Ne vakittir bu koca dağın yamacındaki patikada yürüyoruz? Aşağıda altın rengi başak tarlalarının ışıltıları. Biz ise donmuş taşlar ve duygular arasından inişe geçecek olan yolu görmek için tırmanmaya devam ediyoruz. Yüzüme vuran rüzgar aşağıda yumuşak bir okşayış gibi hafifçe süzülüp gidiyor. Patikada milyarlarca insan var. Kimi istemeden kimi isteyerek düşüyor bu yoldan. Dizime kadar kara batsam da kendimi ahşap bir kulübenin girişinde, sundurmanın altında oturup akşam güneşinin solan ışığıyla göz kırpmaya başlayan yıldızları izlerken görüyorum. Yıldızların rüzgarı yüzüme kadar esiyor. Mesafesiz bir yolculuk var onlarla aramda. Şimdiden daha yakın ama geçmiş kadar uzakmış gibi. Hiç bitmeyecek bir yol ama aynı zamanda zaten varılmış bir menzil gibi. Biliyorum ki çok fazla insan bu yolun inişine geçtiklerinde gerideki manzaranın, kokunun ve ışığın tadını çıkaramadıklarını hissedecekler. Geriden gelenlere bu hataya düşmemelerini öğütlerken. Ama yolun geri dönüşü yok. Daracık bir patikadan geçip donan ruhunu, vücudunla birlikte yine donmuş bir taşın içine atıp zamansızlıkta bekleyeceksin. Son yolculuğu burada başlar herkesin. Zamanın olmadığı yerde beklemek, son ikametgahına sonsuza dek uyum sağlamak üzerinedir. Çürüyerek.
Aşağıda başaklar dans ediyorlar. O yumuşak esintinin figürlerini sergiliyorlar gövdeleriyle. Biz yolumuza devam ediyoruz. Durdurulamaz bir ilerleyiş güdüsüyle birlikte. Uzaktan görüp de gidemediğimiz bu manzaranın görevi ise tamam. Sadece uzaktan görünüp gidilememek. Her şey yerli yerinde ve zamanında. Herhangi bir zamana ve kurala göre olmamasına rağmen.
Akşamları hava serin oluyor artık. Gökyüzünde devamlı kasvetli bulutlar geziniyor. Yaz mevsiminin sıcak güzel günleri daha da uzaklaşıyor giderek. Dışarıda insanın yüzüne çarpan o rüzgar giderek etkisini arttırıyor. Ben geldim diyor kış.
Bir adam var ki aklı hep dışarıda. “Şu hayattaki en acı veren şey umursanmamak” diye düşünüyor. Kendi kendine yaşamak sadece kendi dünyanda var olmak, hapsolmak daha doğrusu, insanlık tarihinin uyguladığı en büyük işkencelerden biri. Rüzgar çıkmıştır. Üşüyor mu acaba şimdi, yanında kim vardır “dikkat et üşürsün” diyecek. Fakat onun umurunda değildir ki üşümek. Adam dışındaki herkes hayatına devam ediyor. Yanlış şeyler öğretilmiş meğerse adama. Önemsemek, tam bir hastalıkmış. Yeni dünyanın en büyük yeni kuralı, umursamamakmış, üzerinde durmamak, kafaya takmamak, sallamamakmış. Bu kuralın da 99 farklı adı varmış.
Adamın hayatı bir başkasına bağlı. Kendini adamış bu bağa. Hani nerede şimdi? Zaman, eskisine göre çok daha hızlı akmaya başlamış dünyada. Artık yıllar, geçen günmüş gibi akıldan çıkıyormuş. “Çok içkiliydim, ne yaptım hatırlamıyorum” denilip devam ediliyormuş. İşin bahanesi buymuş. Adam ise günlük her şeyi unutmasına karşın, uzun vadeli hiçbir şeyi unutmaz. Bunları unutmamak için günlük şeyleri kafada tutmayıp yer açıyor. Önemli olan bu uzun anılar, dalga boyları…
Hala başkasının mutluluğundan mutlu olan tek insan bu adam herhalde. Hastalıklı biri demiştim size. “Ben önemli değilim, önce sen” deyip duruyor her zaman. Şimdi bunu diyecek biri olmadığı için duvarlara kapılara söylüyor, rüzgara fısıldıyor. Gidenin yüzüne çarptığında küçük sesleri kulağına taşır belki diye. Bir gülen surat çizmiş duvarına. Ama her baktığında dalga geçer gibi sırıtıyor gibi geliyor ona bu surat. Çizmeyi de becerememiş yani.
Serin havalarda yürümeyi hiç sevmez bu adam. Bir gün bir apartman girişinde kollarını birleştirmiş rüzgarın biraz hafiflemesini beklerken, aynı paltodan giymiş bir kadın gelip sığınır apartman girişine. Çok kısa bir süreliğine göz göze gelirler. Sonra sessizce rüzgarı beklerler. Aslına bakarsanız ikisi de başkalarının rüzgarda gönderdiği o fısıltıları duymaktadır. Duygu dolu cümleler, sözcükler havada salınmaktadır. Kadın adama “sizde mi?” diye sorar. Adam “evet, aynen” diye yanıtlar. Kadın, “sesinizi rüzgarda duyar gibi oldum” Adam, kısa bir duraksamadan sonra “doğrudur, benim de gönderdiğim mesajlar vardır, adresine ulaşamasa da.” Rüzgar, kadının saçlarını yüzüne doğru savurur. Eliyle kulağının arkasına alır saçlarını. “Yanlış yapıyorsunuz beyefendi, yanlış” Adam, “kime göre, pardon” diye karşılık verir. Kadın “Yaşamayın isterseniz. Böyle düşünüyorsanız yani. Tâbi olmak zorunda olduğunuz kurallar var yanlış da olsa.” Adam omuz silker. Kadın “eğer çevrenizdekilere yeterince “ben önemli değilim, önce sen” derseniz sonunda bunu kabul eder ve sizi önemsiz görmeye başlarlar. Siz bunu kendiniz yaptınız yani.” Adam gözlerini fal taşı gibi açar ve kadına bakar. Sinirden burnundan solumaktadır. Kadın devam eder ; “Kusura bakın isterseniz siz bilirsiniz ama bizim için hiçbir şeyin önemi yok. Biz öyle yaşarız. Ne denirse onu yapar her şeyi kabulleniriz. Karşı çıkmayız yani. Direnmeyiz, mücadele etmeyiz, çabalamayız. Niye uğraşalım ki. Hayat zaten kısacık. Tadını çıkarırız kısacası.” Adam öfkeyle “Nasıl tadını çıkarıyorsunuz hanımefendi bana anlatır mısınız? Aldığınız tat nasıl bir tat? Gerçekten keyifli mi bu şekilde yaşamak?” der. Kadın “Tabi ki keyifli. Gayet lezzetli bir tat bu. İnsan alışınca samanı bile et gibi yiyebiliyor. Kabullenmeyi öğrendiğinizde siz de görürsünüz.” Adam “Ama yerken onun hala saman olduğunu görüyorsunuz, biliyorsunuz.” Kadın kahkahayı patlatır. Rüzgar, sesi kovalar hızlıca. “Bir süre sonra o da gözünüze et gibi geliyor. Saman olduğunu görmüyorsunuz. Hayat bu şekilde ne güzel!” Adamın sinirden sesi titremeye başlamıştır. “Koca bir yalanın içinde yaşamaktan nasıl zevk alırsınız. Sizi ahmaklar. Nasıl kendinizi bu kadar körleştirebilirsiniz? Böyle bir hayatı nasıl kabul edebilirsiniz?” Kadın “Neden bu kadar düşünüyorsunuz, bırakın akışına gitsin. Bakın hayatlarımızdan pek kıymetli bir 15 dakika daha yitip gitti. Onun yerine belki şık bir yerde birer kahve içebilirdik.” Adam, söylediklerinin altında yatan kıymetli gördüğü şeyleri de umursamayan bu kadına karşı nefretle bakmaktadır artık. Dünyada türünün son örneğidir. Azınlığa düştüğünden beri tehlikeli bir türdür. Yok edilmesi gerekmektedir bu türün. Zira öze olan bağlantısını yitirmemiş bu insanlar, tüm insanlığı geçmişe götürebilirler, ilerlemeyi durdurabilirler. Artık kendisi de bu türün son bireyi olduğuna göre mücadele çoktan kaybedilmiştir. Ya da kaybedilmemiş midir? Son kişi de yok olana kadar hala umut vardır. Hep vardır.
Derin bir uykuya dalıyorum şimdi
Göreceğim rüyayı biliyorum
Kaçış yok bundan
Hiç uyanmamanın getireceği hafiflikten mahrum
Huzuru çalınmış bir kimse
Enayi bir zanlı
Kovulmuş bir çocuk…
Kusarcasına dökülen cümleler
Konuşan nesneler
Artık neden aldığımı bilmediğim,
Etrafımı saran bir çöplük yığını
Özel döşeli bir hapishane burası
Zihnimden çok daha dar!
Yelkeni doldurmayan bir rüzgar
Sıcak ve boğucu
Hiç durmadan esiyor,
Rüyalarda bile.
Bir koku taşıyor beraberinde
Ve zehirli bir özlem
Yüce dağın yamacından geliyor
Aşması imkansız
Düşünmeden yaşamak,
Ağlamadan insan olmak gibi.
Git uzaklara doğru artık.
Rengini kaybedip, ruhunu unutana dek.
Kendi kapımın önümdeyim ben.
Açmaya aradığım cesaret,
Kollarımda yok.
Ve bir ömür boyu oturabilirim
Hayalimde açıldığını görene kadar.
Sonsuz bir bekleyiş,
Sonun gelmeyeceğini bilip sonuna kadar sabredebilmek…