Gece

Hava kararırken şehrin ışıkları yavaş yavaş yanmaya başladı. İşlerinden çıkan kalabalığın neden olduğu yoğun trafiğin sesi, pencere kapalı olmasına rağmen içeri kadar giriyordu. Yolcu otobüslerinin havalı amortisötlerinin yılan gibi tıslamaları duyuluyor, sabırsız şoförlerin kornaları çınlıyordu binaların arasında. Pencerenin ardından bu kaosu izleyen Diren’in gözleri karşıdaki AVM’ye takıldı. Çarpık kentleşmenin merkezinde olan bu semtte, böylesine bir AVM çok ayrıksı duruyordu. Mimarisindeki simetri dahi bulunduğu çevreye karşı büyük bir tutarsızlık içerisindeydi. Modern mimarinin bir sanat eseri gibi yayılıyordu caddenin iki tarafına. Halbuki görünürdeki bu heybetine rağmen içi niteliksiz tonlarca ıvır zıvır dolu bir yerleşkeydi. Boşuna toprak işgaliydi.

Diren bir süre daha dışarıyı izledikten sonra, arkasına  dönüp ofise göz gezdirdi yeniden. Arkadaşı Tunç’a “Aslında biraz zevk sahibi bir dekorasyon ile şahane bir yere dönüşebilir burası” dedi. Tunç, “Aynen öyle abi. Ama biraz daha zamana ihtiyacımız var. Acelesi yok zamanla her şeyi halledeceğiz” diye karşılık verdi. Diren o sırada aklından eski günleri geçirdi. Bundan iki yıl önce gidecek bir yeri olmadığı için kaldırımda oturup saatlerce kitap okuduğu, parası olmadığı için su dahi alamadığı günlerini hatırladı. O zamanki hayallerinin en uzak köşesine ulaşmıştı şimdi. Her ne kadar daha yolun başı olsa da ilk büyük somut adım atılmış ve gerek içgüdüleri gerekse iş akışı, onun bu amacın en tepesine çıkacağını söylüyordu. Kırılma noktasına gelmişlerdi. Bundan sonra onlar için ibre hep yukarıyı gösterecekti.

Dışarıda insanlar evlerine gitmeye çalışıyorlardı hala. Saatlerce işten sonra eve gidiş süresi de uzayınca, bu büyük şehir bir cehenneme dönüyor ve yaşanamaz bir hal alıyordu. Diren, her şeye rağmen çabalamanın ve yeri geldiğinde geçici de olsa bu cehennemi kabullenmenin yararını düşündü. Gitmeyi seçtiği yolda hedefe ulaşmak için en etkili ayrıca tek yoldu. Bu yeni ofisin içinin geçireceği dönüşümü bir yandan düşlerken, diğer yandan da eve gidip yığılan işleri yetiştirip yetiştiremeyeceğinin hesabını yapıyordu. Geçmişte kaybettiği daha doğrusu kendisinden çalınan tüm o manevi, kıymetli duyguların yerini artık bu işler almıştı. Dolayısıyla bu saatlerde cehennem gibi görünen bu şehrin curcunasında savrulmaya kendini bir hayli iyi hazırlamıştı. Artık beklemekteydi…

                                                                                                                                                                         yeni ofise…

Bir Ofis Hikayesi

Beyaz masaların üzerindeki beyaz bilgisayarlarda çalışan insanların yüzlerine vuran beyaz ışık, sessizlikte gürültü haline gelen fare tıklamaları eşliğinde titreşip duruyor. Koca odada hafta sonunun geldiğine sevinen çalışanlar hiç konuşmadan işlerini bir an önce bitirip gitmek istiyorlar. Biri, son anda çıkan işin can sıkıntısıyla ara ara öfleyip pöflüyor, diğeri ise bitmek üzere olan işte çıkan aksilikler yüzünden çıldırıyor. Beyaz bilgisayar kilitleniyor ve beyaz bir ışık içinde bu programın daha fazla çalışamayacağını söylüyor. Herşey beyaz bu ofiste. Yani herşey temiz. Temiz gibi görünüyor daha doğrusu. İnsanlar da öyle. Fakat çalıştıkça işe yönelik duygular kirleniyor. Bezginlik, lanet okumalar başlıyor. Haftanın 5 gününü senden alan, üstelik belirlenen mesai saatlerinden her gün çok daha fazla çalışılan bir iş bu. Hafta sonlarında aniden iş çıkabilme tehlikesiyle seni hiç rahat bırakmayan, tüm hafta boyunca bedenen ve özellikle zihnen seni yoran dolayısıyla hafta sonunda da oturup düşünmene, kendi kişisel yaratıların için takat bırakmayan bir iş bu. Önceleri bu işten para kazandığını düşünerek sana yardımcı olduğunu düşündüğün ama sonra aslında senden paradan çok daha değerli şeyleri alıp götürdüğünü farkettiğin bir iş bu. Bunu farkedince yanında değil karşında olduğunu, bir karakter olsa tekme tokat dövebileceğin bir iş bu. Senden hayatını çalan, sonra da büyük abisi sistem ile sen sinirlenip hınçlandıkça karşına geçip kıs kıs gülen bir iş.
Dediğim gibi bu ofislerde herşey beyaz. Ama çalışanların içi, dışı, hayatları simsiyah. Gülüşleri, sohbetleri, yedikleri, yaptıkları plastik tamamen. Kendileri gibi.