebiliyordu. Ve Yukarıda, yanında duran yüzlerce gölgelenmiş yüzleri de. Ağzından “baba” kelimesi çıktığında, aşağıda o ıslak, alçak kaldırımda oturduğunu fark etti, hatırladı hatta birden orada yeniden var oldu. Yanındaki yaşlı bere, bakışını yerdeki su birikintisinde dans eden ışığa kilitlemişti. Halbuki ışığın yağmurla olan dansı onun gözlerinin perdesinde oynamıyordu. Parlak ayakkabılar, her biri birer gölge olmalarına rağmen neden bu siluetlerin bu kadar keskince belirdiklerini düşündü. Yaşlı berenin anısı, parlak ayakkabılara gerçeği hissettirmişti. İki ruh tek bir anıda buluşmuşlardı.

Artık yağmur damlaları tempoyu arttırmışlardı. Bir müziğin crescendo’su, bir filmin catharsis’i gibi hızla, heyecanla ve yüklendikleri duygunun en abartılı halleriyle düşüyorlardı. Parlak ayakkabılar daha da parlamışlardı. Yaşlı bere devam etti; “Kadere inanır mısın?” Parlak ayakkabılar cevap verdi; “İnanç bana hiçbir zaman üzerinde düşünmeye değecek bir şey gibi gelmedi.” Yaşlı bere gülümsedi. “Zaman eğer bir çizgiyse, bu çizgi bir iğne gibi dümdüz değil, şu suyun sesi ve görüntüsü kadar dalgalı.” Parlak ayakkabılar, hayatının gelgitlerini hatırladı. Ona garip gelen son zamanlardaki tekdüzelikti. İğneye dönüşmüş olan hayatı. Yaşlı berenin çatlayan sesi, tam olarak fiziksel anlamdaki formunu anlattığı kelimeleri tek tek sıraladı; “Dalgalar bazen bir taşa çarpar. Bir ışığa dönüşür, ayrışır. Binlerce farklı renge ayrılır. Her bir rengin kendisi bir dalga haline dönüşür. Hepsinin gittiği yön farklıdır.”  Kendini büyük uzay boşluğunda dalgalanırken hayal etti parlak ayakkabı. Boşlukta salınırken, kendisi gibi salınan ama görülemeyen ışık ile kaç defa kesiştiğini düşündü. Doğa tam bir uyumsuzluktu. Salınırken kesişen, birbirinin yolunu ihlal eden, yıkan, fakat sonuç itibariyle her şeyin salındığı bir halde var olmaktaydı. Uyumsuzluğun uyumu.

Beklediği bir anın, sırf kendisiyle aynı tempoda dans ediyor, salınıyor diye yaşanmadığını düşündü parlak ayakkabılar. Kokusunu duyacak kadar yaklaşan sevgilinin (ki o yıllardır beklenendir) elini tutamadan nasılda birden bire hızla uzaklaştığı canlandı gözünde. Tüm o fırsatlar, yaşanmışlıklar ve adına hayat dediği her şeyin görülebilen veya görülemeyen durumlar ile nasıl da yaklaşıp uzaklaştığını hissetti içinde. Çocukken hasta olduğunda gözlerini kapattığı zaman büyük bir çölün hızlıca içinde bulunduğu küçücük bir odaya ve oradan da tekrar uçsuz bucaksız bir çöle dönüştüğünü hatırladı. Hasta olduğunda aslında iyileşmiş olabileceğini düşündü birden bire.

Tam o anda, zihinlerde birbiriyle kesişen dalgalardan birinin yaşlı bere ile kendisi olduğunu hissetti parlak ayakkabılar. Ondan dağılan parçaların bir kısmı suratsız gölgelere doğru kayıp gitti. Kendisinin de içinde o andan itibaren bir gölgenin dalgalanmaya başladığını fark etti. Her şey birbirine girmişti. Ve hep birlikte salınıyordu. Yaşlı bere yıkıcı bir etkiyle konuştu; “Şimdi kırılma anı bizde.”Parlak ayakkabılar gözlerini kısarak yaşlı bereye baktı ve bu an onun için de kesinlikle kırılmanın anıydı. Yaşlı bere suratını iyice kaldırdı. Gözlerindeki buz mavisi perde, kapının üzerindeki küçük ampulün ışığı ile yumuşakça parladı. “Sana her şeyden daha yakın olabilen anlardan biri şimdi artık sana kendinden de yakın.” Parlak ayakkabılar için o an, zamanın kalınlaştığı, yavaşladığı, üst üste bindiği, koyulaştığı bir andı. Zaman içinde tekillik barındırıyordu o anda. Kendi tekilliğinden ziyade bir şeyin tekilliğiydi bu.

Kaşlarını çatmış, zihninde birbirine çarpıp sağa sola saçılan binlerce parçayı takip etmeye çalışırken gözü yaşlı berenin ayakkabılarına takıldı. Ne kadar toz, iz ve zamanın pisliği üzerine yapışmış olsa da o küçük parıltı her şeyi ele veriyordu. O ayakkabılar, parlak ayakkabılar ile aynıydı. Sol tekinin metal şeridinin üzerindeki hatalı harfe kadar. Gözleri daha fazla ışığı içine almak için iyice açıldı parlak ayakkabıların. Yukarı baktığında yaşlı berenin beresi de aynı petrol istasyonunun logosunu taşıyordu. Ve gözler… Yaşlı berenin gözleri, tüm o masmavi kalın perdeye, tüm o kırışıklığına rağmen, parlak ayakkabıların gözleriydiler. Oturduğundan beri fark edemediği bu gerçek şu anda karşısında öylesine sağlam duruyordu ki, bakışları kendi ruhunu delip tam göğsünün ortasına oturmuştu. “Evet” dedi kendi kendine parlak ayakkabılar. “Evet, zaman bu akşam kırıldı.” Birbirine giren iki dalganın, tek bir akışın başı ve sonu olabileceğini düşünememişti. Parlak ayakkabılar, onca salınan hayatlar arasında kendini bulmuştu.

Kırılma (Bölüm 1)

Mevsim Sonbahar. Hava, akşamları hafiften serinlemeye başlamış, kaldırımlar çoktan sarı, solgun yapraklarla kaplanmıştı. Akşamüzeri çiselemiş olan yağmurun ardından, nemli kaldırım taşlarının üzerinde pahalı bir çift ayakkabı yavaş yavaş, sallana sallana ilerliyordu. Büyük semtin kenar mahallesindeki, özensiz, loş sokak aydınlatmasının altında parıldayan ayakkabılar, bir sokak başında ansızın durdular. Bu parlak ayakkabılara rağmen, bir petrol istasyonunun sembolünü taşıyan beresini kaşlarının hizasına kadar indirmiş olan adam, puslu gözlerini yandaki çıkmaz sokağın derinliklerine dikti. Çıkmaz sokak, şehrin çok katlı beton kütlelerinin arkasında kalan birkaç kiremitli küçük eve açılan bir koridor gibiydi. Ve bu evlerin birinin kapı üstünde duran küçük ampulden sızan ışık, kapının hemen önünde oturmuş ve sırtını duvara yaslamış, paltosunun yakalarını kaldırıp yıpranmış beresini iyice indirmiş olan yaşlı bir adamı aydınlatıyordu. Yaşlı olduğunu, sokağın başında durduğu yerden görebiliyordu. Kalın beresi ve paltosunun yakasının arasında kalan gözleri ve yanaklarındaki derin çizgiler, kendini zor aydınlatan o ışığın altında bile seçilebiliyordu. Beresindeki logo, aynı petrol istasyonunun logosuydu.

Sokağın başında öylece duran o parlak ayakkabılar, tekrar hareketlendiler. Kendi istikametlerinden sapıp çıkmaz yola girdiler. Yolun sonunda, kaldırımda oturan, o eski sandığın içinde büyük bir gizem hissettiler.  Küçük, cılız ışığın altına geldiklerinde ise her zamanki gibi parıldadılar. Yaşlı adam, gözlerini diktiği yerden ayırmadan, çatallaşmış, eskimiş sesiyle konuştu; “Sonunda geldin.” Adamın sesi dışında  duyulan tek ses küçük ampulün çıkardığı ince vızıltıydı. Parlak ayakkabıların sahibi yaşlı adamın yanına çöktü. Bir süre daha sokakta sadece ampulün vızıltısı yankılandı. Parlak ayakkabılar sessizliği bozdu; “Burada mı yaşıyorsun?” Yıpranmış berenin sesi duyulmadı. Uzaklardan gelen boğuk bir gök gürültüsü sesi geldi sadece. Az sonra yağmurun dingin sesi, ince vızıltıya eşlik edecekti anlaşılan. Öylece beklediler.

Küçücük damlalar, yüzlerce metre yükseklikten düşmeye başlamışken, yıpranmış berenin sesi doldurdu sessizliği birden. “Duyuyor musun?” dedi. “Şehrin sesini?” Parlak ayakkabılar kulak kabarttı. Şehrin devasa yüz ölçümünden yukarı doğru çıkan ve sonra bulutlardan yansıyıp tekrar şehrin üzerine kirli bir toz bulutu gibi çöken o susmak bilmeyen sonsuz uğultuyu duydu. Günlük koşuşturmaların arasında duymayı unuttuğu uğultuyu…  İnsanı boğan bu uğultunun hemen bir oktav üstünden bir gök gürültüsü daha patladı. Yaşlı dudaklar konuşmaya devam etti: “Burası eskiden çok sessizdi.” Parlak ayakkabılar anlayamadı: “Efendim?” Yaşlı adam derinden gelen bir ıslık gibi çıkan sesiyle sürdürdü: “Burada eskiden bir ağacın yaprağının sesini bile duyardın, bir böcek yürüdüğünde ne tarafta olduğunu anlardın.” Parlak ayakkabılar, bir böceğin ayak seslerini duyabilmenin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştı. Etrafını saran sadece mekanik bir gürültüydü. Hayal edemedi. Eskimiş berenin yine derin ıslığı duyuldu:”Duyamıyorsun değil mi?” Parlak ayakkabılar, “Ben artık hiçbir şey duyamıyorum.” dedi. Yaşlı adam; “Ben de!”. Hafifçe bakışlarını önce parlak ayakkabılara sonra da parlak ayakkabıların sahibine çevirdi. İki çift göz karşı karşıya geldi. Yaşlı adamın gözlerinde ışık yoktu. Solgun, buz mavisi bir tabakayla kaplıydılar. Buz mavisi renk, soğuk bir ürperti düşürdü parlak ayakkabıların vücuduna. Işığın olmadığı o gözlerde, o mavi buz gibi katmanın altında çok değişik bir şeyler saklıydı. Ve onu sadece parlak ayakkabılar anlayabilirmiş gibi geldi ona. Eskimiş bere konuşmaya başladı, melodiden yoksun, hırıltılı ıslığıyla: “Eskiden görürdüm ben de, senin gibi. İşitirdim de. Fakat ne zaman ki göremez oldum görmem gerekenleri ve aynı şekilde işitmem gerekenleri, işte o zaman daha fazla görmemeyi ve işitmemeyi tercih ettim.” Parlak ayakkabıların ürpertisi daha da arttı; “Nasıl?” dedi. Çok yukarılardan bir gök gürültüsü sesi daha duyuldu. O anın soğukluğunu vurgulayan bir ses efekti gibi atmosfere büyük bir kasvet kattı. “Bir şekilde…” diye cevapladı ihtiyar adam, bakışlarını parlak ayakkabıların gözlerinden almadan. Parlak ayakkabılar, yaşlı adamın bir şeylerden kaçarak kendi içine sığındığını kavradı fakat kabullenemedi. Dayanamayıp sorma gereği hissetti kendinde: “Ama neden?” Çatallı ıslık havada salındı yeniden: “Çünkü bu benim hakkım!”

Düşen damlalar, oluşturdukları birikintilere çarpıp her tarafa eşit şekilde yayılan su halkalarını oluşturuyorlardı. Her şey adildi bu birikintilerde. Parlak ayakkabılar böyle düşündü, soğuk gözlerini kendisinden ayırmadan bakan ihtiyar adamdan bakışlarını alıp, önündeki küçük birikintiye bakarken. Yaşlı adamla kurduğu iletişimin nasıl olduğunu bilmiyordu, fakat bu akşam her şeyin bildiği tüm şeylerden farklı işlediğini hissediyordu. Dünyanın kuralları değişmişti sanki ve kendisi bilmediği bu yeni kuralları dahi esnetebilecekmiş gibi hissediyordu. Aklında, birbirlerine çarpan, neden ve nasıl soruları o kadar yetersiz ve o kadar anlamsız geliyordu ki reflekslerinin sonucu sorduğu bu sorular dışında henüz şekillenmemiş binlerce soru daha vardı. Hangi harfleri seçeceğini dahi bilemiyordu.

“Ayakkabıların bana eski bir anımı hatırlattı.” dedi eskimiş bere. Henüz söylemek istediği cümleyi ses dalgaları olarak ağzında şekillendirmeden, parlak ayakkabılar içinde hissediyordu ne diyeceğini. O geçmişten gelen anının hissiyatını dün yaşanmış bir olay gibi derinlerinde hissetti ve daha da garibi bu hissiyat şu andan itibaren yıllardır hissettiği bir ağırlığa dönüştü içinde. Belinin kamburlaştığını hissetti ve tüm geçmişi içerisinde bunu kabul etti ansızın. Yaşlı bere, heceleri ıslığıyla şekillendirdi: ” Sırtımızı dayadığımız, benden yaşlı bu eski evde bir zamanlar genç bir çift yaşıyordu. Güzel bir kadın ve yakışıklı bir erkek.” Yüzler canlandı parlak ayakkabının zihninde. Kulağına fısıldanan detaylı tasvirler gibi oluştu simalar. Islık: “İkisi de biricikti birbirleri için. Yeni yaptıkları evin beyaz duvarları kadar pürüzsüzdü sevgileri. Ve her şey tam çizgisinde gidiyordu. Hayatın akışına anormal bir şekilde…” Parlak ayakkabılar kendi hayatının da çok uzun zamandır anormal bir tekdüzelikte seyrettiğini düşündü. Bu anormallik onun için dehşet verici bir dinginlikti. Geçmişten gelen bir fırtınanın mutlak sessizliğiydi. Yaşlı bere gürültülü bir öksürük patlattı. Parlak ayakkabıların diken diken olan tüyleri titrediler birden. Yine ıslık salındı havada: “Bu anormallik öyle bir normallikle, öyle bir ikilemle bozuldu ki, o tekdüze çizgi bir daha birbiriyle hiç kesişmeyen binlerce çizgiye dönüştü. Anormallik içindeki dehşet normalliğin, büyük anormalliği diye düşündü ayakkabılar. Tam bir girdap gibiydi. Sonsuz aynalar görüntüsü… Yaşlı bere devam etti: Birgün adam işe gittiğinde geri dönmedi. Kendisi yerine iki adamının ağzından çıkan iki cümle geldi. Artık bu dünyada değildi.” Parlak ayakkabılar, giderek soldular sanki. Renkler soldu, ışık soğuruldu, gökgürültüsü yere kadar inemedi. Bu anı geçmişten gelen suretlerle içinde oynamaya başladı. Hikaye devam etti: “Kadın yıkılmıştı. Dünyanın yarısını kaybetmişti. Karşıdaki ev bile fersah fersah uzaktaydı şimdi. Günlerce evden çıkmadı. Duvarları kirletti. Hayatının mumunu üfledi. Yıllarını karanlıkta geçirmeye başladı.” Parlak ayakkabıların da hiç babası olmadığı için bir çok babası olmuştu. Okuduğu masallardan, izlediği filmlerden, dinlediği şarkılardan kendine hep baba seçmişti. Gerçek babasının yüzü hep gölgede, özlemi kalbinin en derinliklerindeydi…