Korkak!

Bir korkak gibi yaşamak ne güzel olurdu şimdi.

Her şeye neden burnumu sokmuşum ki?

Kuyruğumu kısıp bir yerlerde tüneyebilirmişim pekala.

Bana çizilen hazır yollardan gidip hiç baş kaldırmadan mesela.

Ya da hiç değer vermeyip, sadece nefes alarak yaşayabilirmişim.

 

Bir ben yok benden içeri.

Bir karınca, ya da bir arı gibi,

Yatırmışım tüm benliğimi emeğe.

Filmdeki gibi;

Sevgi neydi?

Sevgi Emekti.

Öyle bellemişim ben de koca bir yanlışı en büyük doğru misali.

 

Tek başıma ve umutsuz ve yorgun ve de güvensiz kaldım şimdilerde.

Eğer bir korkak olsaydım;

Hazır mutluluklarla geçinebilen,

Ve uğraşmasaydım o kadar

“Kendi yolumu ben belirlerim” diye haykırarak

Karşımdaki kocaman dağa

Belki de tüm o büyük hayaller

Sadece birer hayal kalıp, acıtmazdı bu denli.

Hayatın bir tadı kalırdı ve birazcık da nedeni.

 

Bir yolculuğun ortasında,

Trenden inen yolcu gibi

Hayalinin ortasında kalmak, sıkışmak,

Hayatının baharında ölmek sanki

Gözlerin açık gitmek ve de ağzın

Gözyaşların donmuş, zamanla birlikte.

Hiçbir değişkenliğin değiştiremediği bir obje

Kimliksiz, ruhsuz ve hayâsız.

 

 

Gereksiz Adamlar Buluşması

İçinde bulunduğu durumdan çok alakasız bir yerde oturmuş çay içiyordu. Son parasının dikkatlice yapılmış hesabına göre iki çay daha içebilirdi. Temkinli yaklaşıp saatlere yaymalıydı çayları. Üşüyordu. Fakat üşümesine neden olan şey soğuk değildi. Yaşadığı şeyler tüylerini diken diken ediyor, içinde bulunduğu ama bir türlü kabullenemediği durumun soğukluğu onu devamlı titretiyordu. Uzunca bir süre de geçmeyecek gibiydi. Oturduğu köşeden, her içeri geçene bakıp ” O mu geldi yoksa?” diyordu içinden. Hiç gelmeyeceği gerçeğini bilmesine rağmen bekledi. Çayından küçücük bir yudum daha aldı. Boşa giden zamanlarına üzüldüğü zamanları hatırladı. Artık gerek kalmamıştı. Ne yaparsa yapsın zaman boşa akıp geçiyordu onun için. Onu unutmuşçasına, zamanın akışına tabi değilmiş gibi akıyordu sadece. Daha da irkildi. Çayından bir büyük yudum aldı bu sefer ısınmak için. Ama ısınamadı. Isınmak için ihtiyacı olan şeyin sıcaklık olmadığını hatırladı tekrar. Düşünecek çok ama yapacak hiçbir şeyinin olmamasının hiçliğiyle otururken masasında, içeri biri girdi. Etrafına bakınmadan direk gelip onun masasına oturdu. Gözlerini gözlerine dikti. Bu kişinin bir başka gereksiz adam olduğunu anlamıştı gözlerine bakar bakmaz. Kendisi gibi. Yine de ne diyebilirdi ki? Sadece baktı o da. Bu sırada içeri yaşlı bir kadın girmiş, oturanlarla konuşuyordu. ” Yaz bitti şimdi de kış geldi. Giyecek bir şey de yok. Montum yok. Üşürüm ben kışın o zaman.” dedi yaşlı kadın. Oturanlardan biri (oranın da sahibiydi galiba) “Aaa tamam bende sana olabilecek bir mont var. Ben getiririm yarın onu sana abla.” dedi. Yaşlı kadın “Tamam sağol üşümem o zaman” dedi. Kafenin sahibi “Rica ederim.” dedi.

Konuşulanları dinlerken gözlerini birbirlerinden ayırmamışlardı. Yine de ” Tek üşüyen ben kalacağım herhalde.” diye geçirdi içinden. Adam birden konuşmaya başladı ” Bir insan gereksiz birine dönüştüğünde, ağzından çıkanlar sessizleşir duyulmaz, yaptıkları görülmez, hisleri hissedilmez olur. Onunla ilgili her şey değerini yitirir.” Gözlerini ayırmadan karşısındaki davetsiz misafire bakmaya devam etti bizimki. Ama sözleri, tamamının farkında olmasına rağmen fazlasıyla dokunmuştu. Üzüldü.  

Yan masaya gelip oturan bir çift yüksek sesle konuşmaya başladılar. Erkek, kadına karakterinin sağlamlığını kanıtlamak istercesine daha yüksek sesle konuşmaya başladı. Kadının taktığı fuları kastederek “Yakışmış” diye haykırdı resmen. Ardından hemen ekledi. “Yakışmamış olsa söylerdim biliyosun.” dedi. Bu tavır kızın hoşuna gitti.
Gereksiz adam konuşmaya devam etti “Bir kere değersizleşmeye, gereksizleşmeye başladın mı gerisini durduramazsın. Dibe kadar yuvarlanır zemine çakılırsın. Artık kaybedecek hiçbir şeyin yoktur. Hatta sen bile yoksundur.” Gözlerini ayırmadan söylediklerini dinledi. Şu anda içinde bulunduğu durum tam da öyleydi. Yan tarafta oturan adam yine yüksek sesle konuştu. “Falcılık şeytan işidir. Sen kahve bile içme.” Gereksiz adam gözlerini bile kırpmadı. “Dibe çakıldığında ölürsün. Senden geriye hiçbir şey kalmaz. Hatıraların bile anında unutulur.” Gereksiz adamı dinlerken göğsü sıkıştı, derin bir nefes çekti. Gereksiz adam devam etti “Bundan kurtulmanın tek bir yolu vardır. O da yeniden doğmak. Başka biri olarak. Eski karakterinle hiçbir bağı olmadan. Ne huylarıyla ne de anılarıyla. Yepyeni biri olarak. Hayata baktığı pencereyi değiştirmiş, mantığını değiştirmiş, konuşmasını değiştirmiş, kendini değiştirmiş biri olarak. Ancak o zaman yeniden gerekli biri olmak için bir şansın olur. Çabalayacağın bir amaç. Bunun başka yolu yok.” Gereksiz adam lafını bitirir bitirmez yerinden kalktı ve aynı geldiği gibi kararlı adımlarla masadan ayrıldı. Sözlerin etkisiyle, gözleri hala aynı noktaya bakıyordu. Dakikalar sonra kendine gelebildi. Derin bir nefes alıp verdi. Olayı iyi kavramıştı. Bu arada diğer yandaki masaya gelip oturan sarışın genç çantasından çıkardığı kitabı fısıltıyla okumaya başladı. Fısıltılar kulağını tırmaladı. Hemen önünden geçen garsona el salladı. Garson baktı ve kendisine doğru geldi. O öyle zannetti daha doğrusu. Fakat garson, kendisinin yanından geçip arkadaki masaya gitti. O anda şunu anladı; Aynı gereksiz adamın dediği gibi, dibe doğru çakılırken ölmüştü. Şimdiyse yeniden doğmak vaktiydi.

Ölüme giden yol

Hayal meyal hatırladığı şeylerden en belirgini, sonu görülmeyen yoldaki yoğun toz bulutuydu. Kıvrılarak tepe yukarı çıkan yolda binler yürüyor, atılan her adımdan çıkan toz havada birleşip göz gözü görmez bir yoğunluk oluşturuyordu. Ağustos sıcağının tam ortasında annesinin elini tutmuş yürümeye çalışırken gözüne kaçan tozdan gözlerini ovuşturuyordu. Annesinin yürüyecek takati kalmamıştı. . Ayağını zar zor kaldırıyor, birden bire bırakıyordu. Tuttuğu eli sıcağa rağmen buz gibiydi. Ölümün soğuğu gelmişti bile. 

İki adım sonra annesi yere yığıldı. Düşer düşmez toz üstünü örttü. Bedeni görünmez oldu. Yine de elini bırakmamıştı. Buz gibi eli hala sıkı sıkı kavrıyordu onun elini. Öylece bakakaldı annesinin düştüğü yere. Arkadan gelen binlerce insan durmadan devam ettiler yanından geçerek. Ağzından tek kelime dahi çıkamadı. Askerlerden biri yanına yaklaşıp süngüyle kolundan dürttü. Yürümesi için işaret etti. O da yürüdü. Artık binlerce insanın içinde yapayalnızdı. Tozun içinde herkes kimliğini yitirmiş uçan bedenler gibiydi. İlerleyen et yığınları. Hiç bir hayatın, belleğin, anının öneminin kalmadığı, sadece nefes alan bedenler.

Yürümeye devam etti. Saatlerce yürüdüler. Sonunda hava kararmaya başladığında ufak bir kuyunun yanına ulaşmışlardı. Askerler kana kana su içiyor, mataralarını dolduruyorlardı. Kimseye su vermediler. Yere yığılanları kaldırıp bir köşeye yığdılar. Onlar için yolculuk bitmişti.

Gözü yerdeki küçük gazete kağıdına ilişti. Öğrenmeye ancak fırsat bulabildiği rakamları gördü kağıtta. 1915 yazıyordu. Ağustos sıcağında. Binler ölüme gidiyordu.