…Ve dedi ki,

Sabah erken saatlerde mahalle kahvesinde buluştular. Ortak bir amaçları veya sözleşmişlikleri de yoktu üstelik. Önce beyaz saçlı yıllanmış yüz oturdu masaya. Eli arkasında birleşik, etrafına bakına bakına gelmişti o masaya kadar. Sonra,  geriye doğru taranmış siyah saçlarıyla kavruk parlak tenli olan oturdu. O da evden çıkarken gömleğinin yakasını düzelterek bıçkın hallerle, hızlı ve kendinden emin adımlarla yetişmişti masaya. Kahvenin önünde yükselen çınarın gölgesinde kurulu masaya sabahın serinliği hakimdi. İkisi de içerde oturanlara bir göz attılar. Çınarın serinliği dururken, vantilatörün yapay esintisini tercih etmeleri onlara anlamsız gelmişti. Genç olan ocakta duran çaycıya görünecek şekilde eğilerek eliyle iki çay istediğini işaret etti. Sesini yükselterek “sıcak olsun” diye de ekledi. Bir süre sonra çaylar geldi. Yaşlı olan önce önüne konan çay bardağına sonra da karşısında oturan gence baktı. Genç adam elindeki tespihi masaya bıraktı. İki küp şeker attı bardağına ve karıştırmaya başladı. Yaşlı adam gözlerini gencin yüzünden yavaş yavaş  bardağa indirdi. Beş on saniyede biten karıştırma işlemi yaşlı adama bir ömür gibi gelmişti.

-hey gidi günler dedi dalgın ve iç çekerek.

-buyur bey baba bişey mi dedin? diye sordu genç olan

birden irkilrek kendini toparladı yaşlı olan.

-bişey dedim ya bişey dedim. Aç kulağını da iyi dinle. Ömür dediğin bir kaç yudumda içip bitirdiğin o çay gibidir. Yaşamın o bardağın içindeki herşeydir. Su, şeker, çay taneleri. Şekeri az atarsan tatsız olur, suyu çok katarsan yine tatsız olur. Ya da çayı fazla kaçırırsan bu sefer acı olur. Sonra kaşıkla onları iyi harmanlamalısın. Ben hayatımda bunlardan birini eksik ya da yanlış yaptım ve şimdi yalnızım ve her sabah buraya gelip otururum senin gibi bir misafirim olurda iki laf ederim diye…

genç pür dikkat kesilmiş söylenenleri dinlemişti. Bardağı elinde duruyordu ve sadece bir yudum almıştı. Yavaşça tabağa bıraktı ve yutkundu. Gözleri, yaşlı adama takılmıştı. Yaşlı adam çayını içip bitirdikten sonra gence bakıp:

-ha unutmadan, bir de şunu hiç unutma çayını soğutmadan sıcakken içmeye bak he zaman.

genç adam yavaşça yerinden kalktı cebinden iki lira bozukluk çıkarıp masaya bıraktı. Sonra arkasını dönüp ordan ayrıldı.

Sıcak arttıkça esinti daha tatlı gelmeye başlamıştı yaşlı adama. Oturduğu yerden geriye doğru gerindi ve arkasına dönüp çaycıdan sıcak bir çay istedi…

 

Bir Bakmışsın Yarım Kalmışsın

Görsel

Kendini yok ederek var olmanın verdiği dayanılmaz acı silsilesiyle beraber farkına vardığım şey, çimenlerin üzerine uzanıp, karanlık gökyüzünde ışıldayan yıldızları seyretmeyeli ne kadar çok zaman geçmiş.

İnsanın içindeki boşluğu bir başka boşluğa duyduğu özlemle ötelemeye çalışması ne kadar garip. Uyuyamadığında, kendi nefesinin sesini dinlemek de garip. Bu kirli boyalı binalar arasında papatya da yetişmiyor yıllardır. Kır çiçeklerinin satılık olması da garip.
Geceleyin göğü izlemenin en tehlikeli yanı ne biliyor musunuz?
İki yüz milyon yıl önce tüm enerjisini tüketip yok olan bir güneşin ışığının sönmesine tanık olmak. O andan sonra hiçbir şey aynı kalmıyor.
Bu garip ve anlamsızlıkların başkenti olan şehirde gündüz vakti hiç görmememe rağmen, hava karardıktan sonra mutfağın penceresinin kenarına tüneyen karganın, hayal gücümün ürünü olup olmadığına emin olamıyorum. Varlığından mutlu olduğum için hiç sorgulama gereği de duymadım, “ya o da giderse” düşüncesi ağır basıyor belki. Kafasını yana eğip gözlerimin içine bakarak sessizce sorguladığı dostluğundan belki de zevk alıyorum.

Mutfaktaki karınca sürüsüne haraç olarak her gün bir kesme şeker vermemin nedeni de bu olabilir belki… Ve gün geçtikçe daha da farkına vardığım şey, artık neye dokunsam neyi düşünsem neyi istesem hep yarım kalanlara dönüşüyor…

12.10.13