Bir telefonum var! Kocaman ekranı ve cebime zor sığan boyutuyla bana dair her türlü bilgiyi içinde barındırıyor. Benden ikinci bir ben gibi. Başka birinin yarım saatlik kurcalamasıyla benim tüm karakterim ve daha önce ve şu sıralar içinde bulunduğum ve hatta gelecekte içinde bulunacağım durumların tespiti ve tahmininde, benim saatlerce ancak anlatabileceğimden çok daha fazlasını karşıya aktarabilecek bir aygıt bu. Ruhumu yansıtan bir aygıt. Peki acaba ruhum da sadece koca ekrana dokunarak hissetmek istediği dokunuşları algılayabiliyor mu? Sonuçta bir yansıması şu elimdeki küçük alette ise, aynı dokunuşu gerçekten ruhumun da hissetmesi gerekmiyor mu? Saatlerce mesajlaştığım veya konuştuğum birinin iki boyutlu ekrandan yüzünü görsem dahi hissetmek istediğim sıcaklığını, duymak istediğim kokusunu, dokunuşunu nasıl hissedecek bedenim? Ve bunlarla beslenen ruhum bu koca ekranlara dokundukça kendisine de dokunuluyormuşçasına kendini kandırabilecek mi? Paranoyakça yaşadığımız, bir anlamda bu çoklu kişilik bölünmeli hayatlarımızda, ruhumuzu kandırmaya ve yansıması üzerinden hayatlarımızı devam ettirmeye çalışıyoruz. Profiller, temalar, paylaşımlar, beğenmeler, takipler bizi biz yapan, şekillendiren ve yansıtan şeyler. Sosyal medya ile ilgili izlediğim bir vidyoda adam; “Google bizi görmüyorsa dünyada yokuz.” demişti. Varoluşumuzu herkese hatta kendimize dahi kanıtlamanın bir yolu haline gelen bu mecra sadece bir yol değil gittikçe bir zorunluluğa dönüşüyor. Her anımızda ayak izlerimizi bıraktığımız bu elektronik dünyada bizler artık, bir ve sıfırlardan oluşan küçük sinyalleriz sadece.
Peki sapıklar gibi, oturduğumuz her ortamda bakmak gereksinimi hissettiğimiz ya da fotoğraf çekip durum güncellemesi yapma arzularımızı dizginleyebilir miyiz gerçekten? Eğer hoş bir sohbette bulsak dahi kendimizi, alacağımız keyif yapacağımız paylaşımdan daha hoş bir an yaşatır mı bize? Şu saatten sonra kesinlikle hayır! Değişen zevklerle birlikte ağırlıklı olarak aygıtlar üzerinden yürütülen bu yaşam formu, bizi sadece filmlerde gördüğümüz yarı insan yarı robot melezine dönüştürdü bile. Gerçek anlamda uzuvlarımızın metal parçalar ile değiştirildiği haller yerine hiç vazgeçemeyeceğimiz bir sürü aygıtla birlikte ortak yaşam sürmek ve bizim onları yönetiyormuşçasına bir ilüzyon içerisinde olmamız, bu çağın gündelik sürekliliğinden biri. Tüm bunları kabullenmiş bir halde, elektronik yansımamızın varoluşu kadar olduğumuz bir dünyada insan olmanın unuttuğumuz ihtiyaçlarının gerçek ruhlarımızı içten içe kemirip sonu olmayan mutsuzluklara sürüklediği GERÇEĞİNİ bir kenara atıp, sahte gülüşlerle parıltılı ekranlarda yaşamaya ne kadar devam edebileceğiz acaba?