Yol (Bölüm 2)

   Baca dumanıyla ise bulanmış tüm o pis duvarlar, kendilerine has ürkütücü seslerle iletişim kuran, rüzgarla birlikte ileri geri sallanan o paslı tabelalar, geçmişten kalan, eski, çürümüş tahta elektrik direğinin üzerine iliştirilmiş “Matematik dersi verilir” yazılı el ilanı, üzerinde sırılsıklam olmuş olan paltosunun pötürleşmiş yüzeyi, birdenbire bembeyaz bir ışıkla aydınlandı. Sokağın her köşesi, her detayı bir anlığına birbirine göz kırptı. Sonrasında aynı hızla derin karanlığın içine geri döndüler. Bu dünyanın tek ışığı sokağın sonundaki cılız sokak lambasıydı. O da utangaç bir şekilde hafifçe titreşti. Gücü, bu dünyaya uygun bir şekilde sadece kendine yetecek kadardı.

   Yavaş adımlarla ilerlemeye devam etti. Sokak lambasına yaklaştıkça, şu anda içinde bulunduğu zamanın perdesini aralayıp başka bir kısmına geçiyormuş gibi hissetti. Sanki ruhu bedeninden nazikçe ayrılıp, bu karanlık sokağın tek başına var olduğu, hep gecenin hüküm sürdüğü bir dünyaya doğru ilerliyordu. Herhangi bir mutluluk kırıntısının dahi bulunmadığını çok iyi bildiği bu diyara tamamen yerleşmeyi düşünüyordu. Burada onu devamlı kendine çeken bir şey vardı. Hayatı boyunca nereye gitse, hep bu sokağın temsil ettiği o kapkara içsel dünyaya karşı büyük bir özlem duyuyordu. Benliği burada doğmamışsa bile burada şekillenmişti. Kendiyle baş başa kaldığı her zaman, o fısıltılı ses onu buraya çağırıyordu. Zihninin rutubetli dehlizlerinden bu karanlık dünyaya açılmak için can atıyor, yalnızlığın en soğuk  ve en sert halini burada yaşamasına rağmen, adını bir türlü koyamadığı acı bir huzur içini dolduruyordu. Sahip olduğu tek şey bu acı veren huzurdu.

   Bir kaç adım daha ilerledikten sonra sokağın köşesinden siyah bir köpek çıkageldi ve sokak lambasının tam altında durdu. Yağmurla ıslanmış tüyleri cılız ışığın altında parlıyordu. Simsiyah gözleri hareketsizce ona baktı. İkisi de bu karşılaşmanın şaşkınlığı içinde donup kaldılar. Köpeğin gözlerinde bir hikaye yazılıydı. Uzun bir geçmişe uzanan bir hikayeydi bu. Buğulu imgeler, köpeğin gözlerinden dışarı süzülüyordu. İkisini buluşturan ortak bir yanı vardı bu hikayenin. Gözlerin derininde yatan, karşılığı insan dilinde olmayan anlamlar, bu iki canlı varlığın arasında bir bağ oluşturuyordu. Köpeğin vücudu, zaptedilip hapsedilmiş koca bir okyanusun kafesi gibiydi. İçinde binlerce mesaj ve nereden geldiği belli olmayan bir duygu vardı.

   Köpeğin tüyleri birden bire göz kamaştırıcı şekilde parıldadı. Ardından bu kez sokağı dolduran derin bir kükreme duyuldu. Camlar titredi, çok uzaklardan birkaç aracın alarmı çalmaya başladı. Köpek irkildi. Parlak tüylerinde birkaç damla sağa sola fırladı. Sokağın başından sonuna doğru yankılanarak uzaklaşan sesle birlikte köpek de uzaklaştı. Karşısında tekrar bomboş sokakla kalakaldı. Kendisi de bu sokaktaki diğer objeler gibiydi. Buraya ait bir objeydi o da. Başının üzerinde gıcırdayarak sallanan tabela gibiydi. Gözlerinde kendi işlevinin mahiyeti yazılıydı. Sokakta olmak. Bu sokakta. Yanıbaşında usul usul akıveren küçük yağmur suyu deresinin şırıltısını dinlemek, içini sarıp sarmalayan büyük alev girdabına bir odun daha atmaktı işlevi. Kendi kendini yakmak sonra yeniden doğup yeniden yakmaktı. Yarattığı acıyla besleniyordu ruhu. Kendi özel hapishanesindeki bütün objeler, tüm detaylar bu gösteriyi izlemek için oradaydılar. Yan taraftaki küçük terzi dükkanının tabelası da, hemen ilerideki tekel büfenin kepengi de bu yüzden oradaydılar. Köpek, gösterinin başlamasını emretmişti. Kendi egosu sırtını dönüp sokağın köşesinde gözden kaybolmuştu. Karakteri gibi kapkaraydı. İçi boş bir et yığını olan bedeninin ateşini harlamanın vakti gelmişti. Paltosunu çıkardı yere bıraktı. Cebinden birkaç kuruyemiş yere yuvarlandı. Kıyafetlerini bir çırpıda üzerinden attı. Çırılçıplaktı şimdi. Yerdeki su birikintisine bıraktı kendini. Küçük yağmur deresi ayaklarından gövdesine doğru akıyor yağmur damlaları yüzlerce metre yükseklikten düşerek göğsünü yumrukluyordu. Çok uzun zaman önce kaybettiği, şimdi adını dahi unuttuğu bir şeyleri aradı yerde. Tek tek irili ufaklı bütün taşlara baktı, hepsini inceledi. Ulaşmak istediği bilinç düzeyine doğru yol katettiğini hissetti. Ait olduğu yerde ait olduğu şeyi yaptığını biliyordu artık. Etrafında gördüğü duyduğu hissettiği her şeyi incelemeliydi. İnsanların delilik diyeceği şey onun kurtuluşuydu. Bulutların arasından süzülen zarif güneş ışığıydı. Eskiden sahip olduğumuz fakat bizden alınan ve yasaklanan güzelliklerin tezahürüydu. Kendini birkaç saniyeliğine gösterip kaçan, derin bir özlem ve hüzün doğuran o anın durmadan tekrar etmesiydi. Kendi kısır döngüsünde kendini tüketen bir kimyasal tepkimeydi.

   Gözleri fal taşı gibi açılmış halde kendi ateşini körüklemeye devam etti. Sokağın derinlerinden bir yerde köpeğin uluması duyuldu. Başını kaldırdı. Ses havada yankılandı. Çamura bulanmış vücudu yerle bütünleşti. Derisi taşlaştı. Yüzü, biçimsiz kaya şekillerine dönüştü. Saçları birer birer ayrışıp suya karıştı. Elinde tuttuğu küçücük çakıl tanesinden farksız, gerçek bir nesneye dönüştü. Maneviyatı havaya karıştı ve bulutlara doğru dağıldı. Sokakla bir bütün oldu.

   Bu karanlık dehliz, bu sonu olmayan yol kaç kişiyi daha yutmuştu acaba? Doymak bilmeyen bu daracık aralık, kimleri çağırıyordu şimdi? Sırada bekleyen binlerce insan vardı. Buraya gelmeye can atan milyonlarca ruh, kendilerini tanımadan etrafta dolanıyordu.

Hayal Kırıklığı

“Kimseyi hayal kırıklığına uğratma. Sonra en çok üzülen sen oluyorsun.” demiş birisi. Anlaşılan ben de birilerini hayal kırıklığına uğratmıştım. Kendime bahaneler uydururken, biri çıkıp yüzüne tek sorumlunun sen olduğunu söylüyor. Sorumluluklarını yerine getiremeyen biri olarak böyle bir ithama maruz kalmak, yerden göğe kadar haklı olsa da çok ironik. Acı acı güldürüyor insanı hayat. Kelimelerin kifayetsiz kalması gibi klişeleşmiş bir söylemin gerçekten de çok nadir ve uç zamanlarda oluşup “kelimelerim kifayetsiz kalıyor” diye söylendiğinde, ansızın tüm olayı çok abartılı, dikkat çekilmeye çalışılan herhangi önemsiz bir an gibi göstermesi kadar ironik, bu değerlerden yoksun yaşam.

Pencerenin köşesinden dışarıya bakıyor gözlerim. Büyük dut ağacının yaprakları arasından güneşin cılız ilk ışıkları vuruyor. Bu odada tek başımayım. Fakat yeni yeni farkediyorum ki hep tek başımaymışım. Kendi kuralları olan dünyamda bu yaşıma kadar nasıl yaşadığıma ben dahil kimse inanamıyor. Şimdi o dünyanın kapısından dışarı çıkarken gri bir sis perdesiyle kaplı, renksiz ve her daim zihin oyunlarıyla dolu vahşi bir “gerçekliğe” doğru yürüyorum. Buraya göre evrimleşmediğim çok açık. Taşlaşan insansı varlıkların içinde güçsüz bir leke gibi duruyorum. Arkamda eski benliğim beni izliyor. Kılavuz sesimi geride bırakıyorum. Çünkü anlaşılan şimdiye kadar beni bu mutlu olduğum ama sahte olan dünyaya hapseden oymuş. Şizofren bir hastanın ikinci benliğinden kaçışı gibi kapıyı kapıyorum.

Kaybettiğim şeylere karşı değil üzüntüm. Varolabilecek tüm o güzel ve iyi şeyleri bilerek ve isteyerek terk eden güruhun ortasında nefes almaya zorlanmanın verdiği büyük bir boşluk var ruhumun ortasında. Bu boşluk mideme baskı yapıyor, ciğerlerimi sıkıştırıyor. Nefes alamadan, uyuyamadan zamanın akışını izliyorum, zamanın dışında bekleyen biri olarak. Biri piyano çalıyor. “Ne alakası var?” diyorum. Eskiden olsa ezgiye kendimi bırakır hayaller kurardım. Şimdi verdiğim tepki, ruhumdan kopup giden büyük parçanın izdüşümünü veriyor bana. Sen hiç değişme diyen bir kaç kişiye özür borçluyum. Ya da onlar bana özür borçlu. Hiç değişmeden kalıp her zaman, unutulan değerlerin geri kafalı bir savunucusu gibi alay konusu olabilmemi istemişlerdir belki de.

 Kibarlığın 8. büyük günah olmasına hayret etmeme hayret eden insanlarla, saygı üzerine bir sohbete girişmeye çalışıyorum.Masanın bir ucundan keskin bir kahkaha patlıyor. Gülen gözlerin derinliğinde kapkara bir hüzün gizli. Maskeler ne kadar afili olsa da  geçmişin izleri, görmeyi bilen için hala orada.Kalıplaşmış bir inkar duvarının ardından başka sesler duyuluyor. Çok uzaklardan gelen, haykırışlar gibi. Kimsenin duyması istenilmeyen haykırışlar. Zamanın girdabında yok olacaklar. O zaman evrim tamamlanmış ve insansılar özgürleşmiş olacak. Gerçekliğin yitirildiği, sahtenin daha gerçek olduğu muhteşem bir dünya. Vicdan, çoktan bir duvar dibinde, maskeli bir kaç serseri tarafından deşilerek öldürüldü bile.

Gökte bir siren sesi var. Belli şekiller oluşuyor fakat tek bir bulut dahi yok. Arkamda bıraktığım benliğim kapıyı yumrukluyor. Bense sokağın köşesinden çoktan döndüm. Yine de sesler kulağımda yankılanıyor. Kurtuluşu olmayan bir şey bu. Hayal kırıklığına uğrattığım kişilerin bana biçtikleri ceza. Kilometrelerce uzaktan hatta başka dünyalardan gönderdikleri gazabın içindeyim. “Mücadele et” masalları etrafımı sarmış elimi kolumu bağlıyor. Tatsız bir ironi bu kez. Aşağılanmış bir bünyeyim. Mücadele edecek kimse olmamasına rağmen bu masalları fısıldayan gölgeler anlamsız yerleri işaret ediyorlar. Sokak aralarında hiç kimse yok. Biri gelip “Her şeyi zihninde oluşturmalısın. Burada dost da düşman da sensin.” diyor. Koşarak uzaklaşıyor sonra. Rüzgardan savrulup düşen şapkası umurunda bile değil.

Sabahın ilk ışıkları dediğimde kafada canlanan huzur dolu atmosferden çok ama çok uzak bir zaman diliminin içindeyim. Sevdiğim bir filmin ünlü bir cümlesi kulağımda çınlıyor: “I am pretty fucking far from okay!”

Hayat, tam bir hayal kırıklığısın.

http://www.youtube.com/watch?v=JXpMUtbhS4I

 

Yol (Bölüm 1)

Elindeki kitabın son sayfasını çevirdiğinde, birden dışarıdaki sessizliğin tam ortasında ezan okuyan müezzinin, şehrin karanlık, izbe sokaklarından, rutubetli ve küflü duvarlarından yansıyan, yankılı, mistik sesi duyuldu. Kitabın zihninde bıraktığı tadın etkisi sürerken bunun bir tesadüf olmadığını düşündü. Günlerdir, romanın kahramanıyla birlikte gezinip durduğu eski İstanbul sokaklarının, insanlarının, içinde barındırdıkları onca esrarla birlikte nasıl değiştiklerini düşünürken, yalnız kaldığından beri hayatının nasıl değiştiğini de düşünmeye başlamıştı. Yuva olması planlanan bu mekanın, tek kaldığından beri geçirdiği dönüşüm, ne o zaman ne de şimdiki bakış açısıyla asla düşleyemeyeceği  bir hale gelmişti. Her eşyanın üzerinde, kendilerine ait renkler, şekiller, kokular ve sesler hatta hüzünler, korkular, zevkler ve mutluluklarla o zamanların anı parçaları barınıyor, her biri farklı birer ses dalgası gibi değişik frekanslarda evin içinde salınıyorlardı. Tüm bu geçmiş zaman izleri, şimdi ölmekte olan bir canlının yüzündeki ızdırap dolu bir ifade gibi ve yitip gitmekte olan ruhunun çekilip yerine koca bir boşluğun yerleştiği gözlerindeki solgun ve donuk bakışlar gibi  giderek daha da silikleşerek, yavaş yavaş fakat zorla ve acıtarak yok oluyordu. Küçük bir çocuğun, artık büyümesi gerektiği söylenerek elinden alınan, en sevdiği ve hep seveceği oyuncağı gibi, arkasından bakan bir çift ıslak göz bırakarak, yerini hiç bilemeyeceği bir yere doğru uzaklaşıyordu. Halının üzerindeki yanık izleri, perdelere, eşyalara, duvarlara hatta zemine sinen, yalnızlık zamanı kokusu, giderek arka plana itilen, alındıkları günün heyecanını yitirmiş ve amaçlarını unutmuş küçük eşyalar, duyularına devamlı olarak saldırıp, bu huzurdan eser kalmamış eski yuvada geçirdiği tüm vakte eşit bir halde yayılarak, sonu gelmeyen bir harbin devamlı sürmesine neden oluyorlardı. Zamanın akışı tempo düşürmüş, artık hüzünlü bir marşı seslendirir gibi sonu gelmeyecek bir sessizlikle akıp, tükeniyordu.

Oturduğu yerden kalkıp, cebine bir tutam kuruyemiş attığı paltosunu sırtına geçirirken, etrafa saçılan sesler, kendisini dışarıya hazırlayan bir grup görünmez hizmetkar gibi etrafını sardı. Yalnızlığın, dümdüz akıp giden bir sismograf çizgisinin, küçücük bir sarsıntıyı kaydeder gibi hafifçe oynayarak bozulmasına benzer şekilde, kurduğu ağır baskının kıskacını kısa süreliğine de olsa azıcık gevşetmesini ancak bu seslerle birlikte kafasında kurduğu hayali şekiller ve tuhaf gölgelerle sağlayabiliyordu. En yakın dostları bunlardı artık.

Kapıyı çarpıp çıktığında, şimdiki İstanbul’un kitaptaki eski İstanbul’dan ne kadar vahşice değiştiğini iyi biliyordu artık. Her gün gördüğü o insan selinin, koca bir ego çağlayanında oradan oraya koşturup, ulvi amaçlar gibi vitrin edilen fakat içi bomboş, önemsiz, gereksiz ve çoğu iğrenç gayeler peşinde sürüklendiklerini, şehrin yüz ölçümüne oranla  sayıları astronomik kaçan bu koloninin paylaştığı tek şeyin mutsuzlukları olduğunu çok daha iyi biliyordu. Memurlar, ev hanımları, güvenlik görevlileri, kasiyerler, temizlikçiler, satış danışmanları, müteahhitler, torbacılar, pezevenkler ile kaynayan bu beton ormanında, mutsuzluk, doğuştan alınan, herkesin birbiriyle kardeş olduğunun tek kanıtıydı. İsmini koyan belediye çalışanlarının belli ki “bu da öyle olsun” diyerek düşünmeden geçiştirdikleri, kentin yerel dokusunun korunması gibi tumturaklı söylemleri zerrece akıllarına getirmeden taktıkları “Yeni Açılan Yol” adlı sokaktan geçerken, kendisi için de yeni bir yolun açılmış olabileceğini ümit etmek istedi. Bunun için kendini zorladı. Sonrasında ümit etmenin ne demek olduğunu unuttuğunu hatırladı. Bu kelimeyi bile zihninde zor telaffuz etmişti. Yıllar öncesinden artık kullanmadığı, küf kokulu ve karanlık bir zindanı andıran bodruma götürüp terk ettiği bu kısa ama heyecan verici harf dizgesini, uzaktaki bir ağacın arkasından bir yabancı gibi gizlice kendisine bakarken gördü. Hızlıca arkasını dönüp koşarak uzaklaşırken, bir daha asla ona yetişemeyeceğinin farkındaydı.

Kısa adımlarla yürüdüğü, insandan arınmış bu ıssız sokağın tepesinde, gecenin kendisi kadar karanlık bulutlar sessizce toplanmaya başlamıştı şimdi. Sokak lambalarının sadece diplerini aydınlattığı bu loş karanlık, gündüz saatlerinin kaotik kalabalığı ve hengamesinden çok daha huzur vericiydi. Bacalardan tüten duman şehrin üzerine doğru yol alıp bulutlarla birleşiyor, az sonra insanların kendi pisliklerini tepelerine yağdırmak üzere doğa ile işbirliği yapıyordu sanki.  Hafif bir rüzgar paltosunun yakasını,  görünmez bir kukla ustasının iplerini yukarıdan çekiştirir gibi dans ettiriyordu. Düzensiz boylarıyla yan yana sıralanmış olan gri binaların, yıpranmış, çürümüş ahşap doğramalı pencerelerinde, teker teker yanmaya başlayan ışıkların cılız yansımaları, sokağı doldurmaya başlamıştı. Sıkı sıkıya kapalı pencerelere rağmen bazılarından masaya konan tabakların tok sesi, tabaklara bırakılan çatal ve kaşıkların çınlamaları duyuluyordu. Gecenin kör karanlığının kırılmasına yakın, bu şehrin insanları, sıcacık yataklarından kalkıp çapaklı gözleriyle oflaya puflaya olmayan aile saadetinin kötü bir taklidiyle masada buluşuyor, kutsal ayın getirdiği dini vazifelerini yapmak ve “ruhani” tatmine ulaşmak için isteksizce çabalıyordu. Sırt dönülmüş sokaklarda bu çabanın sesi duyuluyor, düzensiz şakırtılar hazırlık yapmakta olan uyuşuk insanları haber veriyordu. Adımlarının seslerine eşlik eden bu sesleri usulca dinledi yürürken. Elleri ceplerinde gözlerini yumarak ilerledi sokakta. Hafifçe aşağı doğru bir eğim alan sokakta yavaş yavaş dökülen yağmur damlalarının pencerelere, direklere, atermit çatılara ve siperliklere çarpıp çıkardığı ses duyuluyordu. Gözlerini açmadan yürümeye devam etti. Cebindeki kuru yemişlerle oynuyordu fakat zihni bu dünyada değil bambaşka bir zaman ve mekanın içinde savruluyormuş gibi kendi varlığını bile kaybederek, tam bir hissizlik içinde adımlarını atıyordu artık. Tabanlarını hissetmiyor, başına düşen damlaların farkına bile varmıyordu. Bu dünyaya ait olarak duyduğu tek şey eğimli sokağın başından sonuna doğru akmaya başlamış olan ince bir yağmur deresinin sesiydi. Bu küçücük su akışının üzerinde seyahat eden hedefsiz bir yaprak parçası gibi hissetti kendini. İvmesini doğadan almış ve bu güce tamamen yılmış, boyun eğmiş olarak aşağı doğru gidiyordu fakat aşağıda ne vardı? Kabullenişin, umursamazlığın içinde hala sorgulamanın olması, derinlerde bir yerde hala benliğinden bir zerre kaldığının, içinin hala eski kendisi gibi koktuğunun göstergesiydi. Algının değişkenliği, kendini tam da burada gösteriyordu. Eskiden iyi biri miydi? Neye göre iyiydi ya da? Şimdi çektiğini düşündüğü bu kemikleşmiş ızdırap, zamanında benliğinin yıllarca yoğurduğu, hazırladığı bir duygu değil miydi? Her şeyi kendi eliyle yapmış, bu zamana ve yere kendi gelmişti. Sokağın sonuna doğru kendi adımlarıyla yürüyordu. Arkadan hafif bir rüzgar sırtını yumrukladı.

ımg_20140119_164006-01.jpeg.jpeg

 

Ve Hayat Kırılır…

Bir an gelir bazen. Kelimelerin anlamsızlaştığı hatta sessizleştiği, hareketlerin iticileştiği bir an. Ne yaparsan yap o anın akışını değiştiremeyeceğin, en ufak bir etkide bile bulunamayacağın bir an. Tam bir çaresizlik. Hayat kırılır o an işte. Artık zaman her zamanki gibi akmaz. Yavaşlar. Sanki çaresizliği bastıra bastıra yaşamak için yavaşlamıştır. Ne gidecek bir yer kalır ya da kaçacak ne de sığınacak bir yer vardır zaten. Tek tutunduğun dal kırılırsa ne olur? Tek sığınağın yıkılırsa? Her şeyini vermeye çabaladığın kişi birden bire yok olursa? Hayatının başına çöktüğünü hissedersin. Amaçlar anlamsızlaşır, değersizleşir, insanlar değişir gözünde. Tüm mantıklı açıklamalar saçmalıklara dönüşür. Hele giden bir geçmiş varsa geride, yaşanmış anıların hepsi leklenmişse sonunda, artık baktığında yüzünü gülümsetecek fotoğraflar kalmamışsa, ne yapabilirsin ki? Bir dönem bittiğinde yine başladığın gibiysen, yerdeysen ve geride sadece yüklerin kalmışsa geriye ne yapabilirsin? Ağır, çok ağır bir yük. Çaresizliği, sevgi yoksunluğunu, hıncı, siniri, acizliği tek başına taşıdığını ve kimsenin bunu hiç umursamadığını bilmenin ağırlığı. Ayakların ağırlaşır, nefesin zorlaşır, yaptığın her eylem anlık olarak anlamsızlaşır seni her yerden sıkıştırır. Ulaşılabilecek en diptir burası. Bir an demiştik ya bazen o an bir hayli uzar. An olmaktan çıkar bir yara haline dönüşür. Hep taşırsın o yarayı, üzerinden ne kadar zaman geçse de ara ara orada olduğunu hissettirir can yakar. Hiç unutamazsın, hiç üzerini örtemezsin. Öğrenilen tek şey, sevgi her şeyin ilacı değilmiş, ve iyileştiremediği yaralar da varmış. 

İşte bu anlarda, tüm diğer anlamsızlaşan şeyler gibi bu yazıda anlamsızlaşır ve gereksizleşir. Okumaya bile değmeyecek, okunsa bile hızlıca unutulacak bir yazıya dönüşmüştür. Yine de geçmişe dair bazı zamanların hatırlandığında eskiden gülümsetebiliyor olması yüzleri, teşekküre değerdir birileri için.

Budapeşte’de Bir Gece…

Sokak lambalarının loş ışıkları altında, yağmurun ıslattığı taşların zayıf parıltılarına basa basa yürüyordu o gece. Elindeki eski tip koca bavulu taşımaktan, kolları uyuşmuş bir halde başını sokabilecek bir otel için bakındı gözleri etrafa. Sokağın sonundaki mavi neon ışıklar ile yazılmış hotel yazısını gördü. Taşların üzerindeki mavi pırıltılara basa basa ilerledi yazıya doğru. Kapının önüne geldiğinde o parıltılı mavi neon ışığa tezat eski bir bina olduğunu gördü otelin. “Burası dökülüyordur.” diye geçirdi içinden. Fakat yapacak bir şey olmadığını kendisi de biliyordu. Saat geç olmuş, hava iyice bozmuştu. Üstelik elindeki bavul, adım attıkça daha da ağırlaşmıştı. Kolları bu işkenceden kurtulmak için kendisine haykırıyorlardı. Tabelaya bir kere daha baktı ve uzattı elini kapıya doğru. Kapı gıcırdayarak açıldı. Aynı sokaktaki loş ışığın devamı içerideydi sanki. Resepsiyonun orada yanan küçük bir abajur küçük lobiyi aydınlatıyordu. Eşyalar eski fakat etraf iyi dekore edilmişti. İçerinin fazla loş olmasını umursamadan resepsiyona doğru ilerledi. Elindeki bavulu bıraktı. Tahta zeminden çıkan ses içerideki eşyalar tarafından hızlıca emildi. Sanki uzun zamandır hiç ses çıkmamış gibi. Resepsiyondaki adam buna rağmen okuduğu kitaptan bir süre daha başını kaldırmadı. Kısa bir mutlak sessizlikten sonra hafifçe boğazını temizledi. Resepsiyonist kafasını ağır ağır kaldırıp uyuşuk gözlerle ona baktı. Boş bakışların ardından uzun süredir konuşmamış birinin sesi gibi gırtlaktan gelen hırıltılarla birlikte “Hoşgeldiniz” dedi. “Hoşbulduk”. Buna kendi de inanmamıştı. Ortamı pek de hoş bulduğu söylenemezdi. Fakat tek umursadığı temiz bir yatak bulup iyice dinlenmekti. “Boş odanız var mı?” diye sorarken sorunun saçmalığından utandı. Bütün otel boş gibiydi. Resepsiyonist arkasına dönüp panoda dizili onlarca anahtardan birini alıp adama uzattı. Hiçbir şey demedi. Ardından hemen kitabını okumaya geri döndü.

Bellboy falan beklemeye niyeti yoktu. Zaten ortalıkta ne bellboy vardı ne de başka biri. Valizini yüklendiği gibi merdivenlere yöneldi. Üstünkörü göz gezdirdiğine göre asansör de yoktu. “En azından gecenin son adımları” diye geçirdi içinden. Anahtarın üzerinde yazan 213 rakamı ikinci katı işaret ediyor olmalıydı. İkinci kata yavaş adımlarla çıktı. Sıralı kapıların önünden tek tek geçerken etrafta hiç ses olmaması hoşuna gitti. Galiba gerçekten otelde kimse yoktu. “Rahat bir uyku çekeceğim” diye düşündü, farkında olmadan hafifçe gülümsedi. 213 numaralı odanın önüne geldiğinde kollarındaki son kuvveti de tüketmişti. Valizi yere bıraktı. Zemindeki yıpranmış halı sesi emdi. Anahtarı kapıya soktu ve çevirdi. Kapı yine gıcırdayarak açıldı.

Küçük bir odaydı ama içerisi temiz görünüyordu. Son bir çabayla valizi içeri geçirdi. Kapının yanına bıraktı. Kapıyı kapatırken gıcırtı sessizliğin içinde rahatsız edici geldi kulağına. Yatağa oturdu. Yatak rahattı. Odadaki eşyalar da eski görünüyorlardı. Ama çok yıpranmamışlardı. Ortalık gayet düzgündü. İçi rahatladı. Düşündüğü gibi her yeri akan, dökülen bir yer değildi. Bu geceyi rahat geçirebilecekti. Valizini açıp üstünü değiştirdi. Kıyafetlerin rahatlığıyla yorgun olduğunu daha çok hissetti sanki. Yorganı araladı ve yatağın içine girdi. Hemen yan taraftaki anahtardan ışığı söndürdü. Karanlıkla birlikte etraf iyice sessizleşti. Gözlerini kapadı ve kendini uykunun kollarına huzurlu bir şekilde bırakmaya hazırlandı. Gecenin bir yarısı böyle bir yer bulabildiği için şanslı olduğunu düşündü. Huzurluydu.

Birden tüm bu karanlığın ve mutlak sessizliğin içerisinde tok bir ses duyuldu. Tak, tak, tak… Gözlerini açtı ve tavana dikti. Ses, bütün o huzurun içinde ritmik bir halde duyuluyordu. Tak, tak, tak… Tüm bu aksiliksiz gittiğini düşündüğü gecenin içinde bir aksilik beklermiş gibi “Olmasaydı şaşardım” dedi kendi kendine. Huzurla uyuyacağı uykunun girizgahını yapmışken birden bire böyle bir sesin ortaya çıkması sinirini bozdu. Ses üst kattan geliyordu. Yere ritmik bir şekilde vurulan bir şeyin sesiydi. Ve gerçekten sinir bozucuydu. “Böyle ritmik olmasaydı belki duymazlıktan gelinebilinirdi” diye düşündü, üşengeçlikle asabı bozuk bir halde. Ama ses, aralıkları hiç değişmeden, dünyanın en tutarlı şeyiymiş gibi ve sanki şimdiye kadarki tüm zamanlarda bugün bu kadar mükemmel şekilde ortaya çıkmak için çalışmış bir halde “tak”lıyordu. Derin bir nefes çekti içine. Sonra yavaşça bıraktı. Yatakta doğruldu. “Bir süre sonra durur mu acaba?” Ama sesin duracağı yoktu. Ayrıca saat geç olmuş, kolları ve bacakları yorgunluktan kendilerini iyice salmışlardı. Yapması gereken şeyi biliyordu. Yataktan kalktı ve valizinden çıkardığı hırkasını üzerine geçirdi.

Kapı, koridordaki sessizlikte gıcırdadı. Yukarıdaki ses istifini bozmadan devam ediyordu. Yavaş yavaş attığı adımlarla merdivenleri çıktı. Diğer kapıları es geçerek 313 numaralı kapının önüne geldi. Ses kapının arkasından daha güçlü duyuluyordu. Elini kapıyı çalmak üzere uzattığında kapının hafifçe aralık olduğunu fark etti. Hemen durdu. “Garip” diye düşündü. Eliyle hafifçe kapıyı itti. Kapı gıcırdamayarak açıldı. Gözlerini karşıya dikti. Odanın içerisi her zamanki sarı zayıf ışıkla loş bir şekilde aydınlanmıştı. Eşyalar aynı eski ama fazlaca yıpranmamış eşyalardı. Kendi odasına çok benziyordu. Ama odanın ortasında büyük bir farklılık vardı. Odanın ortasında, yatağın kenarında bir sandalye duruyordu. Konumu itibariyle odaya olmaması gereken saçma bir hava katıyordu. Fakat asıl detay sandalyenin önündeydi. Sandalyenin önünde bir çift siyah rugan ayakkabı duruyordu. Ayakkabılardan biri hafifçe yukarı kalkıp birden aşağı iniyor ve ahşap zeminle temas eder etmez duyulan o tok sesi çıkarıyordu. Hiç sekmeyen bir şekilde devamlı aynı hareketi yapıyordu. İstikrarlı bir halde bir şeyleri bekler gibi.

Gözlerini ayakkabılara dikti. Sesin kaynağını bulmuştu. Ayakkabı, tam saatinde çalmaya başlayan bir alarm gibi hiç durmadan yere vuruyordu. Gecenin bu zamanını ısrarla vurgular gibiydi. Ama her şeyden çok, sandalyede oturan görünmeyen biri, sanki birini, bir olayı, bir şeyi bekliyormuş gibi farkında olmadan, ayağını yere vurarak zamanın geçtiğini, her saniyenin her ayak darbesiyle bir daha eksildiğini kendisine hatırlatırcasına beklediği bir hale benziyordu. Gerçekten de öyleydi. Bu ayakkabılar birini bekliyordu. Bu odaya gelecek birini. Yoksa kendisi miydi bu kişi? Gecenin bu saatinde bir alarm gibi tam vaktinde çıkan bu ses kendisini mi çağırmıştı? Resepsiyonist onca oda arasından o anahtarı verirken, buraya gelmesi gereken kişinin kendisi olduğunu biliyor muydu acaba? Tüm bu sorular kafasında hızlıca dolanmaya başlarken kendisi hala kapıda, gözlerini ayakkabılara dikmiş bir halde bekliyordu. Soruları sormayı bitirdiğinde kapıda olduğunu fark etti. Eğer beklenen kişi kendisiyse içeri girmesi gerektiğini düşündü. Odaya girdi, Kapıyı kapattı. Karşıda duran sandalyeyi getirip ayakkabıların karşısına koydu ve oturdu. Tüm bunları yaparken gözlerini ayakkabılardan bir saniye bile almamıştı. Ayakkabılardan teki hiç aksatmadan, aynı ritmik halde hafifçe kalkıp hızlıca yere vurmaya devam ediyordu. Gözleri, kalkıp inen o ayakkabıyı takip ettikçe hipnoz olmuş gibi hissetmeye başladı. Bu ayakkabılar belki de bu odadaki ve bu oteldeki diğer tüm eşyalar gibi kendi zamanlarından beri birilerini, bir takım olayları, bazı şeyleri bekliyorlardı. Ve bu kimseler, olaylar ve şeyler bir türlü gelmemişti, olmamıştı, yaşanmamıştı. Böyle geçirdi aklından. Aslında kendisinin de herkes gibi beklediği bir çok an vardı hayatında. Hala beklediği bir çok kişi, olay vardı. Bir aşk bekliyordu mesela. Tam hayalindeki gibi birini, mutluluğu. Hayat yolundaki köşeyi döneceği olayı. Hep huzurlu kalacağı durumu. Ama bunların hiçbiri yaşanmamıştı. Hala beklemekteydi. Karşısındaki ayakkabılar gibi.

Oturdu sandalye de, dakikalarca, saatlerce. Beklediği şeyleri düşündü. Hep beklediği, ömrünün beklemekle geçtiği, beklediği şeylerin kendisine kazandıracaklarından ziyade beklemenin bir hayat tarzına dönüştüğü gerçeğini düşündü durdu. Kendisi de aynı ayakkabılar gibi ritmini hiç bozmadan beklemişti yıllarca. Bazı şeylerin olacağına hala inanmaktaydı. Aslında onu bekleten her şey o kadar uzaktaydı ki ondan, içinde hissettiği kör umut, kendisinin bu gerçeği görmesini engellemişti hep. 44 yaşında, unutulmuş bir otel odasının ortasında o sandalyede oturmuş o ayakkabılara bakarken bunu fark etmişti. Bir şeyleri bekleyerek geçirdiği bir ömrün geride bıraktığı izler vardı sadece hayallerinde. Niteliksiz ve tatminsiz bir 44 yıl. Körü körüne bir umut. Karşısında ki ayakkabılar ise kendisini bekleyen yaşamıydı belki de. O ayakkabılar 44 yıl boyunca giyinmeyi bekleyip yola koyulmak için beklemişlerdi. Çakıllı, dikenli yolda kah koşup kah yürüyeceği bir ömrün vazgeçilmezleriydi. Yola çıkmanın ilk şartıydı. Yolda olmanın gerekliliğiydi. Hiç giyilmeyen, dolayısıyla hiç yaşanmayan bu hayatın en önemli araçlarıydı. Bunun farkına varmıştı o gece. Artık anlıyordu. O ayakkabıların neden beklediğini anlıyordu. O ayakkabıları susturmanın tek yolunun onları giymek olduğunu anlamıştı. Saatler sonra oturduğu yerden kalktı ve karşısındaki sandalyeye oturdu. Ayakkabılara son bir kez baktı. Evet, hala onu beklemekteydiler. Yavaşça ayaklarına geçirdi. Ayakkabılar ayaklarına tam gelmişti.

Sandalyeden kalkıp odadan çıkmak üzere adımlarını attığında artık çıkan sesin ritmini kendi belirliyordu. Kapının karşısına geldiğinde ses durdu. Kapı yine gıcırdamadan açıldı. Koridorda yavaşça ilerledi. Şimdi hayatın akışı değişmiş, her şeyin rengi, sesi, kokusu farklılaşmış, kendine güveni yerine gelmişti. Odasına girip yatağına uzandığında ayaklarındakileri bir daha hiç çıkarmaması gerektiğini biliyordu. Artık hayatına kendi yön verebilecekti…

Karmaşa

Birçok şey yapıyor gibi algılanıp aslında hiçbir şey yapmadığını görmek insanı en çok yoran meselelerden olsa gerek. Ya da yapacak çok şey varmış gibi algılayıp işe koyulayım derken aslında yapacak hiç bir şeyin olmadığını anlamak. Böyle paradoksal bir  muhtevaya sahip hayat… Üstüne; yaptığın bir çok şeyi aslında yapmamış olmanın keşkeliği… Ve öte yandan insanın keşkelerlerle büyüyor oluşunun inkar edilemez gerçekliği… Ha unutmadan “şu kadar güzel şey yapacağım” diyebilmenin de cesareti!!

Evet hayat böyle bir şey GALİBA (şimdilik çözdüğüm kadarıyla).  İnsan hiç emin konuşamıyor değil mi söz konusu hayat ise? İç içe girişik, bir o kadar çapraşık ve yer yer de olsa doğrusal SANIRIM. Tecrübe denilen şey bir yanılsama GİBİ GELİYOR. Zira insan tam da hayata dair bir şeylere vakıf oldum derken, hayat her defasında onu yanıltır ve insan artık onun öyle olmadığını anlar. Buna da halk arasında tecrübe deniyor. Yani anlaşılmış yanılmaların birikmişliği gibi kendi içinde çelişik bir durumlar silsilesi SANKİ…

Neden böyle yersiz bir anlama çabasına giriştiğimi de bilmiyorum MUHTEMELEN…

Gel Zaman Git Zaman…

Sonunun olmadığı bir yolda, bir trende düşün kendini. Hiç durmayan hep ilerleyen bir tren bu. Sen ki sadece biletinin el verdiği kadar bu trende seyahat edebiliyorsun. Biletinin vadesi dolunca trenden iniyorsun. Ama unutma tren hızla yol almaya devam eder. Hiç durmaz.

Kimisi kalkıp vagon değiştirir. Ya da kompartıman. Her yeni yerde yeni şeyler öğrenir. Geliştirir kendini. Kimisi de kalkmaz yerinden hatta çoğu uyur yol boyunca. İnecekleri yere kadar da kalkmazlar. Kaçırır oysa ki böyleleri, dışarıdaki muhteşem manzarayı ya da başka vagonlardaki enteresan tipleri, sohbetleri kıymetli tecrübeleri.

İşte sen bu trende vagonlar arasında, kompartımanlar arasında gidip geldikçe, gel zaman git zaman demeye başlarsın. Çünkü zaman hiç durmadan yoluna devam eder.Görsel

Yola mı çıkmak yoksa yolda mı olmak?

Önemli olan varmak değil yolda olmaktır.” 

Peki ne zamana kadar yolda kalmak lazım acaba? Hiçbir zaman o hedefe ulaşamayacağını anlayana dek mi? Ya da sıkılıp vazgeçene kadar mı? Menzile ulaşmak bir yana yola çıkmanın bile zor olduğu bir çağdayız. Korkutucu olduğu bir çağ.  Genç nesil adım atmaktan korkar halde. Hayal dahi kurmaktan korkuyor. Halbuki sistemin sıfırdan hatta eksiden başlattığı büyük güruhlar zaten kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığının farkında değil. Var oldukları melankolik durumun rehaveti ve bu durumdan aldıkları mazoşist hissiyatla yaşamak, onlar için hayatın ta kendisi haline gelmiş. Bu ancak hayatın bir anı olabilir oysa ki. Hedefe ulaşmanın büyük çaba gerektirdiğini bilen ve bundan kaçmak için bahaneler uyduran bir nesil bu. Kendi bahanelerine inanıp hayatın tüm fırsatlarını kıçını kaldırmaktan dahi aciz olduğu için elinin tersiyle iten bir nesil. Kendine nasıl saygı duyabilir ki insan bu şekilde? Hayal dahi kurmaktan korkan veya üşenen biri nasıl olur da insan olarak var olabildiğini hisseder. “İnsanların ne olduklarıyla değil, ne olabilecekleriyle ilgilenirim.” der Sartre. Hayat zaten bizleri bir yerlere sürüklüyor. Önemli olan bu yolun bizi çıkardığı yere sorgusuz ilerlemek değil bu yolu kendi isteklerimiz doğrultusunda yönlendirebilmek. Yolun bizi çıkaracağı yer olumlu ya da olumsuz, başarı ya da başarısızlık olsa da önemli olan yolu tamamlamak. Bu süreçte pişmek, olgunlaşmak. Kazandığın yeni vizyonla başka yolları keşfetmek, onlara yönelmek. Hayata yön vermek kısacası. İnsan olarak zamanın akışı ile aramızdaki organik bağ bu bence. Onun bize verdikleri ve bizim ondan gelenlerle verdiğimiz yön. Karşılıklı bir etkileşim. Fakat yola çıkmayanlar için ancak hayatın savurduğu bir yaprak gibi hayattaki boşlukları dolduran bir harç misali varoluşlar kalabilir. Yadırgamak anlamında değil ama amaçlanmadan kucaklanılan tüm varoluşlar, üzerine hiç oturmayan kıyafetlerden farksızdır, benlikler üzerine giyilen. Hep pişmanlık veya mutsuzluk hissettirir. Ya da hiç hissettirmez çünkü zaten bu türden hiçbir sorgulamanın veya kaygının içinde değildir kişi. Bunun nasıl bir hayat olduğu da ayrı bir tartışma konusu.

Önemli olan önce yola çıkmak sonra da yolda kalmaktır pek tabii. Ama ne o hedefe ulaşamayacağını anlayana dek ne de sıkılıp vazgeçene dek değil, yolun sonuna varana dek kalmaktır. Yolun sonuna varana kadar, yolun sonunu vardırana kadar çabalamaktır. Varoluş anlamsızlığını bertaraf etmenin en anlamlı yolu budur bence.