Bu kadar…

Dün bir rüya gördüm. İşlek ve cıvıl cıvıl bir caddede, şahane tarihi bir kemerin altında güzel bir kız keman çalıyordu. Çingeneler zamanı filminin müziğiydi çaldığı. İncecik narin bilekleri zarif hareketlerle tellerin etrafında dans ediyordu çaldıkça. Sesler o kadar içten çıkıyordu ki kemanın ağladığını hissettim. Kaldırımda durmuş, içime kadar nüfuz eden bu melodiyi dinliyordum tek başıma. Yanımdan insanlar geçiyordu günlük yaşantılarının koşuşturmasında. Orada dikilen 72 yaşında bir ihtiyardım ben. Bir ayağım zor tutuyordu. 72 yaşımda bile kimse yoktu yanımda. “Bir kere kaybedersem bu güveni bir daha kimseye güvenemem demiştim.” bir keresinde kendimi tanıyarak. İşte 72 yaşımda tek başımaydım hala. “Benden daha iyilerine layıksın!” diyerek beni hayatımın sonunan dek yalnızlığa mahkum ettiğini bilemedi giderken. Çünkü peşinde koştuğum ne daha iyisiydi ne de daha güzeli. Sadece şu caddenin ortasında bu güzel kızın kemanını bu yaşımızda birlikte dinleyebilmekti.

Tüm bu düşünceler kafamdan hızlıca geçerken, hala gençliğimde kaldığım evde oturduğumu hatırladım. Seviyordum evimi. Anlaşılan tüm hayatımı orada geçirmek istemiştim. Kalan anıların kırıntılarıyla belkide. Ödediğim onca bedel, o evi daha da değerli kılmıştı. Ayrılmak istememiştim anlaşılan. Kim uğruna bedel ödediği bir şeyden vazgeçmek isterdi ki zaten?

Elimde bir poşet vardı. Anlaşılan bir markete uğramış yine şarap almıştım kendime. Genç yaşta kaybettiğim bir duygunun yasını tutuyordum hala. Her zamanki gibi buna da sadık kalmıştım. Beni bu kadar yıpratan, bu sadakatimin bedelini hafifletmek için dost olduğum içkiydi anlaşılan.

Bu arada kız çalmayı bitirmiş, gitmek için kemanını topluyordu. Alkışlamak istedim kendisini. Poşeti yere bırakıp ellerimi çırpmaya başlayana kadar ayrılmıştı oradan. Giderek uzaklaştı, kalabalığın arasında kayboldu. Kendi kendimi alkışlar buldum.

Poşeti alıp eve doğru yürümeye başladım. Aynı gençliğimdeki gibiydi her yer. Hiç değişmemişti ortalık. Kıyafetler de aynıydı. İnsanların yüzleri bile aynıydı sanki. Tek yaşlanan ben gibiydim. Her şey aynı kalmıştı benim dışımda. Bedenimin değil ruhumun yaşlanıp yorulduğunu anladım. Kimse bana birşey katmamıştı, vermeye çalıştığım onca şeye rağmen onlara. Benden götürdükleriyle bu kadar kalmıştım. Ağaçların yapraklarını okşayan rüzgar bile bu yaşlı ruhun düşmesi için itiyordu beni. Günlük kahkahaların ve koşuşturmaların arasında öylece yere yığıldım.

Bir Ev

“Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme Lavinya” diye seslenmiş şair boşluğa birgün.
Lavinya yine de gitmiş.
Ardında bıraktıklarının değerini bilmesine rağmen gitmiş.
Hayatının manası ile gözünün feri,
Birlikte gitmiş.

Bütün bu çetrefilli yaşamın amacı tek bir ana hazırlık olabilir mi acaba? Artık bu zaman çizgisinde daha fazla iz bırakamayacağını düşündüğün an, eğer tek başınaysan koca bir hiç gibi mi gelir acaba hayat? Yaptıkların değersizleşir, geçirdiğin zaman anlamsızlaşır. Bu zamana anlam katacak birilerinin olması gerekmez mi?

İnsanlar birbirlerinin yaşamlarına anlam katarlar. Bazen yanyana olmadıklarında bile, varlıkları bu anlamı sürdürür. Hayatın amacı anlam katmaktır. Öyle ya da böyle akan zaman nehrinin kıyısında geçmiş boş bir yaşam, anlamsızlığın çölünde oradan oraya savrulmuş bir ruh gibi. Gereksiz ve hatalı. Savrulmamak için mücadele eder insan. Kendi doğasının farkında olup, hayallerinin ve heyecanlarının onu uyuşturacağını bilmelidir. Bazen kendini bırakır öylece. Zaman nehrinde sürüklenir rastgele. Çıkmak istediği bir kayayı geçtiğini görünce üzülür ve o pişmanlık, bir daha geri dönülemez olması nedeniyle sonuna kadar takip eder o ruhu.

Bir yandan da bu yüzden evrim boyunca mantık gelişmiştir. Bizi bu savruluşlardan korumak, gözlerimizin önündeki perdeyi yırtmak için. Nehrin sonuna kadar bizi takip edecek olan pişmanlığı doğmadan boğmak ve o kayayı ıskalamamak için. İnsan olmanın doğası gereği, her zaman var olan akıl ve kalp iç savaşının galibi her zaman neden ve sonuçlarla yürüyendir. Ortaya koyduğu somut şeylerdir.  Damarlardan akan kandaki kimyasallar, vücuttaki hormonlar azaldığında, kişiye en büyük ihaneti kalbi yapar. Sırtını döner ve akıl perdesinde herşey berraklaşır. Sonrası ders alma ile avutulmuş sözcükler ve acı ile yoğrulacak pişman bir ruh. Çünkü kalp acı ile çalışır.

Durmadan mücadeleye zorlanan ruhlarız burada. Bıraktığımız anda yerimiz ayakların altında hazırdır. Değerler biriktiririz. Ve insanlar. Hepsinin içinde emek vardır. Büyük fedakarlıklar. Somut şeyler. Kimse bunları elinin tersiyle itecek güçte değildir. Sadece sıkıldıkça yerini değiştirir eşyaların, duvarları boyarız. Ve bunu bir kere yapmayız. Evden sıkıldık diye evi satmayız, yenilikler yaparız. Önemli olan, tüm yeniliklerin yapıldığını düşünmemektir. Çünkü her zaman başka yenilikler, gözden kaçmış mutluluklar vardır o evde. Mücadele ister. Derinlerden çıkarılmak ister. Defalarca deneyerek. Bunu değerli kılan budur. Yılgınlık tuzağına düşüp, kaçmak en kolay şeydir. Altta duruyor diye unuttuğumuz emekten yapılmış temel, vazgeçtiğimiz anda çökerse altında kalacak olan bizleriz, tüm biriktirdiklerimizle birlikte. Binlerce kilometre uzakta olsak bile o evden. Kayayı kaçıran bir kimse gibi.