Yol

Ne vakittir bu koca dağın yamacındaki patikada yürüyoruz? Aşağıda altın rengi başak tarlalarının ışıltıları. Biz ise donmuş taşlar ve duygular arasından inişe geçecek olan yolu görmek için tırmanmaya devam ediyoruz. Yüzüme vuran rüzgar aşağıda yumuşak bir okşayış gibi hafifçe süzülüp gidiyor. Patikada milyarlarca insan var. Kimi istemeden kimi isteyerek düşüyor bu yoldan. Dizime kadar kara batsam da kendimi ahşap bir kulübenin girişinde, sundurmanın altında oturup akşam güneşinin solan ışığıyla göz kırpmaya başlayan yıldızları izlerken görüyorum. Yıldızların rüzgarı yüzüme kadar esiyor. Mesafesiz bir yolculuk var onlarla aramda. Şimdiden daha yakın ama geçmiş kadar uzakmış gibi. Hiç bitmeyecek bir yol ama aynı zamanda zaten varılmış bir menzil gibi. Biliyorum ki çok fazla insan bu yolun inişine geçtiklerinde gerideki manzaranın, kokunun ve ışığın tadını çıkaramadıklarını hissedecekler. Geriden gelenlere bu hataya düşmemelerini öğütlerken. Ama yolun geri dönüşü yok. Daracık bir patikadan geçip donan ruhunu, vücudunla birlikte yine donmuş bir taşın içine atıp zamansızlıkta bekleyeceksin. Son yolculuğu burada başlar herkesin. Zamanın olmadığı yerde beklemek, son ikametgahına sonsuza dek uyum sağlamak üzerinedir. Çürüyerek.

Aşağıda başaklar dans ediyorlar. O yumuşak esintinin figürlerini sergiliyorlar gövdeleriyle. Biz yolumuza devam ediyoruz. Durdurulamaz bir ilerleyiş güdüsüyle birlikte. Uzaktan görüp de gidemediğimiz bu manzaranın görevi ise tamam. Sadece uzaktan görünüp gidilememek. Her şey yerli yerinde ve zamanında. Herhangi bir zamana ve kurala göre olmamasına rağmen.

 

https://www.youtube.com/watch?v=Mq609zfx9As

Gereksiz Adam

Bir kapı var önümde simsiyah. Yeni ziftten çıkmış gibi parlak. Renginden uğursuz bir yere açıldığı belli. Önünde durup bir süre bekliyorum. Dokunmak bile istemeden. Ama geldiğim yol tek yönlü bir patika. Kapı, yolun sonunda beklediğim amaç değil. Ama bir engel, hem de kapkara. Aşmam lazım bunu diyorum. Açmam lazım. Uzatıyorum elimi ve açıyorum. İçerisi zifiri karanlık. Acaba kapı şeffaf mıydı diye düşünüyorum o anda. Sonra içeri sesleniyorum. Bağırıyorum. Hani rüyalarda olur ya konuşursun, haykırırsın ama sesin yoktur, çıkmaz. İşte öyle bir vahşi açlıkla emiyor sesi karanlık. Hiç sesim çıkmıyor. Gözüm korkuyor. En iyisi kapatayım bu kapıyı geri, diyorum. Ama ardıma baktığımda geldiğim tüm o yolu geri gitmek zorundayım. Bunu düşünmek daha çok koyuyor bana. O yüzden kapının önünde oturuyorum. Korkumu yenmeye çalışıyorum. Gidecek ne yol var ne de belirli bir durum. Zifiri karanlığın kucağına atlamaktan başka seçenek yok. Fakat kendi varoluşum bunu reddediyor. O halde neden buradayım diye soruyorum kendime. Şu durumda gereksiz bir adamım. Kapladığım yer ve düşündüğüm fikirler bile gereksiz. Aslında gereksizden öte yokum zaten. Ne sesim var ne de eylemim. Cismimin hissiyatından bir tek ben haberdarım. O yüzden at adımını içeri diyorum. İçeride zemin var mı yol var mı bilemiyorum. Hiçliğin getirdiği ağır hiçlikle atıyorum adımımı. Zaten kaybedecek bir kendim dahi yok. Gözlerim zorla kapatılmış gibi varsaydığım yolun sonuna bir ışık hayal ediyorum. Çok hayal edersem izi kalır belki diyorum. Adımlarımı atıyorum karanlıkta. Işığa ulaşmak önemli değil diyorum kendime. Zira ışık sadece kafamda. Gitmek önemli diyorum. Eylem önemli. Kimse anlamıyor, kimse duymuyor. Zaten ben de yokum.