Rüya

Uzun bir rüya gibiydi bizimkisi.
Ben uyanmak istemedim.
Sen bir daha uyuyamadın.
O rüyayı gerçek kılmak için o kadar çabaladım ki;
Sonunda içinde kayboldum.
Gerçek olur sandım.

Bir ağaç dikmiştim.
Kökleri derin.
Fırtınada tutunacağım, sıcakta sulayacağım bir selvi.
Masallardan fırlamış gibiydi rengi.
Yaşamın tonu gibi yemyeşil.
Güzel bir rüzgarda başımı yaslayıp, gölgesinde hayal kurmak,
Dallarının içinde kaybolmak.
Bir çocuk şenliğinde gövdesine tırmanıp,
Hayatı en yüksekten izlemek.

Bir rüyaydı bizimkisi, yemyeşil
Ben uyanmak istemedim,
Sen çoktan başka bir yerde
Başka bir rüyaya dalmıştın bile.
Gün gelir belki sabah hatıraları içinde
Hatırlarsın bizim rüyamızı.
Bir ağacın dalından eser gibi,
Yanaklarından öpen bir esinti misali.

Bu kadar…

Dün bir rüya gördüm. İşlek ve cıvıl cıvıl bir caddede, şahane tarihi bir kemerin altında güzel bir kız keman çalıyordu. Çingeneler zamanı filminin müziğiydi çaldığı. İncecik narin bilekleri zarif hareketlerle tellerin etrafında dans ediyordu çaldıkça. Sesler o kadar içten çıkıyordu ki kemanın ağladığını hissettim. Kaldırımda durmuş, içime kadar nüfuz eden bu melodiyi dinliyordum tek başıma. Yanımdan insanlar geçiyordu günlük yaşantılarının koşuşturmasında. Orada dikilen 72 yaşında bir ihtiyardım ben. Bir ayağım zor tutuyordu. 72 yaşımda bile kimse yoktu yanımda. “Bir kere kaybedersem bu güveni bir daha kimseye güvenemem demiştim.” bir keresinde kendimi tanıyarak. İşte 72 yaşımda tek başımaydım hala. “Benden daha iyilerine layıksın!” diyerek beni hayatımın sonunan dek yalnızlığa mahkum ettiğini bilemedi giderken. Çünkü peşinde koştuğum ne daha iyisiydi ne de daha güzeli. Sadece şu caddenin ortasında bu güzel kızın kemanını bu yaşımızda birlikte dinleyebilmekti.

Tüm bu düşünceler kafamdan hızlıca geçerken, hala gençliğimde kaldığım evde oturduğumu hatırladım. Seviyordum evimi. Anlaşılan tüm hayatımı orada geçirmek istemiştim. Kalan anıların kırıntılarıyla belkide. Ödediğim onca bedel, o evi daha da değerli kılmıştı. Ayrılmak istememiştim anlaşılan. Kim uğruna bedel ödediği bir şeyden vazgeçmek isterdi ki zaten?

Elimde bir poşet vardı. Anlaşılan bir markete uğramış yine şarap almıştım kendime. Genç yaşta kaybettiğim bir duygunun yasını tutuyordum hala. Her zamanki gibi buna da sadık kalmıştım. Beni bu kadar yıpratan, bu sadakatimin bedelini hafifletmek için dost olduğum içkiydi anlaşılan.

Bu arada kız çalmayı bitirmiş, gitmek için kemanını topluyordu. Alkışlamak istedim kendisini. Poşeti yere bırakıp ellerimi çırpmaya başlayana kadar ayrılmıştı oradan. Giderek uzaklaştı, kalabalığın arasında kayboldu. Kendi kendimi alkışlar buldum.

Poşeti alıp eve doğru yürümeye başladım. Aynı gençliğimdeki gibiydi her yer. Hiç değişmemişti ortalık. Kıyafetler de aynıydı. İnsanların yüzleri bile aynıydı sanki. Tek yaşlanan ben gibiydim. Her şey aynı kalmıştı benim dışımda. Bedenimin değil ruhumun yaşlanıp yorulduğunu anladım. Kimse bana birşey katmamıştı, vermeye çalıştığım onca şeye rağmen onlara. Benden götürdükleriyle bu kadar kalmıştım. Ağaçların yapraklarını okşayan rüzgar bile bu yaşlı ruhun düşmesi için itiyordu beni. Günlük kahkahaların ve koşuşturmaların arasında öylece yere yığıldım.