Evet Arkadaşlar; Şimdi Sistemli Bir Şekilde Kopuyoruz!

Akşam saat 18:30

Işıklar ayarlanmış, kameralar kurulmuş. Renkli odada bir hengamedir gidiyor. Canlı yayın sırasında oynayacak reklamın hazırlıkları tamam. Dört cümlelik karşılıklı diyalog için yirmi tekrar çeken genç asistan stüdyodakilere haykırır; “Arkadaşlar az sonra canlı yayına gireceğiz. Lütfen sessizlik. Rica ediyorum, yardımcı olun bize. Lütfen.” Ve bir tekrar daha çekilir. Reklam, az sonraki “muhteşem” müzik ziyafetinin arasına sıkıştırılmak için hazırlanmaktadır. Sonunda yirmi üçüncü tekrar ile istenilen alınır ve hızlıca canlı yayın stüdyosuna geçilir. Sıradaki işlem, jüri üyelerinin taht gibi koltukta oturdukları platformun çevresinde beş yüz seyircinin kıç kadar plastik tribün koltuklarına tıkıştırılmasıdır.

Saat 19:00

Seyirciler salona alınmaya başlanır. Çoluklu çocuklu ablalar, teyzeler, elinde çekirdeğiyle gelmiş dayılar, üç otobüs dolusu ergen kız ve oğlan birbirlerini itekleye itekleye salona girerler. “Daha büyük sahne, daha çok eğlence” şeklinde bir düşünceyle mi stüdyoya giriş kapıları bu kadar küçük yapılmıştır bilinmez. Ya da belki de olası bir yangın durumunda herkes eğlenerek içeride ölsün, program bir efsaneye dönüşsün diye! Asistan gençler kitleyi yönlendirmektedir; ” Arkadaşlar çabuk oturalım, fazla zamanımız yok, ablacım oturun lütfen. Oradan da görürsün abi sıkıntı yok, oturalım.” Herkes oturunca bu kez konumlandırmalar başlar. “Ablacım siz arkaya geçin. Gençleri öne alalım. Gençler, siz şöyle geçin. Kızlar öne doğru. Beyefendi, beyefendi. Sizi arkaya alalım. Lütfen bakın kameraların çekim açısına göre bu düzenlemeyi yapmak durumundayız. Oradan da görürsünüz. Hem daha iyi görürsünüz yüksekten. Evet biraz acele edelim.” İnsanlar oturup yerleştikleri, kiminin “Güzel yer kaptık be!” diye sevindiği konumlar hemen değiştirilir. Kameranın önüne bolca çığlık atacak ergen alınır.

Saat 19:40

Tüm bu konumlandırmalar ve sahnede oradan oraya koşuşturan asistan çocuklara rağmen, sahnenin parlak yüzeyinde iz kalmasın diye yarım saattir sahneyi silen elli yedi yaşındaki Salim abi, sahneyi silmeye devam eder. Kendi sildikçe insanlar yürür, insanlar yürüdükçe Salim abi siler. Ta ki, canlı yayın için geri sayım başlayana kadar.

Saat:19:55

Yayın için son hazırlıklar da tamamlanır. Ses ve ışık kontrolü yapılır. Ve büyük bir hengame içinde, sonunda jüri üyeleri teşrif eder. Alkış kıyamet salon yıkılır. Burunlar havada, stüdyodakilere gülücükler ve küçük selamlar lütfederek tahtlara geçilir. Ergenler boğaz patlatır. Fotoğraf çekmek engellenir. Zira stüdyoda çekilen tüm görsel materyalin sahibi, program yapımcısıdır. Kimse ondan çalamaz.

Saat 19:59

Programın başlamasına son otuz saniyedir. Ekranlarda VTR’ler dönmeye başlamıştır. Hoparlörlerden yapay bir alkış ve çığlık sesi duyulur. Program yapımcısı, kanal sahibi, programın sunucusu ve stüdyonun ağası iki dakika önce ızbandut gibi iki koruması ile salonda yerini almıştır. Önündeki tablet bilgisayarda bir şeyler ile meşguldür. Korumalar devlet başkanını korur gibi temkinlidir. Herkesi dikkatlice süzerler.

Saat: 20:00

Müzik ziyafeti, program sunucusunun anonsuyla başlar. Sahnenin tepesindeki dev ekranda  “Ses Seda Türkiye” yazar. Salondakiler böğürür. Tarz olmaktan yürüyemeyen bir genç çıkar sahneye. Yapacağı hareketler ezberletilmiştir. Şov başlar. Hoparlörler stüdyoyu delicesine sese boğar. Ergenler çıldırır. Üç saatlik reklam bombardımanı arası müzik başlamıştır.

Saat 20:35

İlk iki yarışmacıdan sonra diğer iki yarışmacı gelir. Bir tanesinin yayın esnasında çalarmış gibi yapacağı kuyruklu piyanonun sahneye getirilmesi gerekmektedir. VTR arasındaki otuz saniyelik sürede, insanların bile itişerek geçebildiği dar girişten, kuyruklu piyanonun sokulması mücadelesi başlar. Yedi kişinin zor kaldırdığı piyano, toplamda on beş kişilik bir ekip ile girişten yarı yarıya sokulmuşken, birden VTR kesilir ve yayına bağlanılır. Program sunucusu konuşur; ” Sevgili izleyenler, cep telefonunuzda yararlı bir uygulama olsun istemez misiniz? Artık Cart operatörünün sizlere sunduğu Curt hizmeti ile bu çok kolay.” Reklam sunumu esnasında neye uğradığını şaşıran piyano taşıyıcılarının başındaki genç, fısıltıyla; “Dur Dur Dur Dur! Sakin, beklemedeyiz. İndir abi. Murat, Murat yere koy abi indirin, bekleyin. Anons biter bitmez geçiriyoruz beyler. Yirmi saniyemiz var.” Saniyeler sonra koşuya başlayacak bir yarış atı gibi hazırda beklerler. Gözler sahneye kilitlenmiştir. Guinness rekorlar kitabına girecek bir performans sergilemeleri gerektiğinin farkında bile değillerdir. Anons biter ve geri sayım başlar. Ekibin başındaki genç haykırır; “Al al al al. Murat tutun oradan, çabuk çabuk. Sakin sakin. Arda kabloyu çek. Tutun abi alttan. Çabuk.” Piyano girişten geçer sahneye kadar tam yedi saniyede çıkarılır. On beş kişilik ekip insanüstü bir hızla çalışır. Kablolar bağlanır. Piyano silinir. Mikrofon ve tabure getirilir. Piyanonun kapağı açılır. Geri sayım başlamıştır. Üç, iki, bir. Sahnedeki son kalan genç kendini seyircilerin arasına, ayakları yere paralel olacak şekilde atar. Birilerinin üzerine düşer ama önemli değildir. Günü kurtarmışlardır. Seyirciler, alkış hareketiyle alkışlamaya başlarlar fakat asıl alkış piyano taşıyıcılarına gitmektedir. VTR biter, program sunucusu anonsu basar; ” Şimdi de Anıl geliyoooooor.”

Saat 21:30

Programın ortalarına yaklaşılmıştır. Birçok yarışmacı sahneye çıkıp şovunu yapmıştır. Alttan alta verilen yapay alkış ve çığlık sesi ve stüdyodaki asistan gencin seyirciye dönük “alkışlayın” hareketi ile stüdyo yıkılmaktadır. Otobüslerle gelen ergen gençler zaten boğazlarını iyiden iyiye parçalamışlardır artık. Program sunucusunun anonsuyla bir reklam arasına gidileceği duyurulur. VTR’nin yayına girmesi ile tahtlarda oturan şarkıcı bozması dört şovmen, anında yerlerinden kalkıp kulise doğru harekete geçerler. Etraflarında korumalardan bir duvar örülür. Onlara dokunabilmek için parmaklıklardan sarkan gençlerden birinin bile yere çakılıp ezilmemesi bir başka mucizedir. Seyirciler de yavaştan ayaklanır ve diğer binadaki küçük tuvaletin kadın-erkek toplamda yirmi kişilik kontenjanından yer kapmak için başka bir yarışma başlar.

Saat 21:34

Tuvalete gidenlerden çok az bir kısmı stüdyoya geri dönebilmiştir. Stüdyoda da hala gitmeye çalışanların sayısı hayli fazladır. Asistan genç yine başlar haykırmaya; “Evet arkadaşlar yavaş yavaş yerlerimizi alalım. Fazla zamanımız kalmadı.” Seyircilerden ufak bir tepki gelir. “Tuvalete de gitmeyelim mi?” der dayının biri. “Kızın çişi geldi. Bir koşu gidip gelelim hemen.” der ablanın bir tanesi. Asistan genç seslenir; “Ablacım az zamanımız kaldı, hem boşuna çıkmayın zaten yapamazsınız. Şimdi tuvalette kuyruk vardır. Boş ver. Tutun biraz bir sonraki araya çıkarsınız. Abicim siz de oturun lütfen. Yerleşelim artık.” Tuvallette kuyruk olanlara ise başka bir asistan genç haber uçurmuştur. “Arkadaşlar program başlamak üzere, yerlerimizi almamız gerekiyor stüdyoda. Sırada bekleyenler yerlerine dönsünler. Bir sonraki araya çıkarsınız. Zaman kalmadı.” Mırın kırın eden birkaç seyirciye dönüp “Abi hemen hemen, girebiliyorsan gir. Giremiyorsan bir sonrakine. Zaman yok. Hadi biraz acele.”

Saat 21:36

İnsanlar stüdyoya girip yerlerine yerleşmeye başlamışlardır. Hızlandırmak adına kapıda duran genç bağırmaktadır; “Acele edelim çabuk çabuk. Hemen yerleşmemiz lazım. Abi hadi oyalanmayalım abi. Yoksa dışarıda bırakmak zorunda kalacağım.” Dışarıda kalan son kişiler de içeriye koştururlar. İnsanların daracık aralardan yerlerine geçmesi ayrı bir problemdir. Asistan genç; ” Ablacım çocuğu alalım. Hadi artık oturuyoruz. Acele edelim. Çok az zamanımız kaldı. Abicim lütfen. Rica ediyorum oturalım. Oturun abi siz de.”

Saat 21:38

Herkes yerleşmiş, dışarıda kalan birkaç kişinin suratına “diğer arada girersiniz” diyerek kapılar kapatılmıştır. O esnada elindeki fotoğraf makinesiyle fotoğraf çeken gence, asistanlardan biri seslenir; “Arkadaşım çekmiyoruz. Verir misin o makineyi? Gönder bana oradan.” Korumalardan biri tartışmaya dahil olur. “Arkadaşım, gönderiyorsun o makineyi. Gönder çabuk!” Genç, isteksizce makineyi gönderir. Makine dışarı çıkartılır. Bu sırada VTR’nin bitmesine saniyeler kalmıştır. Geri sayım başlar. “Sessizliiiiik. Üç, iki, bir.” Program sunucusu anonsa girer. Yeni adamlar sahneye çıkar. Düello havasında söyleyecekleri şarkı için yerlerini alırlar.

Saat 22:15

Yoğun “dın dırı dın” lı bir andan sonra nihayet sabır taşı çatlatan oylama biter ve bir yarışmacı daha elenir. Program sunucusu sorar; “Evet son olarak bize ne söyleyeceksin?” Elenen yarışmacı, idama mahkum edilmiş birinin edasıyla son sözlerini ciddiyetle söyler; “Burada bulunmak benim için dünyanın en önemli olayıydı. İnanılmaz bir heyecan ve deneyim oldu benim için. Ayrıca Zaccun bey (program yapımcısının adı) size de ne kadar teşekkür etsek azdır, bize, bu ülkeye böyle bir yarışmayı kazandırdığınız için. Çok sağolun.” Program sunucusu gururlu ve mağrur bir duruş takınır. Suratından adeta şu sözcükler dökülür. “Tabe lan! Ben olmasam sıkıntıdan patlıyordunuz a.q” Türk televizyon programcılığına büyük etkiler yapmış olmanın farkındalığı ile programı sunmaya devam eder; “Evet seni uğurluyoruz. Yolun açık olsun.” Elenen yarışmacı son kelimelerini sesi titreyerek söyler ve gider.

Saat 22:45

Son yarışmacılar da şovlarını bitirip ağızlarının oylarını alırlar. Elenen son yarışmacıya yorum yapmakta olan jüri üyesi yakışıklı yarışmacıya bayağı asılmaya başlayınca, kameraların kendisini çekmediğini bilen program sunucusu, jüri üyesine kolundaki saati göstererek “toparla” işareti yapar. Jüri üyesi toparlar ve yolun açık olsun der. Program sunucusunun hemen anonsa girmesiyle araya bir reklam kuşağı daha sıkıştırılır.

Saat 22:59

Elenen elenmiş kalan haftaya çıkıp şova devam etmek üzere kalmıştır. Program sunucusu yine muhteşem bir şova imza atmış olmanın gururundan çok kazandığı paranın mutluluğuyla kapanış anonsunu yapar. Araya VTR girer. Jüri ayaklanır. Program sunucusu korumalarıyla birlikte anında ortadan kaybolur. Ergen tayfasının jüri üyeleriyle bir fotoğraf çekmek ya da dokunabilmek amacıyla olan tüm bağrışmalarına kulak tıkayan jüri üyeleri yine etten bir duvar ile hızlıca stüdyodan çıkarlar. Az önce stüdyoyu hızlıca doldurmaya ve boşaltmaya uğraşan görevlilerden ortada eser yoktur. Seyirciler yavaş yavaş stüdyodan ayrılır.

Saat 23:50

Stüdyodaki tüm alet edevat kapanmıştır. Işıklar söner. Son kalan görevliler de çıkarlar. Üç saatlik bu “muhteşem” şovdan geriye söylenebilecek tek bir şey vardır; Kendi sesimizle kendimize şarkı söyledik. Güzel ışıklara, güzel bir mekana sahip olan ve bir sürü televizyona ulaşma hakkını elinde bulunduran adam bizi birbirimizle yarıştırarak bundan gerçek parayı kazanan tek taraf oldu. Zaten program boyunca önündeki tabletle gelecek paraları hesapladı durdu. Nasılsa onlar söylüyor onlar izliyor diyordu içinden. Biz ise ona teşekkür ediyorduk üstüne üstlük…

(Tüm gözlemler, popüler bir kanalda yayınlanmakta olan popüler bir ses yarışmasının canlı izlenimlerinden yapılmıştır.)

Bir Gece Ansızın…

Gecenin üçüydü. Gözleri tavanı izliyordu. Her gece biriyle olduğu yatağında bu gece tek başınaydı. Uyku ona ihanet etmişti bu gece. Yatağının diğer ziyaretçileri gibi. Tavana bakarken öylece, yavaşça, ağır ağır ve gönlünün sarıldığını hissederek hüzünle, düştü belleğine eski anılar. Unuttuğu, unutmak istediği, görmezden geldiği ama ne kadar üstünü örterse örtsün, ihanete uğradığı ve yalnız kaldığı bu gecede ansızın ortaya çıkan anılardı bunlar. Görüntüler belirdi tavanın pürüzlü yüzeyinde. Ama bu kötü sinema perdesi bile bozamadı hatırlattıkları hisleri. Hep güzel zamanlardı gördüğü fakat sadece zaman değil, hisleri de hatırladı, unutmayı seçtiği. Evet, değişmişti aradan geçen onca zaman boyunca. Çok değişmişti hem de. Ama gerçek hislerin sıcaklığı hiç değişmezdi. Ve onlara duyulan ihtiyaç hiç bitmezdi. Bunları yeniden hatırladı işte. Sonra tüm bunlardan yoksunluğunu hatırladı yavaşça, ağır ağır ve gönlünün sarıldığını hissederek derin bir hüzünle, yeniden. Birinin ona sarıldığını hatırladı. Karşılıksız, çıkarsız, hesapsız ve tüm benliğiyle ve diğer bütün ziyaretçilerden farklı olarak. Kokuları hatırladı, artık duymadığı. Duvarlarda çınlayan konuşmaları ve uyumadan önceki gülüşmeleri. Sonra güveni hatırladı yeniden. Her anında duyduğu o zamanların. İşte bu canını daha da sıktı, hüzünlendirdi gönlünü. Çünkü artık hayatında olmayan bir şeydi güven. Çünkü artık herkesin kendine özel bir güveni vardı sadece. Birbirlerine veremeyecekleri kadar azdı.

Sonra sesler başladı yavaşça kulaklarında vızırdanmaya. Bir ses duydu geçmişin çok uzak yollarından gelen. Ama bir zamanlar uzun süreli duyduğu bir sesti bu. Unutmadan önceki en yakın cümleleri anlayabildi sadece. “Çok şey mi istiyorum?” dedi ses. Bunu şimdi anladı. Artık bir şeyler hissedebildiği tek yer olan yatağını da terk edince ziyaretçileri ve konuşacak, ve sarılacak ve hatta ağlayacak bir sıcaklık bulamayınca yanında, anladı o sesin ne istediğini aslında. Ve o sesi değerli kılanın, istediği bu basit şeyi vermesi olduğunu da anladı aynı zamanda. Şimdi tek başına uzanırken öylece, işinin tüm yorgunluğu bir geceliğine de olsa vermişken izin ona ve tüm ziyaretçileri, gönlünün ve yatağının kaybolmuşken ortadan aynı anda, unuttuğunu sandığı ama hiç değiştiremediği o eski halinin kırıntıları, karşısındaki perdeye çıkmış ve sanki aradan hiç o kadar zaman geçmemiş gibi eski günlerini, hallerini ve hissettiklerini hatırlatmışlardı ona. Hatırlatmakla da kalmamış, ne kadar hasret kaldığını da hissettirmişlerdi kalbinin derinliklerinde. Üzüldü. O zaman gözünü kör eden şeylerin, düşünmesine izin vermediği bir şeyi anımsadı şimdi.  Sesin sahibini. Ve onu, yatağında yatarken, elinden kayıp giden şeylerin farkında olmasına rağmen hiçbir şey yapamadığı o anları düşündü. Kendisi gibi tek başına gecenin üçünde tavandaki sinema perdesini her gün ama her gün izlerken canlandırdı gözünde onu. Artık çok uzaktaydı. Gözünden bir yaş süzüldü, kimsenin tutmayacağını bilerek özgürce düştü yastığa.

Bir gece ansızın kaldığında geçmişi ile baş başa,  gönlünün bu kadar hüzne kapılacağını hiç düşünmemişti. Zaman geçecek ve yeni mutluluklar yaşayacaktı. Hem de her defasında daha büyüklerini. Ve yaşamıştı da gerçekten. Güzel başka bir sürü anı biriktirmişti. Güzel insanlarla da tanışmıştı pek tabi. Fakat bu gece, bir daha hiç bulamadığı bir şeyi anımsamıştı. Gerçek bir adanmışlığı. Bunu hiç bulamamıştı işte. Şimdi saat dördü vurmuştu artık. Yeni bir gün doğarken pencereden dışarıda, umut etti yeniden bulmayı, kaybettiği bu kıymetli şeyi. Bunun zorluğundan bihaber olarak yumdu gözlerini umutla, yeni başlayan tempolu, kalabalık bir güne doğru.

Budapeşte’de Bir Gece…

Sokak lambalarının loş ışıkları altında, yağmurun ıslattığı taşların zayıf parıltılarına basa basa yürüyordu o gece. Elindeki eski tip koca bavulu taşımaktan, kolları uyuşmuş bir halde başını sokabilecek bir otel için bakındı gözleri etrafa. Sokağın sonundaki mavi neon ışıklar ile yazılmış hotel yazısını gördü. Taşların üzerindeki mavi pırıltılara basa basa ilerledi yazıya doğru. Kapının önüne geldiğinde o parıltılı mavi neon ışığa tezat eski bir bina olduğunu gördü otelin. “Burası dökülüyordur.” diye geçirdi içinden. Fakat yapacak bir şey olmadığını kendisi de biliyordu. Saat geç olmuş, hava iyice bozmuştu. Üstelik elindeki bavul, adım attıkça daha da ağırlaşmıştı. Kolları bu işkenceden kurtulmak için kendisine haykırıyorlardı. Tabelaya bir kere daha baktı ve uzattı elini kapıya doğru. Kapı gıcırdayarak açıldı. Aynı sokaktaki loş ışığın devamı içerideydi sanki. Resepsiyonun orada yanan küçük bir abajur küçük lobiyi aydınlatıyordu. Eşyalar eski fakat etraf iyi dekore edilmişti. İçerinin fazla loş olmasını umursamadan resepsiyona doğru ilerledi. Elindeki bavulu bıraktı. Tahta zeminden çıkan ses içerideki eşyalar tarafından hızlıca emildi. Sanki uzun zamandır hiç ses çıkmamış gibi. Resepsiyondaki adam buna rağmen okuduğu kitaptan bir süre daha başını kaldırmadı. Kısa bir mutlak sessizlikten sonra hafifçe boğazını temizledi. Resepsiyonist kafasını ağır ağır kaldırıp uyuşuk gözlerle ona baktı. Boş bakışların ardından uzun süredir konuşmamış birinin sesi gibi gırtlaktan gelen hırıltılarla birlikte “Hoşgeldiniz” dedi. “Hoşbulduk”. Buna kendi de inanmamıştı. Ortamı pek de hoş bulduğu söylenemezdi. Fakat tek umursadığı temiz bir yatak bulup iyice dinlenmekti. “Boş odanız var mı?” diye sorarken sorunun saçmalığından utandı. Bütün otel boş gibiydi. Resepsiyonist arkasına dönüp panoda dizili onlarca anahtardan birini alıp adama uzattı. Hiçbir şey demedi. Ardından hemen kitabını okumaya geri döndü.

Bellboy falan beklemeye niyeti yoktu. Zaten ortalıkta ne bellboy vardı ne de başka biri. Valizini yüklendiği gibi merdivenlere yöneldi. Üstünkörü göz gezdirdiğine göre asansör de yoktu. “En azından gecenin son adımları” diye geçirdi içinden. Anahtarın üzerinde yazan 213 rakamı ikinci katı işaret ediyor olmalıydı. İkinci kata yavaş adımlarla çıktı. Sıralı kapıların önünden tek tek geçerken etrafta hiç ses olmaması hoşuna gitti. Galiba gerçekten otelde kimse yoktu. “Rahat bir uyku çekeceğim” diye düşündü, farkında olmadan hafifçe gülümsedi. 213 numaralı odanın önüne geldiğinde kollarındaki son kuvveti de tüketmişti. Valizi yere bıraktı. Zemindeki yıpranmış halı sesi emdi. Anahtarı kapıya soktu ve çevirdi. Kapı yine gıcırdayarak açıldı.

Küçük bir odaydı ama içerisi temiz görünüyordu. Son bir çabayla valizi içeri geçirdi. Kapının yanına bıraktı. Kapıyı kapatırken gıcırtı sessizliğin içinde rahatsız edici geldi kulağına. Yatağa oturdu. Yatak rahattı. Odadaki eşyalar da eski görünüyorlardı. Ama çok yıpranmamışlardı. Ortalık gayet düzgündü. İçi rahatladı. Düşündüğü gibi her yeri akan, dökülen bir yer değildi. Bu geceyi rahat geçirebilecekti. Valizini açıp üstünü değiştirdi. Kıyafetlerin rahatlığıyla yorgun olduğunu daha çok hissetti sanki. Yorganı araladı ve yatağın içine girdi. Hemen yan taraftaki anahtardan ışığı söndürdü. Karanlıkla birlikte etraf iyice sessizleşti. Gözlerini kapadı ve kendini uykunun kollarına huzurlu bir şekilde bırakmaya hazırlandı. Gecenin bir yarısı böyle bir yer bulabildiği için şanslı olduğunu düşündü. Huzurluydu.

Birden tüm bu karanlığın ve mutlak sessizliğin içerisinde tok bir ses duyuldu. Tak, tak, tak… Gözlerini açtı ve tavana dikti. Ses, bütün o huzurun içinde ritmik bir halde duyuluyordu. Tak, tak, tak… Tüm bu aksiliksiz gittiğini düşündüğü gecenin içinde bir aksilik beklermiş gibi “Olmasaydı şaşardım” dedi kendi kendine. Huzurla uyuyacağı uykunun girizgahını yapmışken birden bire böyle bir sesin ortaya çıkması sinirini bozdu. Ses üst kattan geliyordu. Yere ritmik bir şekilde vurulan bir şeyin sesiydi. Ve gerçekten sinir bozucuydu. “Böyle ritmik olmasaydı belki duymazlıktan gelinebilinirdi” diye düşündü, üşengeçlikle asabı bozuk bir halde. Ama ses, aralıkları hiç değişmeden, dünyanın en tutarlı şeyiymiş gibi ve sanki şimdiye kadarki tüm zamanlarda bugün bu kadar mükemmel şekilde ortaya çıkmak için çalışmış bir halde “tak”lıyordu. Derin bir nefes çekti içine. Sonra yavaşça bıraktı. Yatakta doğruldu. “Bir süre sonra durur mu acaba?” Ama sesin duracağı yoktu. Ayrıca saat geç olmuş, kolları ve bacakları yorgunluktan kendilerini iyice salmışlardı. Yapması gereken şeyi biliyordu. Yataktan kalktı ve valizinden çıkardığı hırkasını üzerine geçirdi.

Kapı, koridordaki sessizlikte gıcırdadı. Yukarıdaki ses istifini bozmadan devam ediyordu. Yavaş yavaş attığı adımlarla merdivenleri çıktı. Diğer kapıları es geçerek 313 numaralı kapının önüne geldi. Ses kapının arkasından daha güçlü duyuluyordu. Elini kapıyı çalmak üzere uzattığında kapının hafifçe aralık olduğunu fark etti. Hemen durdu. “Garip” diye düşündü. Eliyle hafifçe kapıyı itti. Kapı gıcırdamayarak açıldı. Gözlerini karşıya dikti. Odanın içerisi her zamanki sarı zayıf ışıkla loş bir şekilde aydınlanmıştı. Eşyalar aynı eski ama fazlaca yıpranmamış eşyalardı. Kendi odasına çok benziyordu. Ama odanın ortasında büyük bir farklılık vardı. Odanın ortasında, yatağın kenarında bir sandalye duruyordu. Konumu itibariyle odaya olmaması gereken saçma bir hava katıyordu. Fakat asıl detay sandalyenin önündeydi. Sandalyenin önünde bir çift siyah rugan ayakkabı duruyordu. Ayakkabılardan biri hafifçe yukarı kalkıp birden aşağı iniyor ve ahşap zeminle temas eder etmez duyulan o tok sesi çıkarıyordu. Hiç sekmeyen bir şekilde devamlı aynı hareketi yapıyordu. İstikrarlı bir halde bir şeyleri bekler gibi.

Gözlerini ayakkabılara dikti. Sesin kaynağını bulmuştu. Ayakkabı, tam saatinde çalmaya başlayan bir alarm gibi hiç durmadan yere vuruyordu. Gecenin bu zamanını ısrarla vurgular gibiydi. Ama her şeyden çok, sandalyede oturan görünmeyen biri, sanki birini, bir olayı, bir şeyi bekliyormuş gibi farkında olmadan, ayağını yere vurarak zamanın geçtiğini, her saniyenin her ayak darbesiyle bir daha eksildiğini kendisine hatırlatırcasına beklediği bir hale benziyordu. Gerçekten de öyleydi. Bu ayakkabılar birini bekliyordu. Bu odaya gelecek birini. Yoksa kendisi miydi bu kişi? Gecenin bu saatinde bir alarm gibi tam vaktinde çıkan bu ses kendisini mi çağırmıştı? Resepsiyonist onca oda arasından o anahtarı verirken, buraya gelmesi gereken kişinin kendisi olduğunu biliyor muydu acaba? Tüm bu sorular kafasında hızlıca dolanmaya başlarken kendisi hala kapıda, gözlerini ayakkabılara dikmiş bir halde bekliyordu. Soruları sormayı bitirdiğinde kapıda olduğunu fark etti. Eğer beklenen kişi kendisiyse içeri girmesi gerektiğini düşündü. Odaya girdi, Kapıyı kapattı. Karşıda duran sandalyeyi getirip ayakkabıların karşısına koydu ve oturdu. Tüm bunları yaparken gözlerini ayakkabılardan bir saniye bile almamıştı. Ayakkabılardan teki hiç aksatmadan, aynı ritmik halde hafifçe kalkıp hızlıca yere vurmaya devam ediyordu. Gözleri, kalkıp inen o ayakkabıyı takip ettikçe hipnoz olmuş gibi hissetmeye başladı. Bu ayakkabılar belki de bu odadaki ve bu oteldeki diğer tüm eşyalar gibi kendi zamanlarından beri birilerini, bir takım olayları, bazı şeyleri bekliyorlardı. Ve bu kimseler, olaylar ve şeyler bir türlü gelmemişti, olmamıştı, yaşanmamıştı. Böyle geçirdi aklından. Aslında kendisinin de herkes gibi beklediği bir çok an vardı hayatında. Hala beklediği bir çok kişi, olay vardı. Bir aşk bekliyordu mesela. Tam hayalindeki gibi birini, mutluluğu. Hayat yolundaki köşeyi döneceği olayı. Hep huzurlu kalacağı durumu. Ama bunların hiçbiri yaşanmamıştı. Hala beklemekteydi. Karşısındaki ayakkabılar gibi.

Oturdu sandalye de, dakikalarca, saatlerce. Beklediği şeyleri düşündü. Hep beklediği, ömrünün beklemekle geçtiği, beklediği şeylerin kendisine kazandıracaklarından ziyade beklemenin bir hayat tarzına dönüştüğü gerçeğini düşündü durdu. Kendisi de aynı ayakkabılar gibi ritmini hiç bozmadan beklemişti yıllarca. Bazı şeylerin olacağına hala inanmaktaydı. Aslında onu bekleten her şey o kadar uzaktaydı ki ondan, içinde hissettiği kör umut, kendisinin bu gerçeği görmesini engellemişti hep. 44 yaşında, unutulmuş bir otel odasının ortasında o sandalyede oturmuş o ayakkabılara bakarken bunu fark etmişti. Bir şeyleri bekleyerek geçirdiği bir ömrün geride bıraktığı izler vardı sadece hayallerinde. Niteliksiz ve tatminsiz bir 44 yıl. Körü körüne bir umut. Karşısında ki ayakkabılar ise kendisini bekleyen yaşamıydı belki de. O ayakkabılar 44 yıl boyunca giyinmeyi bekleyip yola koyulmak için beklemişlerdi. Çakıllı, dikenli yolda kah koşup kah yürüyeceği bir ömrün vazgeçilmezleriydi. Yola çıkmanın ilk şartıydı. Yolda olmanın gerekliliğiydi. Hiç giyilmeyen, dolayısıyla hiç yaşanmayan bu hayatın en önemli araçlarıydı. Bunun farkına varmıştı o gece. Artık anlıyordu. O ayakkabıların neden beklediğini anlıyordu. O ayakkabıları susturmanın tek yolunun onları giymek olduğunu anlamıştı. Saatler sonra oturduğu yerden kalktı ve karşısındaki sandalyeye oturdu. Ayakkabılara son bir kez baktı. Evet, hala onu beklemekteydiler. Yavaşça ayaklarına geçirdi. Ayakkabılar ayaklarına tam gelmişti.

Sandalyeden kalkıp odadan çıkmak üzere adımlarını attığında artık çıkan sesin ritmini kendi belirliyordu. Kapının karşısına geldiğinde ses durdu. Kapı yine gıcırdamadan açıldı. Koridorda yavaşça ilerledi. Şimdi hayatın akışı değişmiş, her şeyin rengi, sesi, kokusu farklılaşmış, kendine güveni yerine gelmişti. Odasına girip yatağına uzandığında ayaklarındakileri bir daha hiç çıkarmaması gerektiğini biliyordu. Artık hayatına kendi yön verebilecekti…