Hava yağmurlu ve soğuk. Şehrin en işlek meydanlarından biri olmasına rağmen, havadan ötürü tek tük insan var dışarda. Herkes gitmek istediği yere hemen ulaşmak için hızlı adımlarla ilerliyor. Bir an önce sıcak mekanlara ulaşmak için.
Meydanın tam orta yerinde umarsamaz insanlara ve özellikle soğuk havaya inat seyyar satıcı Malik duruyor. Küçük arabanın üstüne, piramitlerin ince hesapları kadar detaylı hesaplanıp yerleştirilmiş, beş altı düzine kestane dizili. O kadar muntazam dizilmiş ki daha mükemmel olmasının imkansızlığına rağmen, Malik devamlı kestanelerle oynuyor, küçük dokunuşlarla kusursuz hale getirmeye çalışıyor. Tatminsizliğin paranoyası tarafından ele geçirildiğinin farkında olmadan.
Bekliyor tezgahının başında ve devamlı kestanelerle oynuyor. Onu biraz sağa bir diğerini bir milim çevirerek sola derken saatler yavaş yavaş geçiyor. Soğuğun yanına sis de ekleniyor. Kar hafifçe atıştırmaya başladığında, Malik, ellerine düşen kar taneleri umurunda olmadan ocaktan pişen kestaneleri alıyor ve mükemmel dizilim sistemine onları da katıyor. Yavaş yavaş, sağ sol diye çevirirken, sisin içinden fötr şapkalı uzun pardesülü bir adam ağır adımlarla tezgaha yanaşıyor. Malik, tamamen konsantre olduğu dizme işine ara verip bir anlığına göz ucuyla adama bakıyor sonra aynı konsantrasyonla dizilime devam ediyor. İçinde bir tedirginlik doğuyor yavaşca.
Adam tezgaha yanaşıyor. Ağzından çıkan yoğun buhar eşliğinde konuşuyor. Sesi derin ve kalın. ” 300 gram versene.” Malik birden duruyor. Duymaktan korktuğu şeyi direkt olarak söyleyen adama karşı bir nefret yeşeriyor içinde ve hızla büyüyor. Gözlerini yavaşça kaldırıp adamın gözlerine dikiyor. Adamın gözleri uyuşuk ve umursamaz. İstediği şeyin gerektirdiği eylemi bekliyor karşıdan. Malik’in gözleri milim kıpırdamadan ve giderek içinde büyüyen nefretin alevlerini taşıyarak adama bakıyor. İçinde söylemek istediği birşeyler var ama kelimeler yok. Sadece duygular. Güçlü ve keskin.
Saniyeler sonra adam, kendince bu durağanlığın garipliği arasından durumu tekrar olağana indirgemek adına konuşuyor; ” Hayırdır kardeşim, niye öyle bakıyorsun?” Malik, düzenli bir grafik çizen içindeki nefretin yükselişine bir ara verip kafasını sağa sola sallıyor. Tekrar kestanelerine dönüp onlarla çocuklarıymış gibi ilgilenmeye devam ediyor. Birini sağa birini sola. Tam ve eşit aralıklarla dizilim şart. Aynı boy ve aynı ende olmaları da muhakkak. Adam Malik’in bu umursazlığı karşısında sinirleniyor ve sesini hafifçe yükselterek; “Az mı geldi istediğimiz miktar? Az olunca satmıyor musun? Tamam hadi ver 500 gr.” Malik’in başından kaynar sular dökülüyor. Giderek kulaklarına yayılan ateşi hissediyor yüzünde. Kafasını kaldırıp tekrar adama bakıyor. Karnından yukarı doğru gelen bir duygu, keskin bir nefreti iliklerine kadar hissediyor. Giderek ağzına doğru yükselen öfke hangi kelimelerle dışarı püsküreceğini seçerek şekillenmeye başlıyor. Dilinin tüm kılcal damarları kanla dolduğunda ve yüksek adrenalin beynine hücum ettiğinde var gücüyle bağırıyor; “Ulaaaaaaaaaaaaan!”
Adam irkilerek birkaç adım geriye sıçrıyor. Yoldan geçen birkaç kişi Malik’e bakıyor. Meydanın kenarından birkaç güvercin havalanıyor.
Adam bir süre daha Malik’e bakıyor. İlk şoku atlattıktan sonra birkaç söz söylemek ister gibi oluyor. Malik’in gözleri net ve alevli. Keskin bir hınçla adama bakıyorlar. Adam söylemeye niyetlendiği şeylerden vazgeçiyor. Kısacık bir süre daha Malik’e bakıp yoluna gidiyor. Kuşlar havada attıkları birkaç turdan sonra alanda durdukları yere geri konuyorlar. Malik giden adamı gözleriyle takip ediyor.
Bu tepkisi, sabahtan beri her şeyleriyle ilgilendiği, güzel görünsünler diye tatminsizliğin derininde gezinip devamlı konumlandırdığı, çevirdiği kestaneleri üzüyor. Yerlerinden sarsıyor. Suratlarını asıyor. Malik, onları satmak istemiyor. Satmak için pişirdiğini bilse de, onları oraya bu yüzden dizdiğini, sergilediğini idrak etse de, tüm gün, gece ve ay ve yıllarda onlarla ilgilenip kusursuz dizmek için, güzel gösterebilmek için onca uğraştan sonra satmak zoruna gidiyor. O kestaneler artık onun sermayesi olmaktan çıkıp, yoldan geçen bir yabancının üç kuruşluk banknotları karşılığı bir paketin içinde taşınmaktan daha iyisini hakedecek birer yaşayan organizmalara dönüşmüş durumda. Saygıyı hakeden, emeğin gömülü olduğu birer çocuk gibi tek tek ve ayrı ayrı kişilik sahibi birer karakter haline gelmiş. Malik onları satamaz istese de. Bu artık Malik’i aşan bir mesele!