Kader!

Dünyanın en büyük yalanı. Kader! “Ne yaparsan yap kaderinde yazılı değilse olmaz. İstediğin kadar çabala, ömrünü tüket, olmayınca olmuyor.” Bunlar hayata karşı zayıflığın, tembelliğin, yılgınlığın bahanelerinden başka bir şey değil. Hayatım boyunca kendimi tembel bir insan olarak görmeme rağmen her zaman bana dayatılan veya mecbur kaldığım şeyleri yapmaya direndim. Bazen benim yararıma bile olsa sırf yapmaya zorlandığım için bunlara karşı direndim. Fakat biliyorum ki hayatımdaki başarıların ve kazanımların çok büyük bir bölümü “Bu böyle olmak zorunda değil” dediğim ve bunda direttiğim için kazanılmıştır. Bunun farkında olduğum için de asla ama asla “öyle olmak zorundaymış” diye bir şeyi kabul etmeyeceğim ve eğer ben istemediysem hiçbir şeyin öyle olmak zorunda olduğuna inanmayacağım.

Yaşamımın sonuna geldiğimde, elimde kendi kararlarımdan dolayı ne kadar az keşkem olursa o kadar iyi. Tam tersi, eğer olacağı varmış deyip boyun eğdiğim birçok şeyi keşke diye anıyorsam, hiç yaşamamış olmayı yeğleyeceğim bir hayat olur benim için. Umarım en az keşkeyle bu maratonu bitirebilirim.

Bu çetrefilli olayın anahtarı küçücük bir kelime aslında. “NEDEN?”. İnsanlar, “böyle olmalıymış” dediği zaman kendilerine bu soruyu sorup içten bir şekilde cevaplamaya çalıştıkları zaman, sorunun çözümünü bulmaları uzun sürmez. Ama genelde ya bilmelerine rağmen görmezden geldikleri çünkü korktukları bir cevabı vardır bu sorunun ya da bu sıkıntılı iç sorgulama sürecini yaşamamak için hiçbir arayışa girmezler ve sonuçta feda ettikleri şeyler, önemli şeyler olur. Farklı zaman, yaş ve duygu dönemlerinde bambaşka tepkiler veren, çıkarımlar yapan varlıklar olduğumuzdan feda edilen şeylerin değeri çok sonradan anlaşılır. Bu süreç aynı evrimin doğal seçilim süreci misali saat gibi ama yavaşça işler. İşin sonunda elde kalan kocaman bir KEŞKE’dir.  İnsanın böyle pişmanlıklarla dolu bir hayatı yaşaması, dünyadaki herhangi bir kaya parçası gibi kendi zamanı dahilinde sadece var olması ve yok olması gibidir. Pişmanlıklarla dolu bir hayat, sırtında ağzına kadar taş dolu koca bir küfe ile yaşamı sürdürmektir.

Ruh Ağacı

Kocaman arazinin ortasındaki tek ve hür ağaç, yüzyıllardır kendisini bekliyordu adeta.

O tepenin üstüne çıktığında ruh ağacını bulduğunu hemen anladı.

Kokusunu koklamak istedi yaklaşıp,

Kendi içini koklamak gibi bir şeydi bu.

Usulca…

 

Yarının ne getireceğini bilmeden gelmişti buralara.

“Güneye” demişti kendine,

Belki o buz gibi kalbin ısınacağı bir yerler vardı,

Dünyanın herhangi bir yerinin güneyinde.

Ama ne kadar giderse gitsin,

Ne kadar inerse insin güneye,

Aslında kendi kuzeyine seyahat ediyordu sessizce.

Nedensizce fakat zorunlu bir halde.

Bu laneti ona zincirleyene lanet ederek,

Döndü etrafında bu sığ hapishanenin.

Döndükçe gördü, bildi ve sıkıldı.

Hem kaçmanın getirdiği heyecan,

Hem de kaçamamanın verdiği mide bulantısı vardı.

 

Sırtladığı;

Dışlanmış herkesin yükünün toplamı kadardı.

Geri döndü geldiği yere,

Kuzeye, hapishaneye ya da adı her neyse…

Ölüm bir başka kafes,

Işığın olduğu her yer, insanlığın laneti

Ve,

O gece, bulduğu o ağacı kesti.

Ruhunun en derinlerinden

Köklerini tek tek ayırdı, yaktı, yok etti.

Zaman yoktu onun dünyasında

Artık ruh da yoktu.

Ağaç da…

İnsanlar da,

Kendi değer yargılarında boğulmuş

Karanlık birer silüetti sadece.

Yapay ışıkların yarattığı birer gölge gibi.

Bir yerden bir yere salınan karanlık kümeleri.

Doğanın rüzgarının gün gelip temizleyeceği birer yanılsama

Ve pişmanlıkla dolu molekül zerrecikleri.

 

Bilincinin başka bir yerde aktığını hissediyordu artık.

Görünmez bir ışık ve var olmayan bir sesin yönlendirdiği,

Bir garip algı.

Ne bir yanılgı, ne bir farkındalık

Sadece boşluk…

Ruhsuzluğun getirdiği hafiflik

ve ebediyetin getirdiği ferahlık vardı artık.

 

Galiba…

Yıllar sonra dönüp geçmişe baktığımızda sadece keşkelerle dolu, kimsenin saygı duymadığı ve bomboş bir geçmiş göreceğiz. O kadar çok hayale rağmen kendini çok iş yapmış gibi hissedip hiçbir şey yapmamış olmanın getirdiği güçlü pişmanlıkla oturup ölümü bekleyeceğiz. Bazılarımız “ben bunu hak etmemiştim” diyebilecek alevi sönmemiş egosuyla hala. Aslında tam da hakkettiğimiz gibi yaşamış olacağız galiba…