Yol (Bölüm 1)

Elindeki kitabın son sayfasını çevirdiğinde, birden dışarıdaki sessizliğin tam ortasında ezan okuyan müezzinin, şehrin karanlık, izbe sokaklarından, rutubetli ve küflü duvarlarından yansıyan, yankılı, mistik sesi duyuldu. Kitabın zihninde bıraktığı tadın etkisi sürerken bunun bir tesadüf olmadığını düşündü. Günlerdir, romanın kahramanıyla birlikte gezinip durduğu eski İstanbul sokaklarının, insanlarının, içinde barındırdıkları onca esrarla birlikte nasıl değiştiklerini düşünürken, yalnız kaldığından beri hayatının nasıl değiştiğini de düşünmeye başlamıştı. Yuva olması planlanan bu mekanın, tek kaldığından beri geçirdiği dönüşüm, ne o zaman ne de şimdiki bakış açısıyla asla düşleyemeyeceği  bir hale gelmişti. Her eşyanın üzerinde, kendilerine ait renkler, şekiller, kokular ve sesler hatta hüzünler, korkular, zevkler ve mutluluklarla o zamanların anı parçaları barınıyor, her biri farklı birer ses dalgası gibi değişik frekanslarda evin içinde salınıyorlardı. Tüm bu geçmiş zaman izleri, şimdi ölmekte olan bir canlının yüzündeki ızdırap dolu bir ifade gibi ve yitip gitmekte olan ruhunun çekilip yerine koca bir boşluğun yerleştiği gözlerindeki solgun ve donuk bakışlar gibi  giderek daha da silikleşerek, yavaş yavaş fakat zorla ve acıtarak yok oluyordu. Küçük bir çocuğun, artık büyümesi gerektiği söylenerek elinden alınan, en sevdiği ve hep seveceği oyuncağı gibi, arkasından bakan bir çift ıslak göz bırakarak, yerini hiç bilemeyeceği bir yere doğru uzaklaşıyordu. Halının üzerindeki yanık izleri, perdelere, eşyalara, duvarlara hatta zemine sinen, yalnızlık zamanı kokusu, giderek arka plana itilen, alındıkları günün heyecanını yitirmiş ve amaçlarını unutmuş küçük eşyalar, duyularına devamlı olarak saldırıp, bu huzurdan eser kalmamış eski yuvada geçirdiği tüm vakte eşit bir halde yayılarak, sonu gelmeyen bir harbin devamlı sürmesine neden oluyorlardı. Zamanın akışı tempo düşürmüş, artık hüzünlü bir marşı seslendirir gibi sonu gelmeyecek bir sessizlikle akıp, tükeniyordu.

Oturduğu yerden kalkıp, cebine bir tutam kuruyemiş attığı paltosunu sırtına geçirirken, etrafa saçılan sesler, kendisini dışarıya hazırlayan bir grup görünmez hizmetkar gibi etrafını sardı. Yalnızlığın, dümdüz akıp giden bir sismograf çizgisinin, küçücük bir sarsıntıyı kaydeder gibi hafifçe oynayarak bozulmasına benzer şekilde, kurduğu ağır baskının kıskacını kısa süreliğine de olsa azıcık gevşetmesini ancak bu seslerle birlikte kafasında kurduğu hayali şekiller ve tuhaf gölgelerle sağlayabiliyordu. En yakın dostları bunlardı artık.

Kapıyı çarpıp çıktığında, şimdiki İstanbul’un kitaptaki eski İstanbul’dan ne kadar vahşice değiştiğini iyi biliyordu artık. Her gün gördüğü o insan selinin, koca bir ego çağlayanında oradan oraya koşturup, ulvi amaçlar gibi vitrin edilen fakat içi bomboş, önemsiz, gereksiz ve çoğu iğrenç gayeler peşinde sürüklendiklerini, şehrin yüz ölçümüne oranla  sayıları astronomik kaçan bu koloninin paylaştığı tek şeyin mutsuzlukları olduğunu çok daha iyi biliyordu. Memurlar, ev hanımları, güvenlik görevlileri, kasiyerler, temizlikçiler, satış danışmanları, müteahhitler, torbacılar, pezevenkler ile kaynayan bu beton ormanında, mutsuzluk, doğuştan alınan, herkesin birbiriyle kardeş olduğunun tek kanıtıydı. İsmini koyan belediye çalışanlarının belli ki “bu da öyle olsun” diyerek düşünmeden geçiştirdikleri, kentin yerel dokusunun korunması gibi tumturaklı söylemleri zerrece akıllarına getirmeden taktıkları “Yeni Açılan Yol” adlı sokaktan geçerken, kendisi için de yeni bir yolun açılmış olabileceğini ümit etmek istedi. Bunun için kendini zorladı. Sonrasında ümit etmenin ne demek olduğunu unuttuğunu hatırladı. Bu kelimeyi bile zihninde zor telaffuz etmişti. Yıllar öncesinden artık kullanmadığı, küf kokulu ve karanlık bir zindanı andıran bodruma götürüp terk ettiği bu kısa ama heyecan verici harf dizgesini, uzaktaki bir ağacın arkasından bir yabancı gibi gizlice kendisine bakarken gördü. Hızlıca arkasını dönüp koşarak uzaklaşırken, bir daha asla ona yetişemeyeceğinin farkındaydı.

Kısa adımlarla yürüdüğü, insandan arınmış bu ıssız sokağın tepesinde, gecenin kendisi kadar karanlık bulutlar sessizce toplanmaya başlamıştı şimdi. Sokak lambalarının sadece diplerini aydınlattığı bu loş karanlık, gündüz saatlerinin kaotik kalabalığı ve hengamesinden çok daha huzur vericiydi. Bacalardan tüten duman şehrin üzerine doğru yol alıp bulutlarla birleşiyor, az sonra insanların kendi pisliklerini tepelerine yağdırmak üzere doğa ile işbirliği yapıyordu sanki.  Hafif bir rüzgar paltosunun yakasını,  görünmez bir kukla ustasının iplerini yukarıdan çekiştirir gibi dans ettiriyordu. Düzensiz boylarıyla yan yana sıralanmış olan gri binaların, yıpranmış, çürümüş ahşap doğramalı pencerelerinde, teker teker yanmaya başlayan ışıkların cılız yansımaları, sokağı doldurmaya başlamıştı. Sıkı sıkıya kapalı pencerelere rağmen bazılarından masaya konan tabakların tok sesi, tabaklara bırakılan çatal ve kaşıkların çınlamaları duyuluyordu. Gecenin kör karanlığının kırılmasına yakın, bu şehrin insanları, sıcacık yataklarından kalkıp çapaklı gözleriyle oflaya puflaya olmayan aile saadetinin kötü bir taklidiyle masada buluşuyor, kutsal ayın getirdiği dini vazifelerini yapmak ve “ruhani” tatmine ulaşmak için isteksizce çabalıyordu. Sırt dönülmüş sokaklarda bu çabanın sesi duyuluyor, düzensiz şakırtılar hazırlık yapmakta olan uyuşuk insanları haber veriyordu. Adımlarının seslerine eşlik eden bu sesleri usulca dinledi yürürken. Elleri ceplerinde gözlerini yumarak ilerledi sokakta. Hafifçe aşağı doğru bir eğim alan sokakta yavaş yavaş dökülen yağmur damlalarının pencerelere, direklere, atermit çatılara ve siperliklere çarpıp çıkardığı ses duyuluyordu. Gözlerini açmadan yürümeye devam etti. Cebindeki kuru yemişlerle oynuyordu fakat zihni bu dünyada değil bambaşka bir zaman ve mekanın içinde savruluyormuş gibi kendi varlığını bile kaybederek, tam bir hissizlik içinde adımlarını atıyordu artık. Tabanlarını hissetmiyor, başına düşen damlaların farkına bile varmıyordu. Bu dünyaya ait olarak duyduğu tek şey eğimli sokağın başından sonuna doğru akmaya başlamış olan ince bir yağmur deresinin sesiydi. Bu küçücük su akışının üzerinde seyahat eden hedefsiz bir yaprak parçası gibi hissetti kendini. İvmesini doğadan almış ve bu güce tamamen yılmış, boyun eğmiş olarak aşağı doğru gidiyordu fakat aşağıda ne vardı? Kabullenişin, umursamazlığın içinde hala sorgulamanın olması, derinlerde bir yerde hala benliğinden bir zerre kaldığının, içinin hala eski kendisi gibi koktuğunun göstergesiydi. Algının değişkenliği, kendini tam da burada gösteriyordu. Eskiden iyi biri miydi? Neye göre iyiydi ya da? Şimdi çektiğini düşündüğü bu kemikleşmiş ızdırap, zamanında benliğinin yıllarca yoğurduğu, hazırladığı bir duygu değil miydi? Her şeyi kendi eliyle yapmış, bu zamana ve yere kendi gelmişti. Sokağın sonuna doğru kendi adımlarıyla yürüyordu. Arkadan hafif bir rüzgar sırtını yumrukladı.

ımg_20140119_164006-01.jpeg.jpeg

 

Eve Dönüş

Soğuk akan bir nehrin kıyısında durdum önceleri. Biraz bekledim. Su buz gibi, girmek istemedim. Belki girmek zorunda kalmam diye. Zaten hava da soğuk. Ben ise yaz geldi sanmıştım. Bir an önce gitmek istedim oradan.

Hiçbir şey olmayacağını anladığımda girdim suya korkarak. Gördüğüm kabusların, suyun içinde beni beklediğini sezebiliyordum. Ama artık ıslanmıştım. Geri dönemezdim. Bütün benliğimi saracak şekilde bıraktım kendimi suya.

İşte tam karşımdaydı. Kabuslarımın sardığı bir yerde, kocaman bir balığa binmiş, omuz üstünden bana bakarak bekliyordu. Azıcık baktı. Çok az. Yüzünü hemen çeviremez sandım. O yüzünü çevirdi, balık da hareket etti. Arkasından çok bağırdım. Çok. Ama sesimi duyuramadım.

Nefesim tükendi. Kabuslar beni de sardı. Üşüdüm. Gözyaşım nehrin sularına karıştı gitti. Anlamını yitirdi. Öylece kalakaldım.

Eski bir evim vardı koca ormanın içinde. O soğuk nehirden çok da uzakta olmayan. Küçük tahta kapısının üzerinde bir tabela vardı. “Yalnızlık” yazardı orada. Ve tek kişinin ancak ayakta durabileceği kadar yer vardı. Gittiğimde kapısını açık buldum. Benim için açılmıştı. Tüm o yaşayan yüce ağaçların, canlıların arasında, benimkisi tek kişilik bir hücreydi. Anladım ki artık rüzgarda bağırınca da sesim çıkmıyor. Kara bir duman gibi uçup yok oluyor. Zaten onurumun son kırıntılarını da kelimelere yükleyip göndermiştim ona. O da akıntıda kaybolup gitti.

Bir volkandan akan lav gibi, giderek taşlaşıyor içimde bir şeyler. Evimin içinde dururken, hala içinin sıcak olduğunu hissettiğim o şey, bir daha kırılamayacak şekilde sertleşiyor. Bu yıkımın bir heykeli, bir anıtı gibi. Dev bir lav silahıyla kollarımı birbirine kenetleyip, bir daha hiç açılamayacak şekilde eritip tutabilseydim keşke. Kollarımı feda edebilseydim. Aynı şimdi canımı feda ettiğim gibi. “Benden aldığını lütfen geri ver” diyemeyeceğim kadar uzaklardaki sularda yüzerken o, benim küçük pencerem çarpıyor rüzgardan. Ağaçlar dallarıyla süpürüyorlar kokusunu. Yeni doğmuş bir bebeğin yumuşacık ellerinin kokusu. Ve boynunun. Nehrin sesi geliyor uzaklardan. Gittiğini biliyorum. Koca bir baraj gibi durabilsem önünde o suyun. İncecik kollarım buna da yetmiyor.

Evime bir halı alırım belki. İki ayağın yan yana zor durduğu yere, rengarenk. Yeni doğmuş bir çocuk gibi özenle besliyorum umudumu. Engelli doğmuş, ölüme mahkum bir çocuk gibi… Son günlerini iyi geçirsin istiyorum. Gözleri açık gittiğinde son resimde ben olayım gözlerinde istiyorum. Gülerek. Biri beni sevdi diyeyim. Ben de onu.

Gözünde bir yaş daha görsem mutlu olurdum. Benim için dökülen son inciler gibi. Onları toplayıp keseme doldururdum. Asla kaybetmeyeceğim eşyalar gibi. Işığın söndüğü her yerde parlatır, yolumu bulurdum. Tüm bu hayalleri, karanlık bir mağaradaki, eski küçük bir müzik kutusuna doldurdum. İlk insanların çizdiği duvar resimlerinin gölgesinde, bıraktım onu orada. Tarihin büyük değirmeninde.

 

Bir Ev

“Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme Lavinya” diye seslenmiş şair boşluğa birgün.
Lavinya yine de gitmiş.
Ardında bıraktıklarının değerini bilmesine rağmen gitmiş.
Hayatının manası ile gözünün feri,
Birlikte gitmiş.

Bütün bu çetrefilli yaşamın amacı tek bir ana hazırlık olabilir mi acaba? Artık bu zaman çizgisinde daha fazla iz bırakamayacağını düşündüğün an, eğer tek başınaysan koca bir hiç gibi mi gelir acaba hayat? Yaptıkların değersizleşir, geçirdiğin zaman anlamsızlaşır. Bu zamana anlam katacak birilerinin olması gerekmez mi?

İnsanlar birbirlerinin yaşamlarına anlam katarlar. Bazen yanyana olmadıklarında bile, varlıkları bu anlamı sürdürür. Hayatın amacı anlam katmaktır. Öyle ya da böyle akan zaman nehrinin kıyısında geçmiş boş bir yaşam, anlamsızlığın çölünde oradan oraya savrulmuş bir ruh gibi. Gereksiz ve hatalı. Savrulmamak için mücadele eder insan. Kendi doğasının farkında olup, hayallerinin ve heyecanlarının onu uyuşturacağını bilmelidir. Bazen kendini bırakır öylece. Zaman nehrinde sürüklenir rastgele. Çıkmak istediği bir kayayı geçtiğini görünce üzülür ve o pişmanlık, bir daha geri dönülemez olması nedeniyle sonuna kadar takip eder o ruhu.

Bir yandan da bu yüzden evrim boyunca mantık gelişmiştir. Bizi bu savruluşlardan korumak, gözlerimizin önündeki perdeyi yırtmak için. Nehrin sonuna kadar bizi takip edecek olan pişmanlığı doğmadan boğmak ve o kayayı ıskalamamak için. İnsan olmanın doğası gereği, her zaman var olan akıl ve kalp iç savaşının galibi her zaman neden ve sonuçlarla yürüyendir. Ortaya koyduğu somut şeylerdir.  Damarlardan akan kandaki kimyasallar, vücuttaki hormonlar azaldığında, kişiye en büyük ihaneti kalbi yapar. Sırtını döner ve akıl perdesinde herşey berraklaşır. Sonrası ders alma ile avutulmuş sözcükler ve acı ile yoğrulacak pişman bir ruh. Çünkü kalp acı ile çalışır.

Durmadan mücadeleye zorlanan ruhlarız burada. Bıraktığımız anda yerimiz ayakların altında hazırdır. Değerler biriktiririz. Ve insanlar. Hepsinin içinde emek vardır. Büyük fedakarlıklar. Somut şeyler. Kimse bunları elinin tersiyle itecek güçte değildir. Sadece sıkıldıkça yerini değiştirir eşyaların, duvarları boyarız. Ve bunu bir kere yapmayız. Evden sıkıldık diye evi satmayız, yenilikler yaparız. Önemli olan, tüm yeniliklerin yapıldığını düşünmemektir. Çünkü her zaman başka yenilikler, gözden kaçmış mutluluklar vardır o evde. Mücadele ister. Derinlerden çıkarılmak ister. Defalarca deneyerek. Bunu değerli kılan budur. Yılgınlık tuzağına düşüp, kaçmak en kolay şeydir. Altta duruyor diye unuttuğumuz emekten yapılmış temel, vazgeçtiğimiz anda çökerse altında kalacak olan bizleriz, tüm biriktirdiklerimizle birlikte. Binlerce kilometre uzakta olsak bile o evden. Kayayı kaçıran bir kimse gibi.