Gece

Hava kararırken şehrin ışıkları yavaş yavaş yanmaya başladı. İşlerinden çıkan kalabalığın neden olduğu yoğun trafiğin sesi, pencere kapalı olmasına rağmen içeri kadar giriyordu. Yolcu otobüslerinin havalı amortisötlerinin yılan gibi tıslamaları duyuluyor, sabırsız şoförlerin kornaları çınlıyordu binaların arasında. Pencerenin ardından bu kaosu izleyen Diren’in gözleri karşıdaki AVM’ye takıldı. Çarpık kentleşmenin merkezinde olan bu semtte, böylesine bir AVM çok ayrıksı duruyordu. Mimarisindeki simetri dahi bulunduğu çevreye karşı büyük bir tutarsızlık içerisindeydi. Modern mimarinin bir sanat eseri gibi yayılıyordu caddenin iki tarafına. Halbuki görünürdeki bu heybetine rağmen içi niteliksiz tonlarca ıvır zıvır dolu bir yerleşkeydi. Boşuna toprak işgaliydi.

Diren bir süre daha dışarıyı izledikten sonra, arkasına  dönüp ofise göz gezdirdi yeniden. Arkadaşı Tunç’a “Aslında biraz zevk sahibi bir dekorasyon ile şahane bir yere dönüşebilir burası” dedi. Tunç, “Aynen öyle abi. Ama biraz daha zamana ihtiyacımız var. Acelesi yok zamanla her şeyi halledeceğiz” diye karşılık verdi. Diren o sırada aklından eski günleri geçirdi. Bundan iki yıl önce gidecek bir yeri olmadığı için kaldırımda oturup saatlerce kitap okuduğu, parası olmadığı için su dahi alamadığı günlerini hatırladı. O zamanki hayallerinin en uzak köşesine ulaşmıştı şimdi. Her ne kadar daha yolun başı olsa da ilk büyük somut adım atılmış ve gerek içgüdüleri gerekse iş akışı, onun bu amacın en tepesine çıkacağını söylüyordu. Kırılma noktasına gelmişlerdi. Bundan sonra onlar için ibre hep yukarıyı gösterecekti.

Dışarıda insanlar evlerine gitmeye çalışıyorlardı hala. Saatlerce işten sonra eve gidiş süresi de uzayınca, bu büyük şehir bir cehenneme dönüyor ve yaşanamaz bir hal alıyordu. Diren, her şeye rağmen çabalamanın ve yeri geldiğinde geçici de olsa bu cehennemi kabullenmenin yararını düşündü. Gitmeyi seçtiği yolda hedefe ulaşmak için en etkili ayrıca tek yoldu. Bu yeni ofisin içinin geçireceği dönüşümü bir yandan düşlerken, diğer yandan da eve gidip yığılan işleri yetiştirip yetiştiremeyeceğinin hesabını yapıyordu. Geçmişte kaybettiği daha doğrusu kendisinden çalınan tüm o manevi, kıymetli duyguların yerini artık bu işler almıştı. Dolayısıyla bu saatlerde cehennem gibi görünen bu şehrin curcunasında savrulmaya kendini bir hayli iyi hazırlamıştı. Artık beklemekteydi…

                                                                                                                                                                         yeni ofise…

Kırılma (Bölüm 2)

Parlak ayakkabılar kendini bulutların üzerinden aşağı bakarken buldu. Bu görüşü o kadar netti ki, bilinçsizce gözlerini kapatmış ve ansızın derin bir uykuya dalmış olabileceğini düşündü. Aşağıda oturan iki insan siluetini görebiliyordu. Ve Yukarıda, yanında duran yüzlerce gölgelenmiş yüzleri de. Ağzından “baba” kelimesi çıktığında, aşağıda o ıslak, alçak kaldırımda oturduğunu fark etti, hatırladı hatta birden orada yeniden var oldu. Yanındaki yaşlı bere, bakışını yerdeki su birikintisinde dans eden ışığa kilitlemişti. Halbuki ışığın yağmurla olan dansı onun gözlerinin perdesinde oynamıyordu. Parlak ayakkabılar, her biri birer gölge olmalarına rağmen neden bu siluetlerin bu kadar keskince belirdiklerini düşündü. Yaşlı berenin anısı, parlak ayakkabılara gerçeği hissettirmişti. İki ruh tek bir anıda buluşmuşlardı.

Artık yağmur damlaları tempoyu arttırmışlardı. Bir müziğin crescendo’su, bir filmin catharsis’i gibi hızla, heyecanla ve yüklendikleri duygunun en abartılı halleriyle düşüyorlardı. Parlak ayakkabılar daha da parlamışlardı. Yaşlı bere devam etti; “Kadere inanır mısın?” Parlak ayakkabılar cevap verdi; “İnanç bana hiçbir zaman üzerinde düşünmeye değecek bir şey gibi gelmedi.” Yaşlı bere gülümsedi. “Zaman eğer bir çizgiyse, bu çizgi bir iğne gibi dümdüz değil, şu suyun sesi ve görüntüsü kadar dalgalı.” Parlak ayakkabılar, hayatının gelgitlerini hatırladı. Ona garip gelen son zamanlardaki tekdüzelikti. İğneye dönüşmüş olan hayatı. Yaşlı berenin çatlayan sesi, tam olarak fiziksel anlamdaki formunu anlattığı kelimeleri tek tek sıraladı; “Dalgalar bazen bir taşa çarpar. Bir ışığa dönüşür, ayrışır. Binlerce farklı renge ayrılır. Her bir rengin kendisi bir dalga haline dönüşür. Hepsinin gittiği yön farklıdır.”  Kendini büyük uzay boşluğunda dalgalanırken hayal etti parlak ayakkabı. Boşlukta salınırken, kendisi gibi salınan ama görülemeyen ışık ile kaç defa kesiştiğini düşündü. Doğa tam bir uyumsuzluktu. Salınırken kesişen, birbirinin yolunu ihlal eden, yıkan, fakat sonuç itibariyle her şeyin salındığı bir halde var olmaktaydı. Uyumsuzluğun uyumu.

Beklediği bir anın, sırf kendisiyle aynı tempoda dans ediyor, salınıyor diye yaşanmadığını düşündü parlak ayakkabılar. Kokusunu duyacak kadar yaklaşan sevgilinin (ki o yıllardır beklenendir) elini tutamadan nasılda birden bire hızla uzaklaştığı canlandı gözünde. Tüm o fırsatlar, yaşanmışlıklar ve adına hayat dediği her şeyin görülebilen veya görülemeyen durumlar ile nasıl da yaklaşıp uzaklaştığını hissetti içinde. Çocukken hasta olduğunda gözlerini kapattığı zaman büyük bir çölün hızlıca içinde bulunduğu küçücük bir odaya ve oradan da tekrar uçsuz bucaksız bir çöle dönüştüğünü hatırladı. Hasta olduğunda aslında iyileşmiş olabileceğini düşündü birden bire.

Tam o anda, zihinlerde birbiriyle kesişen dalgalardan birinin yaşlı bere ile kendisi olduğunu hissetti parlak ayakkabılar. Ondan dağılan parçaların bir kısmı suratsız gölgelere doğru kayıp gitti. Kendisinin de içinde o andan itibaren bir gölgenin dalgalanmaya başladığını fark etti. Her şey birbirine girmişti. Ve hep birlikte salınıyordu. Yaşlı bere yıkıcı bir etkiyle konuştu; “Şimdi kırılma anı bizde.”Parlak ayakkabılar gözlerini kısarak yaşlı bereye baktı ve bu an onun için de kesinlikle kırılmanın anıydı. Yaşlı bere suratını iyice kaldırdı. Gözlerindeki buz mavisi perde, kapının üzerindeki küçük ampulün ışığı ile yumuşakça parladı. “Sana her şeyden daha yakın olabilen anlardan biri şimdi artık sana kendinden de yakın.” Parlak ayakkabılar için o an, zamanın kalınlaştığı, yavaşladığı, üst üste bindiği, koyulaştığı bir andı. Zaman içinde tekillik barındırıyordu o anda. Kendi tekilliğinden ziyade bir şeyin tekilliğiydi bu.

Kaşlarını çatmış, zihninde birbirine çarpıp sağa sola saçılan binlerce parçayı takip etmeye çalışırken gözü yaşlı berenin ayakkabılarına takıldı. Ne kadar toz, iz ve zamanın pisliği üzerine yapışmış olsa da o küçük parıltı her şeyi ele veriyordu. O ayakkabılar, parlak ayakkabılar ile aynıydı. Sol tekinin metal şeridinin üzerindeki hatalı harfe kadar. Gözleri daha fazla ışığı içine almak için iyice açıldı parlak ayakkabıların. Yukarı baktığında yaşlı berenin beresi de aynı petrol istasyonunun logosunu taşıyordu. Ve gözler… Yaşlı berenin gözleri, tüm o masmavi kalın perdeye, tüm o kırışıklığına rağmen, parlak ayakkabıların gözleriydiler. Oturduğundan beri fark edemediği bu gerçek şu anda karşısında öylesine sağlam duruyordu ki, bakışları kendi ruhunu delip tam göğsünün ortasına oturmuştu. “Evet” dedi kendi kendine parlak ayakkabılar. “Evet, zaman bu akşam kırıldı.” Birbirine giren iki dalganın, tek bir akışın başı ve sonu olabileceğini düşünememişti. Parlak ayakkabılar, onca salınan hayatlar arasında kendini bulmuştu.

Kırılma (Bölüm 1)

Mevsim Sonbahar. Hava, akşamları hafiften serinlemeye başlamış, kaldırımlar çoktan sarı, solgun yapraklarla kaplanmıştı. Akşamüzeri çiselemiş olan yağmurun ardından, nemli kaldırım taşlarının üzerinde pahalı bir çift ayakkabı yavaş yavaş, sallana sallana ilerliyordu. Büyük semtin kenar mahallesindeki, özensiz, loş sokak aydınlatmasının altında parıldayan ayakkabılar, bir sokak başında ansızın durdular. Bu parlak ayakkabılara rağmen, bir petrol istasyonunun sembolünü taşıyan beresini kaşlarının hizasına kadar indirmiş olan adam, puslu gözlerini yandaki çıkmaz sokağın derinliklerine dikti. Çıkmaz sokak, şehrin çok katlı beton kütlelerinin arkasında kalan birkaç kiremitli küçük eve açılan bir koridor gibiydi. Ve bu evlerin birinin kapı üstünde duran küçük ampulden sızan ışık, kapının hemen önünde oturmuş ve sırtını duvara yaslamış, paltosunun yakalarını kaldırıp yıpranmış beresini iyice indirmiş olan yaşlı bir adamı aydınlatıyordu. Yaşlı olduğunu, sokağın başında durduğu yerden görebiliyordu. Kalın beresi ve paltosunun yakasının arasında kalan gözleri ve yanaklarındaki derin çizgiler, kendini zor aydınlatan o ışığın altında bile seçilebiliyordu. Beresindeki logo, aynı petrol istasyonunun logosuydu.

Sokağın başında öylece duran o parlak ayakkabılar, tekrar hareketlendiler. Kendi istikametlerinden sapıp çıkmaz yola girdiler. Yolun sonunda, kaldırımda oturan, o eski sandığın içinde büyük bir gizem hissettiler.  Küçük, cılız ışığın altına geldiklerinde ise her zamanki gibi parıldadılar. Yaşlı adam, gözlerini diktiği yerden ayırmadan, çatallaşmış, eskimiş sesiyle konuştu; “Sonunda geldin.” Adamın sesi dışında  duyulan tek ses küçük ampulün çıkardığı ince vızıltıydı. Parlak ayakkabıların sahibi yaşlı adamın yanına çöktü. Bir süre daha sokakta sadece ampulün vızıltısı yankılandı. Parlak ayakkabılar sessizliği bozdu; “Burada mı yaşıyorsun?” Yıpranmış berenin sesi duyulmadı. Uzaklardan gelen boğuk bir gök gürültüsü sesi geldi sadece. Az sonra yağmurun dingin sesi, ince vızıltıya eşlik edecekti anlaşılan. Öylece beklediler.

Küçücük damlalar, yüzlerce metre yükseklikten düşmeye başlamışken, yıpranmış berenin sesi doldurdu sessizliği birden. “Duyuyor musun?” dedi. “Şehrin sesini?” Parlak ayakkabılar kulak kabarttı. Şehrin devasa yüz ölçümünden yukarı doğru çıkan ve sonra bulutlardan yansıyıp tekrar şehrin üzerine kirli bir toz bulutu gibi çöken o susmak bilmeyen sonsuz uğultuyu duydu. Günlük koşuşturmaların arasında duymayı unuttuğu uğultuyu…  İnsanı boğan bu uğultunun hemen bir oktav üstünden bir gök gürültüsü daha patladı. Yaşlı dudaklar konuşmaya devam etti: “Burası eskiden çok sessizdi.” Parlak ayakkabılar anlayamadı: “Efendim?” Yaşlı adam derinden gelen bir ıslık gibi çıkan sesiyle sürdürdü: “Burada eskiden bir ağacın yaprağının sesini bile duyardın, bir böcek yürüdüğünde ne tarafta olduğunu anlardın.” Parlak ayakkabılar, bir böceğin ayak seslerini duyabilmenin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştı. Etrafını saran sadece mekanik bir gürültüydü. Hayal edemedi. Eskimiş berenin yine derin ıslığı duyuldu:”Duyamıyorsun değil mi?” Parlak ayakkabılar, “Ben artık hiçbir şey duyamıyorum.” dedi. Yaşlı adam; “Ben de!”. Hafifçe bakışlarını önce parlak ayakkabılara sonra da parlak ayakkabıların sahibine çevirdi. İki çift göz karşı karşıya geldi. Yaşlı adamın gözlerinde ışık yoktu. Solgun, buz mavisi bir tabakayla kaplıydılar. Buz mavisi renk, soğuk bir ürperti düşürdü parlak ayakkabıların vücuduna. Işığın olmadığı o gözlerde, o mavi buz gibi katmanın altında çok değişik bir şeyler saklıydı. Ve onu sadece parlak ayakkabılar anlayabilirmiş gibi geldi ona. Eskimiş bere konuşmaya başladı, melodiden yoksun, hırıltılı ıslığıyla: “Eskiden görürdüm ben de, senin gibi. İşitirdim de. Fakat ne zaman ki göremez oldum görmem gerekenleri ve aynı şekilde işitmem gerekenleri, işte o zaman daha fazla görmemeyi ve işitmemeyi tercih ettim.” Parlak ayakkabıların ürpertisi daha da arttı; “Nasıl?” dedi. Çok yukarılardan bir gök gürültüsü sesi daha duyuldu. O anın soğukluğunu vurgulayan bir ses efekti gibi atmosfere büyük bir kasvet kattı. “Bir şekilde…” diye cevapladı ihtiyar adam, bakışlarını parlak ayakkabıların gözlerinden almadan. Parlak ayakkabılar, yaşlı adamın bir şeylerden kaçarak kendi içine sığındığını kavradı fakat kabullenemedi. Dayanamayıp sorma gereği hissetti kendinde: “Ama neden?” Çatallı ıslık havada salındı yeniden: “Çünkü bu benim hakkım!”

Düşen damlalar, oluşturdukları birikintilere çarpıp her tarafa eşit şekilde yayılan su halkalarını oluşturuyorlardı. Her şey adildi bu birikintilerde. Parlak ayakkabılar böyle düşündü, soğuk gözlerini kendisinden ayırmadan bakan ihtiyar adamdan bakışlarını alıp, önündeki küçük birikintiye bakarken. Yaşlı adamla kurduğu iletişimin nasıl olduğunu bilmiyordu, fakat bu akşam her şeyin bildiği tüm şeylerden farklı işlediğini hissediyordu. Dünyanın kuralları değişmişti sanki ve kendisi bilmediği bu yeni kuralları dahi esnetebilecekmiş gibi hissediyordu. Aklında, birbirlerine çarpan, neden ve nasıl soruları o kadar yetersiz ve o kadar anlamsız geliyordu ki reflekslerinin sonucu sorduğu bu sorular dışında henüz şekillenmemiş binlerce soru daha vardı. Hangi harfleri seçeceğini dahi bilemiyordu.

“Ayakkabıların bana eski bir anımı hatırlattı.” dedi eskimiş bere. Henüz söylemek istediği cümleyi ses dalgaları olarak ağzında şekillendirmeden, parlak ayakkabılar içinde hissediyordu ne diyeceğini. O geçmişten gelen anının hissiyatını dün yaşanmış bir olay gibi derinlerinde hissetti ve daha da garibi bu hissiyat şu andan itibaren yıllardır hissettiği bir ağırlığa dönüştü içinde. Belinin kamburlaştığını hissetti ve tüm geçmişi içerisinde bunu kabul etti ansızın. Yaşlı bere, heceleri ıslığıyla şekillendirdi: ” Sırtımızı dayadığımız, benden yaşlı bu eski evde bir zamanlar genç bir çift yaşıyordu. Güzel bir kadın ve yakışıklı bir erkek.” Yüzler canlandı parlak ayakkabının zihninde. Kulağına fısıldanan detaylı tasvirler gibi oluştu simalar. Islık: “İkisi de biricikti birbirleri için. Yeni yaptıkları evin beyaz duvarları kadar pürüzsüzdü sevgileri. Ve her şey tam çizgisinde gidiyordu. Hayatın akışına anormal bir şekilde…” Parlak ayakkabılar kendi hayatının da çok uzun zamandır anormal bir tekdüzelikte seyrettiğini düşündü. Bu anormallik onun için dehşet verici bir dinginlikti. Geçmişten gelen bir fırtınanın mutlak sessizliğiydi. Yaşlı bere gürültülü bir öksürük patlattı. Parlak ayakkabıların diken diken olan tüyleri titrediler birden. Yine ıslık salındı havada: “Bu anormallik öyle bir normallikle, öyle bir ikilemle bozuldu ki, o tekdüze çizgi bir daha birbiriyle hiç kesişmeyen binlerce çizgiye dönüştü. Anormallik içindeki dehşet normalliğin, büyük anormalliği diye düşündü ayakkabılar. Tam bir girdap gibiydi. Sonsuz aynalar görüntüsü… Yaşlı bere devam etti: Birgün adam işe gittiğinde geri dönmedi. Kendisi yerine iki adamının ağzından çıkan iki cümle geldi. Artık bu dünyada değildi.” Parlak ayakkabılar, giderek soldular sanki. Renkler soldu, ışık soğuruldu, gökgürültüsü yere kadar inemedi. Bu anı geçmişten gelen suretlerle içinde oynamaya başladı. Hikaye devam etti: “Kadın yıkılmıştı. Dünyanın yarısını kaybetmişti. Karşıdaki ev bile fersah fersah uzaktaydı şimdi. Günlerce evden çıkmadı. Duvarları kirletti. Hayatının mumunu üfledi. Yıllarını karanlıkta geçirmeye başladı.” Parlak ayakkabıların da hiç babası olmadığı için bir çok babası olmuştu. Okuduğu masallardan, izlediği filmlerden, dinlediği şarkılardan kendine hep baba seçmişti. Gerçek babasının yüzü hep gölgede, özlemi kalbinin en derinliklerindeydi…

Uzak Diyarlarda… (Bölüm 1)

Resim

 

OKYANUSU YUTAN HALKALAR

          Oturduğu yıpranmış, boyası dökülmüş tahta sandalyeden dışarıyı izliyordu. Kocaman şehrin üzerinde kara bulutlar yavaş yavaş toplanıyor, güneş yüzünü ufkun diğer tarafına dönüyordu. Şehirden yukarıya süzülen bir sis belki bir duman veya pis kokuların yoğunluğu, heybetli binaları yavaşça gölgeliyordu. Kendilerini, var oldukları kaosun içine gömüp gizlece ayrılıyorlardı oradan. Gözünün önünden çekiliyorlardı ama varlıklarını hissettirerek. Hiç bir zaman omuzlarından indiğini hissetmediği bir yükü daha da bastırarak yok oluyorlardı yavaş yavaş. Güneşin son ışıkları dizlerine çarpıyor ama ısıtmıyordu. Şu anda oturduğu ve sahip olduğu bu tek sandalyeye gelene kadar katettiği binlerce kilometre boyunca hiç ısıtmamıştı onu. Bir daha hiç bulamamıştı, evinin küçük penceresinden geçen ve her yeri ısıtan, aydınlatan o ışığı. Hiç görebileceğini de sanmıyordu artık. Gözlerini bulutlara kaldırdı. Bulutlar belki evinden geliyordu. Ya da belki onun gibi çok uzak diyarlardan. Birbirine benzemeyen yüzlerce, binlerce şekilden oluşuyorlardı. Aynı birbirine benzemeyen o kapkara bulutların altında çıktıkları yolculuk gecesi gibi…

           Artık çok anımsayamıyordu o geceyi. O kadar çok yol katetmiş, o kadar çok zaman geçmişti ki üzerinden tek hatırlayabildiği acıydı artık. Yüzündeki çizgileri oluşturan ve onlardan başka en ufak bir anı kırıntısı bırakmayan saf acı. Onun gibi insanların dünyanın her yerinde çektikleri gibi kaderleri olmuş olan acı. Onlara değer görülen, onlara reva görülen ve onların çekmekte mecbur bırakıldıkları o büyük ve sonsuz acı. Şimdi tüm o yaşadıklarından sonra eskiden olduğu gibi tek derdi bir gün daha yaşamak değil sadece rahat ölmekti artık. Kimsenin ölüsünü rahatsız etmeyeceği bir yerde ölmekti. Zira bir mezarı dahi olmayacağını iyi biliyordu. Bu şehir onun ölüsünü bile yutacaktı.

           Kapkara bulutlarla dolu o zifiri karanık gecede, beş kişinin sığacağı kayığa, üst üste on iki kişi bindiklerinde, uzaklarda sanki ufkun da gerisinden sızan bir ışık görmüştü. Kocasıyla ve kızıyla birlikte o gözleri kamaştıran Avrupa şehirlerinden herhangi birine gidebilmek arzusuyla binmişlerdi o kayığa. Kalsalar, kendi topraklarında da sadece acı vardı onlar için. Hiç bitmeyen aşiret savaşlarından biri için alacaklardı kocasını. Ne için dövüştüğünü anlamadan öldüreceklerdi bir çatışmada. Tek varlıkları olan hayatlarını da ellerinden almaları bu kadar kolaydı orada. Yıllar önce komşularının karısını hadım ettiklerinde, aylara yayılan acı ve çırpınışla canını nasıl verdiğini hiç unutamıyordu. Kendisinin de başına gelmesi çok muhtemel bir gelecek gibi hep diken üzerindeydi. Zaten devamlı mücadele ettikleri açlık ve hastalıklarla yılmıştı artık. Hep anlattıkları, hep duydukları, hayal ettikleri o şehirleri görmeyi, oralarda yaşamayı istiyorlardı. İnsan gibi hissetmeyi istiyorlardı. Ufkun ötesinde gördüğü o ışık bu umudun ışığıydı.

           On beş kişinin olduğu sallanan kayıktan, kürekler indi usulca sulara. Küçük halkalar oluştu önce. Ve sonra o kadar büyüdüler ki okyanusu yuttular. Halkaları görünce suyun üzerinde, “Biz de gideceğiz böyle bir çırpıda. Ta en uzak kıyılara, şehirlere. Orada hayat bizi bekliyor. Hiç yaşamadığımız hayat.” dedi kendi kendine. İçi daha bir umutla doldu. Sandal hareket etti. Geriye dönüp son bir defa baktığında tek özleyeceği şeyin evinin küçük penceresi olduğunu fark etti. Kendi evinin kendi küçük penceresi. Ve oradan dolan tüm gün ışığının içini ısıttığı anları. Ama gittiği yerlerde de evi olacak, oradaki güneşi de penceresinden izleyecekti. Kendi yurdundaki güneşi düşleyerek hayalinde. Ufka doğru ilerledikçe içindeki umut arttı. Kızına baktı. Kızının asla kendisi gibi olmasını istemiyordu. Başka yerler görsün, insanlar tanısın istiyordu. Hayatların en güzelini kızı için dileyip duruyordu Aleiah.

           Güneş doğdu tepelerinde ve sonra battı. Yanlarına tıkıştırdıkları erzak bitti, mesafeler bitmedi. Gittikleri liman sanki sulara gömülmüştü ve bir türlü yüzünü göstermedi onlara. Aralarında zaten zayıf olanlar iyice bitkin hale düştü. Kürek çeken kollar yoruldu. Gecenin karanlığında sonunda küçük ışıklar parıldadı. Aleiah, o ışıkların kendilerini bekleyen tekneye ait olduğunu biliyordu. Büyüyen göz bebeklerine ışıkların parıltısı düştü. Sonra da bir damla yaş. O ışıklar onlara yeni bir hayat verecekti. Yeni kapıların anahtarıydı. Ve artık hayatlarının amacı. Kocasına sarıldı. Kızını koynuna aldı, başını okşadı. Kayık limana yaklaştıkça, etraftaki renkler değişti sanki, havanın kokusu farklılaştı, güzelleşti. Işıklar içinde bir yolculuk onları bekliyordu. Öngörebildiği bütün zorluklara rağmen her şeye değecek bir yolculuktu bu. Başarmak zorunda oldukları bir yolculuktu…