Bir Film…

Gençken izlediğim bir film vardı. Filmde, büyük bir intikam hikayesi anlatılıyordu. Bilmeden kendi ailesini yok eden adam, bunu öğrenince tarif edilemez bir acıyla karşı karşıya kalıyordu. Oyuncu o kadar iyi oynamıştı ki, ben o mavi koca yastıklı kanepede uzanmış 20 yıllık renkleri soluk eski televizyonda izlerken bile inanılmaz etkilenmiştim. Uğruna savaştığı, kaybetmemek için tüm enerjisini verdiği şeyi kendi elleriyle yok etmişti. Etkilenmiş olmama rağmen bu kadar uç noktada bir patlamayı tam olarak anlayamamıştım. Çünkü bu gerçekten çok fazlaydı. Yani tüm dünyada böyle bir kayıp, böylesine bir çöküş kaç kişinin başına gelebilirdi ki?

Gün gelip dev bir çaresizliğin, dersini almamış bir çocuk gibi tekrar aynı şekilde beni sarmasına kadar bunu anlayamadım. Hayatımda değer gördüğüm şeyler yapmanın, değerli şeyler yapmanın zamanı geldi diye düşünmüştüm. Bir ev, eşyalar ve yavaş yavaş daha ciddi bir ortam. Bir şeyler biriktirmek istedim. Sahip olmak. Ve korumak istedim. Hayat sana hiçbir zaman kurduğun hayallerin, yaptığın planların istediğin gibi olmayacağını değişik şekillerde öğretiyor. Banim için de güzel bir şeyler hazırlamış. Kendimi dünyanın açık ara en saf adamı ilan etmemi sağlayacak, muhteşem bir durum. Her başıma gelenden bir ders çıkarmam gerektiğini bilmeme ve güçlü sezgilerimin bana son birkaç yıldır söyledikleri o can sıkıcı şeylere karşın kendimi tüm bu ipuçlarına kapatmamdan beri, büyük bir mutsuzluğun içine sürüklendim. Zamanında izlemem gereken yolların, almam gereken kararların can sıkıcı sonuçlarından kaçtıkça, büyük bir fırtınaya dönüşen olumsuzluklar küresi altında eziliyorum şimdi. Aynı o filmde olduğu gibi kaybetmemek için çırpındığım şeyin, her çırpınışımda mezarına bir avuç daha toprak attığımı hissettikçe daha büyük bir acıyla yanmak bu. Hiçbir şey yapmadan beklemek, tüm bu detaycı sorgulamalar içinde sadece deliliği beklemekten ibaret. Hayatımdaki tüm zorluklara karşı nasıl mücadele etmeye çalışıyorsam, yaşamın beni kırıp değiştirmeye çalışmasına karşı da, “Ben buyum ve bir şeyleri bu kadar karşılıksız hissetmek iyi bir şey.” diyerek mücadele ediyorum. Yaşlılık denilen şeyin, anlamlarını kaybeden şeylere tekrar anlam yüklemeye çalışırken kat ettiğimiz yol olduğunu daha iyi anladım. Ama peki ya tekrar aynı anlamı yüklemek istersek? Ya bizim için tek bir anlam ve onun verdiği huzur varsa? Her defasında aynı değeri oluşturmak için uğraşmak bir yerden sonra anlamın da değersizleşmesini kılmak değil midir?

İnsanın aklından, söyleyebileceğinden çok daha fazla cümle geçmesi ama söyleyebilse de hiçbirinin hiçbir şey ifade etmeyeceğini bilmesi ne korkunç bir durum. Dışa çıkmak isteyen bu sözcüklerin duvarlardan akması, her eşyada belirmesi, tımarhanelik bir durum tam olarak. Şimdi o filmdeki adamı çok iyi anlıyorum. Kaybetmemek için çırpındığı şeyi kendi elleriyle boğmak. İçinde olduğum çaresizliğin bana tanıdığı o iki yoldan hangisinde gidersem gideyim benim de durumumun tam olarak bu olduğu ortada artık. İki yolun da katı bir mutsuzluğa ve daha da kötüsü asla kaybolmayacakmışçasına inandığın anlamların yok oluşuna çıktığını biliyorum. Tek bilmediğim şey, tekrar anlamlandırmak için uğraşıp uğraşmayacağım. Anlamsız bir yaşam nasıl yaşanır onu da bilemiyorum.

Dokunmatik Ekranlar ve Dokunulma İhtiyacı Hisseden Ruhlar

Bir telefonum var! Kocaman ekranı ve cebime zor sığan boyutuyla bana dair her türlü bilgiyi içinde barındırıyor. Benden ikinci bir ben gibi. Başka birinin yarım saatlik kurcalamasıyla benim tüm karakterim ve daha önce ve şu sıralar içinde bulunduğum ve hatta gelecekte içinde bulunacağım durumların tespiti ve tahmininde, benim saatlerce ancak anlatabileceğimden çok daha fazlasını karşıya aktarabilecek bir aygıt bu. Ruhumu yansıtan bir aygıt. Peki acaba ruhum da sadece koca ekrana dokunarak hissetmek istediği dokunuşları algılayabiliyor mu? Sonuçta bir yansıması şu elimdeki küçük alette ise, aynı dokunuşu gerçekten ruhumun da hissetmesi gerekmiyor mu? Saatlerce mesajlaştığım veya konuştuğum birinin iki boyutlu ekrandan yüzünü görsem dahi hissetmek istediğim sıcaklığını, duymak istediğim kokusunu, dokunuşunu nasıl hissedecek bedenim? Ve bunlarla beslenen ruhum bu koca ekranlara dokundukça kendisine de dokunuluyormuşçasına kendini kandırabilecek mi? Paranoyakça yaşadığımız, bir anlamda bu çoklu kişilik bölünmeli hayatlarımızda, ruhumuzu kandırmaya ve yansıması üzerinden hayatlarımızı devam ettirmeye çalışıyoruz. Profiller, temalar, paylaşımlar, beğenmeler, takipler bizi biz yapan, şekillendiren ve yansıtan şeyler. Sosyal medya ile ilgili izlediğim bir vidyoda adam; “Google bizi görmüyorsa dünyada yokuz.” demişti. Varoluşumuzu herkese hatta kendimize dahi kanıtlamanın bir yolu haline gelen bu mecra sadece bir yol değil gittikçe bir zorunluluğa dönüşüyor. Her anımızda ayak izlerimizi bıraktığımız bu elektronik dünyada bizler artık, bir ve sıfırlardan oluşan küçük sinyalleriz sadece.

Peki sapıklar gibi, oturduğumuz her ortamda bakmak gereksinimi hissettiğimiz ya da fotoğraf çekip durum güncellemesi yapma arzularımızı dizginleyebilir miyiz gerçekten? Eğer hoş bir sohbette bulsak dahi kendimizi, alacağımız keyif yapacağımız paylaşımdan daha hoş bir an yaşatır mı bize? Şu saatten sonra kesinlikle hayır! Değişen zevklerle birlikte ağırlıklı olarak aygıtlar üzerinden yürütülen bu yaşam formu, bizi sadece filmlerde gördüğümüz yarı insan yarı robot melezine dönüştürdü bile. Gerçek anlamda uzuvlarımızın metal  parçalar ile değiştirildiği haller yerine hiç vazgeçemeyeceğimiz bir sürü aygıtla birlikte ortak yaşam sürmek ve bizim onları yönetiyormuşçasına bir ilüzyon içerisinde olmamız, bu çağın gündelik sürekliliğinden biri. Tüm bunları kabullenmiş bir halde, elektronik yansımamızın varoluşu kadar olduğumuz bir dünyada insan olmanın unuttuğumuz ihtiyaçlarının gerçek ruhlarımızı içten içe kemirip sonu olmayan mutsuzluklara sürüklediği GERÇEĞİNİ bir kenara atıp, sahte gülüşlerle parıltılı ekranlarda yaşamaya ne kadar devam edebileceğiz acaba?