Adam

Akşamları hava serin oluyor artık. Gökyüzünde devamlı kasvetli bulutlar geziniyor. Yaz mevsiminin sıcak güzel günleri daha da uzaklaşıyor giderek. Dışarıda insanın yüzüne çarpan o rüzgar giderek etkisini arttırıyor. Ben geldim diyor kış.

Bir adam var ki aklı hep dışarıda. “Şu hayattaki en acı veren şey umursanmamak” diye düşünüyor. Kendi kendine yaşamak sadece kendi dünyanda var olmak, hapsolmak daha doğrusu, insanlık tarihinin uyguladığı en büyük işkencelerden biri. Rüzgar çıkmıştır. Üşüyor mu acaba şimdi, yanında kim vardır “dikkat et üşürsün” diyecek. Fakat onun umurunda değildir ki üşümek. Adam dışındaki herkes hayatına devam ediyor. Yanlış şeyler öğretilmiş meğerse adama. Önemsemek, tam bir hastalıkmış. Yeni dünyanın en büyük yeni kuralı, umursamamakmış, üzerinde durmamak, kafaya takmamak, sallamamakmış. Bu kuralın da 99 farklı adı varmış.

Adamın hayatı bir başkasına bağlı. Kendini adamış bu bağa. Hani nerede şimdi? Zaman, eskisine göre çok daha hızlı akmaya başlamış dünyada. Artık yıllar, geçen günmüş gibi akıldan çıkıyormuş. “Çok içkiliydim, ne yaptım hatırlamıyorum” denilip devam ediliyormuş. İşin bahanesi buymuş. Adam ise günlük her şeyi unutmasına karşın, uzun vadeli hiçbir şeyi unutmaz. Bunları unutmamak için günlük şeyleri kafada tutmayıp yer açıyor. Önemli olan bu uzun anılar, dalga boyları…

Hala başkasının mutluluğundan mutlu olan tek insan bu adam herhalde. Hastalıklı biri demiştim size. “Ben önemli değilim, önce sen” deyip duruyor her zaman. Şimdi bunu diyecek biri olmadığı için duvarlara kapılara söylüyor, rüzgara fısıldıyor. Gidenin yüzüne çarptığında küçük sesleri kulağına taşır belki diye. Bir gülen surat çizmiş duvarına. Ama her baktığında dalga geçer gibi sırıtıyor gibi geliyor ona bu surat. Çizmeyi de becerememiş yani.

Serin havalarda yürümeyi hiç sevmez bu adam. Bir gün bir apartman girişinde kollarını birleştirmiş rüzgarın biraz hafiflemesini beklerken, aynı paltodan giymiş bir kadın gelip sığınır apartman girişine. Çok kısa bir süreliğine göz göze gelirler. Sonra sessizce rüzgarı beklerler. Aslına bakarsanız ikisi de başkalarının rüzgarda gönderdiği o fısıltıları duymaktadır. Duygu dolu cümleler, sözcükler havada salınmaktadır. Kadın adama “sizde mi?” diye sorar. Adam “evet, aynen” diye yanıtlar. Kadın, “sesinizi rüzgarda duyar gibi oldum” Adam, kısa bir duraksamadan sonra “doğrudur, benim de gönderdiğim mesajlar vardır, adresine ulaşamasa da.” Rüzgar, kadının saçlarını yüzüne doğru savurur. Eliyle kulağının arkasına alır saçlarını. “Yanlış yapıyorsunuz beyefendi, yanlış” Adam, “kime göre, pardon” diye karşılık verir. Kadın “Yaşamayın isterseniz. Böyle düşünüyorsanız yani. Tâbi olmak zorunda olduğunuz kurallar var yanlış da olsa.” Adam omuz silker. Kadın “eğer çevrenizdekilere yeterince “ben önemli değilim, önce sen” derseniz sonunda bunu kabul eder ve sizi önemsiz görmeye başlarlar. Siz bunu kendiniz yaptınız yani.” Adam gözlerini fal taşı gibi açar ve kadına bakar. Sinirden burnundan solumaktadır. Kadın devam eder ; “Kusura bakın isterseniz siz bilirsiniz ama bizim için hiçbir şeyin önemi yok. Biz öyle yaşarız. Ne denirse onu yapar her şeyi kabulleniriz. Karşı çıkmayız yani. Direnmeyiz, mücadele etmeyiz, çabalamayız. Niye uğraşalım ki. Hayat zaten kısacık. Tadını çıkarırız kısacası.” Adam öfkeyle “Nasıl tadını çıkarıyorsunuz hanımefendi bana anlatır mısınız? Aldığınız tat nasıl bir tat? Gerçekten keyifli mi bu şekilde yaşamak?” der. Kadın “Tabi ki keyifli. Gayet lezzetli bir tat bu. İnsan alışınca samanı bile et gibi yiyebiliyor. Kabullenmeyi öğrendiğinizde siz de görürsünüz.” Adam “Ama yerken onun hala saman olduğunu görüyorsunuz, biliyorsunuz.”  Kadın kahkahayı patlatır. Rüzgar, sesi kovalar hızlıca. “Bir süre sonra o da gözünüze et gibi geliyor. Saman olduğunu görmüyorsunuz. Hayat bu şekilde ne güzel!” Adamın sinirden sesi titremeye başlamıştır. “Koca bir yalanın içinde yaşamaktan nasıl zevk alırsınız. Sizi ahmaklar. Nasıl kendinizi bu kadar körleştirebilirsiniz? Böyle bir hayatı nasıl kabul edebilirsiniz?” Kadın “Neden bu kadar düşünüyorsunuz, bırakın akışına gitsin. Bakın hayatlarımızdan pek kıymetli bir 15 dakika daha yitip gitti. Onun yerine belki şık bir yerde birer kahve içebilirdik.” Adam, söylediklerinin altında yatan kıymetli gördüğü şeyleri de umursamayan bu kadına karşı nefretle bakmaktadır artık. Dünyada türünün son örneğidir. Azınlığa düştüğünden beri tehlikeli bir türdür. Yok edilmesi gerekmektedir bu türün. Zira öze olan bağlantısını yitirmemiş bu insanlar, tüm insanlığı geçmişe götürebilirler, ilerlemeyi durdurabilirler. Artık kendisi de bu türün son bireyi olduğuna göre mücadele çoktan kaybedilmiştir. Ya da kaybedilmemiş midir? Son kişi de yok olana kadar hala umut vardır. Hep vardır.

Karanlığa Doğru

Bir sandalye. Koca parlak bir zeminin üzerinde dört bacağının üzerinde öylece duruyor. Varoluşunun amacını yerine getirmek için sadece bekliyor. Vernikli yüzeyinden parlayan renkli ışıklar, orada o anda oluşunun niteliğini hiçbir açıdan değiştirmiyor. Sadece bekliyor. Üzerine oturacak olan kimsenin rahatlığından çok oturabilmesini sağlamak ve orada oluşunun amacını yerine getirmek için duruyor. Kendi özünün ve hatta yapıldığı ahşabın ve metalin ve plastiğin özünün bir araya getirilirken ki sıkışmışlıkla tek bir öze ve dolayısıyla varoluşsal bir amaca dönüştüğü için orada. Ne kendi özünü sonradan şekillendirebildi ne de varoluşu özünden önce geldi. Ve kapladığı hacim ile bile üzerine oturacak adamdan daha çok varoluşunun amacını haykırıyor.

Üzerine oturacak adam, aslen büyük sistemin küçük bir parçası, büyük saçmalıkların temsilcisi, utanmazlığın dünya üzerindeki en büyük uzmanlarından birisi. Ve kırmızı perdenin arkasından çıkarken, sırıtarak parlak zeminin üzerinde marka ayakkabılarıyla yavaşça adım atıp, orada duran o sandalyenin bile büyük kibrini ve poposunu kaldıramayacağını düşünüyor. Kendi bedeni ve ruhunun tek bir özden oluştuğunu, onun da kibri olduğunu bilmeden ve zaman içerisinde kendine dahi inandırdığı kusursuz ve hatasız karakteriyle örttüğünü düşünen ve bu karakterin dünyadaki tüm varoluş ve özlerden, tüm amaç ve yollardan ve mücadelelerden daha muhteşem, üstün ve tabi biricik olduğunu düşünüyor. Kendince yürürken neredeyse ışıklar saçması gereken şahsı için artık bu zaman kayıpları canını sıkıyor. Fakat ülkedeki son katliamlar ve dozu iyice yükselmiş umarsızlıklardan sonra önündeki seçim ayağı için davet edildiği bu televizyon programına çıkmanın DOĞRU olacağını düşünüyor. Konuşacaklarının hepsi YALAN ve çarpıtma pek tabi. Ama önemli olan kendisinden saçılan bu kudret parıltılarının tebasına ulaşması kendince.

Sonunda kendisi için konulmuş olan ve vernikli yüzeyinden renkli sahne ışıklarını yansıtan o sandalyeye ulaştığında, hiç beklemeden oturdu ve bacak bacak üzerine attı. Sahte olduğu en arka sıralardan bile anlaşılan bir gülümsemeyle başlama işareti verdi sunucuya… O gece söylediği tüm o yalanları büyük bir soğuk kanlılıkla, belki de kendini bile inandırdığı psikopatça bir yüzsüzlük ve pişkinlikle söyledi. Varlığının özünü oluşturan kibir o kadar kuvvetli sarmalıyordu ki kendisini, yüzü kızarmak bir kenara, haysiyetsizce konuşmuş, tehditler bile savurmuştu kendince sesi gibi zekanın da şekil verdiği cümleleriyle. Bu onun sanatıydı. Vücudunu bir arada tutan, kendisini kendisi yapan şeydi. Böyle davrandıkça daha çok kendisi oluyor, kendisi oldukça da daha fazla böyle davranıyordu. Damarlarındaki kanın her hücresini dahi ele geçirmiş bir paradokstu bu.

Programda söylediği “Ölen ölmüştür” ya da  Bunlar başkalarının oyunu” laflarını söylerken içi soğumuş ve bir kez daha veremeyeceği hiçbir cevap olmadığını kanıtlamıştı kendince. Büyük irade yine galip gelmiş ve olaylara büyük pencereden bakabilme yetisinin ne denli güçlü olduğunu göstermişti. Karakterinden ve iradesinden yayılan o iğrenç koku, onursuzluğun timsali ve korkunun temsilcisi olarak tebasına ulaşmıştı kendince. Artık eve gitme vaktiydi.

Yatağına uzanıp uykuya daldığında bir rüya gördü. Hiç bir rüyada kibri kendisini bırakmamış ve onun için özel konseptler hazırlamıştı. Fakat bu kez farklıydı. Bu kez kapkaranlık bir yere doğru yürürken gördü kendini. Aşağı doğru iniyor ama karanlığın ölçüsü hiç değişmiyordu. Gözleri ufacık da olsa bir ışık aradı, bir parıltı ya da belki bir ışık huzmesi. Ama bulamadı. Karanlığın içinde kendisini saran karanlıktan öte, sıcak ve ağır bir şeyler vardı. Etrafını sarıyor tüm bedeninin her yanını, yavaşça hareket ederek kaplıyordu. Bunu hissedebiliyordu. Yavaşça yukarı doğru süzülen, ve giderek daha da ısınan bir şeydi bu. Burnuna geldiğinde anladı ne olduğunu. Karanlığı daha da karartan bir dumandı bu. Tüm etrafını sarmış, bedenini ele geçirmiş, şimdi de nefesini almaya çalışıyordu elinden. Büyük iradenin karşısında büyük bir düşman vardı şimdi. Öyle çabuk pes etmeyecekti, zaten boşluk onu hemen yutmak istemiyordu. Öncelikle özünün ham maddesini değiştirmek, kibrini kırmak ve içindeki her hücreyi zehirlemek niyetindeydi.

Koşmaya başladı önce. Gittiği yönü bilmeden koştu. Sonra koşunca daha hızlı nefes aldığını fark etti ve dumanı geçemediğini. Ne zaman dursa o sıcaklık hemen yayılıyor ve tekrar bedenini yutuyordu. Ağzını kapattı. En azından ışık olmasını diledi. Ağzına koyduğu elini bile göremeyecek kadar karanlık bir dehlizdeydi. Enerjisini toplayıp tekrar koşmaya başladı. Fakat bu kez de koştuğu mekan iyice daralmaya kendisini sıkıştırmaya başladı. Durdu. Geriye döndü ve koştu. Ama hala duvarlar üzerine geliyordu. Artık durduğunda bile duvarlar yavaşça hareket ediyormuş gibi geldi kendisine. Ellerini duvarlara koydu. Duvar değildi ellerini koyduğu. Parmaklarının arasından parçalanan, bu karanlığı oluşturan şeydi. Kokusunu alabiliyordu. Kazmaya çalıştı. Parmaklarıyla, tırnaklarıyla. Bu karanlığı yırtabilirse aydınlığa çıkacağını biliyordu. Ama kendisinin de ait olduğu yerin, kendi içinde oluşturduğu böylesine karanlık bir yer olduğunu biliyordu. “Aynı şey değil!” dedi kendi kendine. Bir gün ansızın bir başka karanlık, doğanın karanlığı gelip yutmuştu kendisini. Ve bir insanın oluşturabileceği karanlığın, doğası gereği özünden asla daha büyük ve gerçek olamayacağını hatırlattı kendisine. Şimdi ellerinde tuttuğu şey karanlığın somuta dönüşmüş haliydi. Tutabiliyordu, parçalayabiliyordu ve delebiliyordu. Bir yere kadar! Kazdıkça, karanlığın daha da büyüdüğünü, arkasından dolanan karanlığın onu çektiğini hissediyordu. Ellerini oynatamayınca, omuzlarıyla, çenesiyle kazmaya çalıştı. Karanlık üzerine yıkılıyordu. Hiçbir sağlam iradenin karşısında duramayacağı gibi o da yıkıldı sonunda. Sıcaklık ciğerlerine oradan da tüm vücuduna yayıldı. Tabi karanlık da. Kendini rahatlamış hissetti. Yavaşça kasları gevşedi. Güzel, tatlı bir uykuya dalıyormuş gibiydi. Tatlı bir ölüm onu alıp götürüyormuş gibi.

Rüyada gözlerini kapatıp ölüme daldığında sıçrayarak uyandı yatağında. Yüzü sırılsıklam, vücudu sıcacıktı. Ellerini yüzüne götürdüğünde terini silmek için, bir şey hissetti ellerinde. Aynı rüyadaki sıcaklık ellerindeydi. Ve ellerine baktığında aynı karanlığın da ellerinde olduğunu gördü. Simsiyah elleri, tırnakları ve parmaklarının boğumları… Sanki hiç temizlenmeyecekmiş gibi duruyordu ellerinde karanlık. Ve gerçekten de öyle olduğunu biliyordu artık. Kendi içinde oluşturduğu karanlık gibi elleri de karanlıktı artık. Benliğinin bir kısmı o karanlıkta ölmüştü. Bundan sonra diğer kısmının da o karanlığa koştuğunu biliyordu. Elleri karanlığa bulanmış, karanlık adamdı. Sonunun, milyonlarca insanın gölgesi arasında, yine karanlıklar içinde olacağını anlamıştı.

 

 #soma