Kocaman arazinin ortasındaki tek ve hür ağaç, yüzyıllardır kendisini bekliyordu adeta.
O tepenin üstüne çıktığında ruh ağacını bulduğunu hemen anladı.
Kokusunu koklamak istedi yaklaşıp,
Kendi içini koklamak gibi bir şeydi bu.
Usulca…
Yarının ne getireceğini bilmeden gelmişti buralara.
“Güneye” demişti kendine,
Belki o buz gibi kalbin ısınacağı bir yerler vardı,
Dünyanın herhangi bir yerinin güneyinde.
Ama ne kadar giderse gitsin,
Ne kadar inerse insin güneye,
Aslında kendi kuzeyine seyahat ediyordu sessizce.
Nedensizce fakat zorunlu bir halde.
Bu laneti ona zincirleyene lanet ederek,
Döndü etrafında bu sığ hapishanenin.
Döndükçe gördü, bildi ve sıkıldı.
Hem kaçmanın getirdiği heyecan,
Hem de kaçamamanın verdiği mide bulantısı vardı.
Sırtladığı;
Dışlanmış herkesin yükünün toplamı kadardı.
Geri döndü geldiği yere,
Kuzeye, hapishaneye ya da adı her neyse…
Ölüm bir başka kafes,
Işığın olduğu her yer, insanlığın laneti
Ve,
O gece, bulduğu o ağacı kesti.
Ruhunun en derinlerinden
Köklerini tek tek ayırdı, yaktı, yok etti.
Zaman yoktu onun dünyasında
Artık ruh da yoktu.
Ağaç da…
İnsanlar da,
Kendi değer yargılarında boğulmuş
Karanlık birer silüetti sadece.
Yapay ışıkların yarattığı birer gölge gibi.
Bir yerden bir yere salınan karanlık kümeleri.
Doğanın rüzgarının gün gelip temizleyeceği birer yanılsama
Ve pişmanlıkla dolu molekül zerrecikleri.
Bilincinin başka bir yerde aktığını hissediyordu artık.
Görünmez bir ışık ve var olmayan bir sesin yönlendirdiği,
Bir garip algı.
Ne bir yanılgı, ne bir farkındalık
Sadece boşluk…
Ruhsuzluğun getirdiği hafiflik
ve ebediyetin getirdiği ferahlık vardı artık.
http://www.youtube.com/watch?v=HWGHNkh5xW8&index=2&list=PLED5D90B2757E8E05