Yol (Bölüm 2)

   Baca dumanıyla ise bulanmış tüm o pis duvarlar, kendilerine has ürkütücü seslerle iletişim kuran, rüzgarla birlikte ileri geri sallanan o paslı tabelalar, geçmişten kalan, eski, çürümüş tahta elektrik direğinin üzerine iliştirilmiş “Matematik dersi verilir” yazılı el ilanı, üzerinde sırılsıklam olmuş olan paltosunun pötürleşmiş yüzeyi, birdenbire bembeyaz bir ışıkla aydınlandı. Sokağın her köşesi, her detayı bir anlığına birbirine göz kırptı. Sonrasında aynı hızla derin karanlığın içine geri döndüler. Bu dünyanın tek ışığı sokağın sonundaki cılız sokak lambasıydı. O da utangaç bir şekilde hafifçe titreşti. Gücü, bu dünyaya uygun bir şekilde sadece kendine yetecek kadardı.

   Yavaş adımlarla ilerlemeye devam etti. Sokak lambasına yaklaştıkça, şu anda içinde bulunduğu zamanın perdesini aralayıp başka bir kısmına geçiyormuş gibi hissetti. Sanki ruhu bedeninden nazikçe ayrılıp, bu karanlık sokağın tek başına var olduğu, hep gecenin hüküm sürdüğü bir dünyaya doğru ilerliyordu. Herhangi bir mutluluk kırıntısının dahi bulunmadığını çok iyi bildiği bu diyara tamamen yerleşmeyi düşünüyordu. Burada onu devamlı kendine çeken bir şey vardı. Hayatı boyunca nereye gitse, hep bu sokağın temsil ettiği o kapkara içsel dünyaya karşı büyük bir özlem duyuyordu. Benliği burada doğmamışsa bile burada şekillenmişti. Kendiyle baş başa kaldığı her zaman, o fısıltılı ses onu buraya çağırıyordu. Zihninin rutubetli dehlizlerinden bu karanlık dünyaya açılmak için can atıyor, yalnızlığın en soğuk  ve en sert halini burada yaşamasına rağmen, adını bir türlü koyamadığı acı bir huzur içini dolduruyordu. Sahip olduğu tek şey bu acı veren huzurdu.

   Bir kaç adım daha ilerledikten sonra sokağın köşesinden siyah bir köpek çıkageldi ve sokak lambasının tam altında durdu. Yağmurla ıslanmış tüyleri cılız ışığın altında parlıyordu. Simsiyah gözleri hareketsizce ona baktı. İkisi de bu karşılaşmanın şaşkınlığı içinde donup kaldılar. Köpeğin gözlerinde bir hikaye yazılıydı. Uzun bir geçmişe uzanan bir hikayeydi bu. Buğulu imgeler, köpeğin gözlerinden dışarı süzülüyordu. İkisini buluşturan ortak bir yanı vardı bu hikayenin. Gözlerin derininde yatan, karşılığı insan dilinde olmayan anlamlar, bu iki canlı varlığın arasında bir bağ oluşturuyordu. Köpeğin vücudu, zaptedilip hapsedilmiş koca bir okyanusun kafesi gibiydi. İçinde binlerce mesaj ve nereden geldiği belli olmayan bir duygu vardı.

   Köpeğin tüyleri birden bire göz kamaştırıcı şekilde parıldadı. Ardından bu kez sokağı dolduran derin bir kükreme duyuldu. Camlar titredi, çok uzaklardan birkaç aracın alarmı çalmaya başladı. Köpek irkildi. Parlak tüylerinde birkaç damla sağa sola fırladı. Sokağın başından sonuna doğru yankılanarak uzaklaşan sesle birlikte köpek de uzaklaştı. Karşısında tekrar bomboş sokakla kalakaldı. Kendisi de bu sokaktaki diğer objeler gibiydi. Buraya ait bir objeydi o da. Başının üzerinde gıcırdayarak sallanan tabela gibiydi. Gözlerinde kendi işlevinin mahiyeti yazılıydı. Sokakta olmak. Bu sokakta. Yanıbaşında usul usul akıveren küçük yağmur suyu deresinin şırıltısını dinlemek, içini sarıp sarmalayan büyük alev girdabına bir odun daha atmaktı işlevi. Kendi kendini yakmak sonra yeniden doğup yeniden yakmaktı. Yarattığı acıyla besleniyordu ruhu. Kendi özel hapishanesindeki bütün objeler, tüm detaylar bu gösteriyi izlemek için oradaydılar. Yan taraftaki küçük terzi dükkanının tabelası da, hemen ilerideki tekel büfenin kepengi de bu yüzden oradaydılar. Köpek, gösterinin başlamasını emretmişti. Kendi egosu sırtını dönüp sokağın köşesinde gözden kaybolmuştu. Karakteri gibi kapkaraydı. İçi boş bir et yığını olan bedeninin ateşini harlamanın vakti gelmişti. Paltosunu çıkardı yere bıraktı. Cebinden birkaç kuruyemiş yere yuvarlandı. Kıyafetlerini bir çırpıda üzerinden attı. Çırılçıplaktı şimdi. Yerdeki su birikintisine bıraktı kendini. Küçük yağmur deresi ayaklarından gövdesine doğru akıyor yağmur damlaları yüzlerce metre yükseklikten düşerek göğsünü yumrukluyordu. Çok uzun zaman önce kaybettiği, şimdi adını dahi unuttuğu bir şeyleri aradı yerde. Tek tek irili ufaklı bütün taşlara baktı, hepsini inceledi. Ulaşmak istediği bilinç düzeyine doğru yol katettiğini hissetti. Ait olduğu yerde ait olduğu şeyi yaptığını biliyordu artık. Etrafında gördüğü duyduğu hissettiği her şeyi incelemeliydi. İnsanların delilik diyeceği şey onun kurtuluşuydu. Bulutların arasından süzülen zarif güneş ışığıydı. Eskiden sahip olduğumuz fakat bizden alınan ve yasaklanan güzelliklerin tezahürüydu. Kendini birkaç saniyeliğine gösterip kaçan, derin bir özlem ve hüzün doğuran o anın durmadan tekrar etmesiydi. Kendi kısır döngüsünde kendini tüketen bir kimyasal tepkimeydi.

   Gözleri fal taşı gibi açılmış halde kendi ateşini körüklemeye devam etti. Sokağın derinlerinden bir yerde köpeğin uluması duyuldu. Başını kaldırdı. Ses havada yankılandı. Çamura bulanmış vücudu yerle bütünleşti. Derisi taşlaştı. Yüzü, biçimsiz kaya şekillerine dönüştü. Saçları birer birer ayrışıp suya karıştı. Elinde tuttuğu küçücük çakıl tanesinden farksız, gerçek bir nesneye dönüştü. Maneviyatı havaya karıştı ve bulutlara doğru dağıldı. Sokakla bir bütün oldu.

   Bu karanlık dehliz, bu sonu olmayan yol kaç kişiyi daha yutmuştu acaba? Doymak bilmeyen bu daracık aralık, kimleri çağırıyordu şimdi? Sırada bekleyen binlerce insan vardı. Buraya gelmeye can atan milyonlarca ruh, kendilerini tanımadan etrafta dolanıyordu.

Uzak Diyarlarda… (Bölüm 2)

İKİNCİ ŞANS

Gidecekleri yer kadar parıltılı olan limanın, sanki bir metaformuş gibi en izbe, ücra ve karanlık yerinde indiler kayıktan. Büyük gemiler limanın diğer taraflarında demirlemişlerdi. Kendilerinin indiği yer ise sanki limandan bağımsız, gizli bir yerdi. Kocasına baktı. “Böyle olması gerekiyor.” dedi kocası ona. Aleiah için önemli değildi. Yolculuğun zor geçeceğinin farkındaydı. Önemli olan tek şey o parıltılı şehirlerden birine ulaşmaktı. Heyecanlıydı.

Kızının başını okşadı. Hava serindi. Onlar gibi limanda bekleyen bir grup insanın arasına katıldılar. Onları yönlendiren adam, biraz sonra teknenin gelip kendilerini alacağını söyledi. Bunun için bütün paralarını vermişlerdi. Yolculuk başlıyordu.

Eski, yıpranmış bir balıkçı teknesi geldi. Kayıktan fazlaca büyük olmayan bir tekneydi bu. Hiçbir yerinde ışık yoktu ve siyaha boyanmıştı. Gecenin karanlığında fark edilmesi çok zordu. Topluluk tekneye binerken, onları götüren adam sessiz olmalarını ve yolculuk boyunca sıkı tutunmalarını, birinin düşmesi halinde onu bırakıp yola devam edeceklerini söyledi. Aleiah kızına sıkıca sarıldı. Herkes teknede düzgün ve sağlam bir yer kapmak için birbirini itiyordu. Bu kargaşa sırasında iki kadın arasında bir tartışma çıktı. Kadınlardan biri diğerinin, kendi yerini çaldığını söylüyor, kadına bağırıyordu. Kaptan sinirlenerek ikisinin yanına geldi ve bir daha seslerini duyarlarsa ikisini de denize atacağını söyledi. İki kadın da hemen sustular. Zaten tam olarak hiç kimsenin rahat olabileceği bir yer yoktu. Tekne çok kalabalıktı ve herkes bir yerlere sıkışmak zorundaydı. Aleiah, kocasıyla birlikte teknenin kenarında bir yere oturdular ve birbirlerine sarıldılar. Kocası evden aldığı battaniyeyi kızının üstüne örttü. Motor çalıştı. Onları yönlendiren adam, kıyıdan teknenin kaptanına başka bir dilde bir şeyler söyledi. Kaptan sadece başını salladı. Tekne yavaşça limandan açıldı ve zifiri karanlığın içine doğru yavaşça ilerledi.

Artık denizin ortasında, doğanın koynunda seyahat ediyorlardı. Aleiah için bu hayatının ikinci şansıydı. Doğa ona bu şansı tanıyacaktı ve karanlık denizin üzerinden ışıklı şehirlere kadar usulca gitmesi için ona izin verecekti. Kendisi için değil kızı için verecekti bu şansı. Onun için çok dua etmişti.

Tekne yavaş yavaş ilerlerken, birileri öksürüyor, birkaç kişi sessizce kendi aralarında konuşuyordu. Kaptan gergin ve kalın bir ses tonuyla konuşanları uyardı. Bu son uyarıdan sonra onları bekleyen yerin, denizin dibi olduğunu biliyorlardı. O saatten sonra teknedeki kimseden en ufak bir çıt çıkmadı.

Dalgaların arasında sallanıyorlardı yavaşça. Teknenin tahtalarının çıtırtısı, sessiz sonsuzluğunun ortasında duyulan tek sesti. Ve o çıtırtılar vasıtasıyla deniz onlarla konuşuyordu sanki. Geçmelerine izin verecekmiş gibi usulca fısıldıyordu onlara karşı. Dalgaların sesi de aynı ritimde destekliyordu çıtırtıları. Birden bire yolculardan biri kenara yanaşıp denize doğru kustu. Kaptan yanındakilere onu oturtmaları ve sessiz olmaları için işaret etti. Yanındakiler adamı omuzlarından tutup zorla oturttular. Adam ağzını eliyle kapatıp kendini tutmak zorunda kaldı. Bu sırada karanlığın ortasından, uzaklardan gelen ritmik bir ses duyuldu. Kaptan gözlerini fal taşı gibi açtı. Kulağını karanlığa dayayıp bir süre dinledi. Yolcuların hepsi taş kesilmişti. Aleiah, kızını daha sıkı sardı. Gözlerini karanlığa çevirdi. Göz bebeklerinde en ufak bir ışık pırıltısı bile yoktu. Gerçekten de sonsuz bir karanlıktı bu. Kaptan biraz dinleyince karanlığın içinden gelen başka bir teknenin sesi olduğunu anladı bu sesin. Hemen motoru durdurdu. Herkese iyice yere kapaklanmasını söyledi. Her an koca bir projektörün ışığı onların üstünde patlayabilirdi. Tek şansları karanlığın ortasında kaybolmaktı. Ses giderek onlara doğru yaklaşıyor, sanki yerlerini biliyormuşçasına yanlarına doğru sokuluyordu. Birdenbire uzakta bir ışık topağı belirdi denizin üzerinde. Tam da kaptanın korktuğu şeydi bu. Sahil güvenlik teknesinden gelen bu ışık başka bir yeri aydınlatıyordu. Geldikleri yere doğru bir bölgeye dikmişti gözlerini sanki. Teknedeki tüm yolcular başlarını kaldırıp ışığa doğru baktılar. Kaptan sinirden çıldırıyordu. Bağıramıyor fakat kaşlarını çatmış bir halde el kol hareketleriyle onlara yatmalarını anlatmaya çalışıyordu. Fısıltıyla bağırarak “Aptallar, yerimizi belli edeceksiniz, yatın çabuk, hayvanlar” diyordu. Herkes tekrar teknenin tabanına doğru birbirlerinin üzerinde kapaklandı. Aleiah, gizlice bir gözünü teknenin kenarından kaldırıp ışığın geldiği yere doğru baktı. Uzaktaydı ama bir hareketlilik olduğunu görebiliyordu. Işığın doğrultulduğu yerde zor seçilen başka bir tekne vardı ve içindekilerden bazıları denize atlıyordu. Işığın geldiği sahil güvenlik teknesinden yapılan anons duyuluyordu.Karanlığın içinde bir kaos yaşanıyordu adeta. Aleiah, o teknedeki insanların bir ikinci şansı olmadığını düşündü. Doğa onlara bu şansı vermemişti ve yakalanmışlardı. Birden bire diğer tekneden silah sesi duyuldu. Sonra da sahil güvenlik teknesinden ateş açıldı. Kaptan bunu fırsat bilip motoru çalıştırdı. Tekne tekrar yavaşça suyun üzerinde süzülmeye başladı. Aleiah, uzaktaki teknede insanların vurulduğunu görebiliyordu. Denize düşen insanların bağrışları karanlığın boşluğunda yankılanıp onların kulaklarına kadar geliyordu. Aleiah kızının kulaklarını elleriyle kapadı. Diğer teknedeki insanlar için yolculuk burada sona ermişti.

Hayatlarıyla oynadıkları bu kumarın, doğuştan kaybedenleri olarak, kendilerine yaratmaya çalıştıkları şansın sınırlarını zorluyorlardı. O tekne yerine kendileri yakalanmış olabilirlerdi. Ama Aleiah rüyasında kızıyla o parıltılı şehrin sokaklarında yürüdüğünü görmüştü. Oraya ulaşacaklardı.

Gün ağarmaya başladığında kıyıya yaklaşmış olduklarını fark ettiler. Kıyıda görünen yer, geldikleri yerden çok faklı değildi. Bir süre sonra tekne kıyıya yanaşıp içinden indiklerinde bileklerine kadar çamura battılar. Nemli havada solumak bile zordu. Kızı Aleiah’a “Üşüyorum” dedi. Aleiah battaniyeyi sıkıca sardı vücuduna kızının. Kaptan tekneden inip burada beklemelerini, bir adamın gelip onları alacağını söyledi. Sonra tekneye binip sisli denizin içinde kayboldu. Aleiah, kıyıya baktığında yolculuğunun burada şekil değiştirdiğini biliyordu. Artık başka bir yolculuktu bekleyen onları. Ama ne olursa olsun, kendilerini var edecekleri bir yolculuktu bu. Birbirlerinden kopmadan. İyi bir geleceğe doğru bir yolculuk. Ne de olsa bu ikinci şans verilmişti onlara. Gerisi onlara kalmıştı. Ve bu şansı kaçırmaya hiç niyeti yoktu.

Karanlığa Doğru

Bir sandalye. Koca parlak bir zeminin üzerinde dört bacağının üzerinde öylece duruyor. Varoluşunun amacını yerine getirmek için sadece bekliyor. Vernikli yüzeyinden parlayan renkli ışıklar, orada o anda oluşunun niteliğini hiçbir açıdan değiştirmiyor. Sadece bekliyor. Üzerine oturacak olan kimsenin rahatlığından çok oturabilmesini sağlamak ve orada oluşunun amacını yerine getirmek için duruyor. Kendi özünün ve hatta yapıldığı ahşabın ve metalin ve plastiğin özünün bir araya getirilirken ki sıkışmışlıkla tek bir öze ve dolayısıyla varoluşsal bir amaca dönüştüğü için orada. Ne kendi özünü sonradan şekillendirebildi ne de varoluşu özünden önce geldi. Ve kapladığı hacim ile bile üzerine oturacak adamdan daha çok varoluşunun amacını haykırıyor.

Üzerine oturacak adam, aslen büyük sistemin küçük bir parçası, büyük saçmalıkların temsilcisi, utanmazlığın dünya üzerindeki en büyük uzmanlarından birisi. Ve kırmızı perdenin arkasından çıkarken, sırıtarak parlak zeminin üzerinde marka ayakkabılarıyla yavaşça adım atıp, orada duran o sandalyenin bile büyük kibrini ve poposunu kaldıramayacağını düşünüyor. Kendi bedeni ve ruhunun tek bir özden oluştuğunu, onun da kibri olduğunu bilmeden ve zaman içerisinde kendine dahi inandırdığı kusursuz ve hatasız karakteriyle örttüğünü düşünen ve bu karakterin dünyadaki tüm varoluş ve özlerden, tüm amaç ve yollardan ve mücadelelerden daha muhteşem, üstün ve tabi biricik olduğunu düşünüyor. Kendince yürürken neredeyse ışıklar saçması gereken şahsı için artık bu zaman kayıpları canını sıkıyor. Fakat ülkedeki son katliamlar ve dozu iyice yükselmiş umarsızlıklardan sonra önündeki seçim ayağı için davet edildiği bu televizyon programına çıkmanın DOĞRU olacağını düşünüyor. Konuşacaklarının hepsi YALAN ve çarpıtma pek tabi. Ama önemli olan kendisinden saçılan bu kudret parıltılarının tebasına ulaşması kendince.

Sonunda kendisi için konulmuş olan ve vernikli yüzeyinden renkli sahne ışıklarını yansıtan o sandalyeye ulaştığında, hiç beklemeden oturdu ve bacak bacak üzerine attı. Sahte olduğu en arka sıralardan bile anlaşılan bir gülümsemeyle başlama işareti verdi sunucuya… O gece söylediği tüm o yalanları büyük bir soğuk kanlılıkla, belki de kendini bile inandırdığı psikopatça bir yüzsüzlük ve pişkinlikle söyledi. Varlığının özünü oluşturan kibir o kadar kuvvetli sarmalıyordu ki kendisini, yüzü kızarmak bir kenara, haysiyetsizce konuşmuş, tehditler bile savurmuştu kendince sesi gibi zekanın da şekil verdiği cümleleriyle. Bu onun sanatıydı. Vücudunu bir arada tutan, kendisini kendisi yapan şeydi. Böyle davrandıkça daha çok kendisi oluyor, kendisi oldukça da daha fazla böyle davranıyordu. Damarlarındaki kanın her hücresini dahi ele geçirmiş bir paradokstu bu.

Programda söylediği “Ölen ölmüştür” ya da  Bunlar başkalarının oyunu” laflarını söylerken içi soğumuş ve bir kez daha veremeyeceği hiçbir cevap olmadığını kanıtlamıştı kendince. Büyük irade yine galip gelmiş ve olaylara büyük pencereden bakabilme yetisinin ne denli güçlü olduğunu göstermişti. Karakterinden ve iradesinden yayılan o iğrenç koku, onursuzluğun timsali ve korkunun temsilcisi olarak tebasına ulaşmıştı kendince. Artık eve gitme vaktiydi.

Yatağına uzanıp uykuya daldığında bir rüya gördü. Hiç bir rüyada kibri kendisini bırakmamış ve onun için özel konseptler hazırlamıştı. Fakat bu kez farklıydı. Bu kez kapkaranlık bir yere doğru yürürken gördü kendini. Aşağı doğru iniyor ama karanlığın ölçüsü hiç değişmiyordu. Gözleri ufacık da olsa bir ışık aradı, bir parıltı ya da belki bir ışık huzmesi. Ama bulamadı. Karanlığın içinde kendisini saran karanlıktan öte, sıcak ve ağır bir şeyler vardı. Etrafını sarıyor tüm bedeninin her yanını, yavaşça hareket ederek kaplıyordu. Bunu hissedebiliyordu. Yavaşça yukarı doğru süzülen, ve giderek daha da ısınan bir şeydi bu. Burnuna geldiğinde anladı ne olduğunu. Karanlığı daha da karartan bir dumandı bu. Tüm etrafını sarmış, bedenini ele geçirmiş, şimdi de nefesini almaya çalışıyordu elinden. Büyük iradenin karşısında büyük bir düşman vardı şimdi. Öyle çabuk pes etmeyecekti, zaten boşluk onu hemen yutmak istemiyordu. Öncelikle özünün ham maddesini değiştirmek, kibrini kırmak ve içindeki her hücreyi zehirlemek niyetindeydi.

Koşmaya başladı önce. Gittiği yönü bilmeden koştu. Sonra koşunca daha hızlı nefes aldığını fark etti ve dumanı geçemediğini. Ne zaman dursa o sıcaklık hemen yayılıyor ve tekrar bedenini yutuyordu. Ağzını kapattı. En azından ışık olmasını diledi. Ağzına koyduğu elini bile göremeyecek kadar karanlık bir dehlizdeydi. Enerjisini toplayıp tekrar koşmaya başladı. Fakat bu kez de koştuğu mekan iyice daralmaya kendisini sıkıştırmaya başladı. Durdu. Geriye döndü ve koştu. Ama hala duvarlar üzerine geliyordu. Artık durduğunda bile duvarlar yavaşça hareket ediyormuş gibi geldi kendisine. Ellerini duvarlara koydu. Duvar değildi ellerini koyduğu. Parmaklarının arasından parçalanan, bu karanlığı oluşturan şeydi. Kokusunu alabiliyordu. Kazmaya çalıştı. Parmaklarıyla, tırnaklarıyla. Bu karanlığı yırtabilirse aydınlığa çıkacağını biliyordu. Ama kendisinin de ait olduğu yerin, kendi içinde oluşturduğu böylesine karanlık bir yer olduğunu biliyordu. “Aynı şey değil!” dedi kendi kendine. Bir gün ansızın bir başka karanlık, doğanın karanlığı gelip yutmuştu kendisini. Ve bir insanın oluşturabileceği karanlığın, doğası gereği özünden asla daha büyük ve gerçek olamayacağını hatırlattı kendisine. Şimdi ellerinde tuttuğu şey karanlığın somuta dönüşmüş haliydi. Tutabiliyordu, parçalayabiliyordu ve delebiliyordu. Bir yere kadar! Kazdıkça, karanlığın daha da büyüdüğünü, arkasından dolanan karanlığın onu çektiğini hissediyordu. Ellerini oynatamayınca, omuzlarıyla, çenesiyle kazmaya çalıştı. Karanlık üzerine yıkılıyordu. Hiçbir sağlam iradenin karşısında duramayacağı gibi o da yıkıldı sonunda. Sıcaklık ciğerlerine oradan da tüm vücuduna yayıldı. Tabi karanlık da. Kendini rahatlamış hissetti. Yavaşça kasları gevşedi. Güzel, tatlı bir uykuya dalıyormuş gibiydi. Tatlı bir ölüm onu alıp götürüyormuş gibi.

Rüyada gözlerini kapatıp ölüme daldığında sıçrayarak uyandı yatağında. Yüzü sırılsıklam, vücudu sıcacıktı. Ellerini yüzüne götürdüğünde terini silmek için, bir şey hissetti ellerinde. Aynı rüyadaki sıcaklık ellerindeydi. Ve ellerine baktığında aynı karanlığın da ellerinde olduğunu gördü. Simsiyah elleri, tırnakları ve parmaklarının boğumları… Sanki hiç temizlenmeyecekmiş gibi duruyordu ellerinde karanlık. Ve gerçekten de öyle olduğunu biliyordu artık. Kendi içinde oluşturduğu karanlık gibi elleri de karanlıktı artık. Benliğinin bir kısmı o karanlıkta ölmüştü. Bundan sonra diğer kısmının da o karanlığa koştuğunu biliyordu. Elleri karanlığa bulanmış, karanlık adamdı. Sonunun, milyonlarca insanın gölgesi arasında, yine karanlıklar içinde olacağını anlamıştı.

 

 #soma

 

Gereksiz Adam

Bir kapı var önümde simsiyah. Yeni ziftten çıkmış gibi parlak. Renginden uğursuz bir yere açıldığı belli. Önünde durup bir süre bekliyorum. Dokunmak bile istemeden. Ama geldiğim yol tek yönlü bir patika. Kapı, yolun sonunda beklediğim amaç değil. Ama bir engel, hem de kapkara. Aşmam lazım bunu diyorum. Açmam lazım. Uzatıyorum elimi ve açıyorum. İçerisi zifiri karanlık. Acaba kapı şeffaf mıydı diye düşünüyorum o anda. Sonra içeri sesleniyorum. Bağırıyorum. Hani rüyalarda olur ya konuşursun, haykırırsın ama sesin yoktur, çıkmaz. İşte öyle bir vahşi açlıkla emiyor sesi karanlık. Hiç sesim çıkmıyor. Gözüm korkuyor. En iyisi kapatayım bu kapıyı geri, diyorum. Ama ardıma baktığımda geldiğim tüm o yolu geri gitmek zorundayım. Bunu düşünmek daha çok koyuyor bana. O yüzden kapının önünde oturuyorum. Korkumu yenmeye çalışıyorum. Gidecek ne yol var ne de belirli bir durum. Zifiri karanlığın kucağına atlamaktan başka seçenek yok. Fakat kendi varoluşum bunu reddediyor. O halde neden buradayım diye soruyorum kendime. Şu durumda gereksiz bir adamım. Kapladığım yer ve düşündüğüm fikirler bile gereksiz. Aslında gereksizden öte yokum zaten. Ne sesim var ne de eylemim. Cismimin hissiyatından bir tek ben haberdarım. O yüzden at adımını içeri diyorum. İçeride zemin var mı yol var mı bilemiyorum. Hiçliğin getirdiği ağır hiçlikle atıyorum adımımı. Zaten kaybedecek bir kendim dahi yok. Gözlerim zorla kapatılmış gibi varsaydığım yolun sonuna bir ışık hayal ediyorum. Çok hayal edersem izi kalır belki diyorum. Adımlarımı atıyorum karanlıkta. Işığa ulaşmak önemli değil diyorum kendime. Zira ışık sadece kafamda. Gitmek önemli diyorum. Eylem önemli. Kimse anlamıyor, kimse duymuyor. Zaten ben de yokum.