Bir Gün Yıllar Senin Olacak…

Bazen gözümüzün önüne çekilen o perdeyi, rüzgardan savrulmasın diye tutan o kadar çok etken vardır ki. Onlarla savaştıkça bitmeyeceklerini anlarız. Sonsuzluk gibi görülürler gözümüze. Birini mağlup ettiğimizde bir başkası çıkar ortaya ve perdeyi devralır. Pes ettiğimizde ise, o perde artık yavaş yavaş cesedimizin üstüne örtülen o beyaz çarşafa dönüşür. Son nefesimizde hala görmeye çalıştığımız için gözlerimiz açık ölmüşüzdür. Perdenin arkasında kalan hayaller, mutluluklar ve özlem, güzel çiçekli yollar ve huzurlu bir gelecek, evrenin boşluğunda yok olur gider. Hiçbir şey yapmamanın kaybıdır bu ve acısı büyük olur.

Büyük perdenin hipnotize etkisinde kaldığında, seni bundan kurtaracak tek bir şey vardır. Seni seven, seni tanıyan biri. Çünkü ne kadar çabalarsan çabala, kafa patlatırsan patlat hiçbir şey değişmez. Bütün yollar aynı anlamsızlığa çıkar. Tüm seçenekler saçma görünür. Ve yavaş yavaş battığın iğrenç bir bataklığın ortasında öyle kalakalırsın. Ta ki başka biri sana elini uzatana kadar. Ne gururun ne de hissedilen bir acizliğin engel olabileceği bir olaydır o eli tutmak. Çünkü insan olmak ve şu koca dünyada birlikte yaşamak, bunu gerektirir. “Birbirimize yardım etmek.”

Zaman geçtikçe bazı şeyler daha çok netleşiyor insanın gözünde. Ne kadar yardım almış olursan ol ve ne kadar kendi yaşamını yaşayamadığından, kararlarını veremediğinden yakınırsan yakın, bir süre sonra görünen o asıl gerçeklik şudur ki aslında kendi kararların olarak görmediğin tüm o anlar, daha önceden yaptığın bir takım hareketlerin sonucudur. Dolayısıyla yine tamamen kendi kararların olurlar. Ve yaşlandığında, yaşadığın tüm hayatın, sadece sana ait olur. Senin yaptıklarına, senin kararlarına dönüşür her şey. Mutluluklar yaşanmış ve geçmiştir, pek hatırlanmazlar. Ama telafisi olamamış pişmanlıklar insanın canını acıtır. Ve hepsi sana mal olur.

Hiç kimse hayatın yükünü tek başına sırtında taşıyamaz. Bırak, bazen yanında güvendiğin biri sana yardım etsin. Gözlerini kapa ve sana verdiği eli tutarak mücadele et. Sırtındaki yükü paylaş. Bazen seni başka bir bataklığa çekiyormuş gibi görünse de, zamana bırak. Büyük perde yavaşça açıldıkça gözlerinin önünden, o elin seni düzlüğe çıkardığını göreceksin. Hiçbir karar başkasının kararı gibi, hiçbir yaşantı başkasının yaşantısı gibi gelmeyecek ve tüm o yıllar senin olacak. Yaşlanana kadar ve “Her şey için artık çok geç demek” için bekleme. Elini ver. Bırak, bazı şeyler kendi kendini yenilesin…

 

 

Ölüme giden yol

Hayal meyal hatırladığı şeylerden en belirgini, sonu görülmeyen yoldaki yoğun toz bulutuydu. Kıvrılarak tepe yukarı çıkan yolda binler yürüyor, atılan her adımdan çıkan toz havada birleşip göz gözü görmez bir yoğunluk oluşturuyordu. Ağustos sıcağının tam ortasında annesinin elini tutmuş yürümeye çalışırken gözüne kaçan tozdan gözlerini ovuşturuyordu. Annesinin yürüyecek takati kalmamıştı. . Ayağını zar zor kaldırıyor, birden bire bırakıyordu. Tuttuğu eli sıcağa rağmen buz gibiydi. Ölümün soğuğu gelmişti bile. 

İki adım sonra annesi yere yığıldı. Düşer düşmez toz üstünü örttü. Bedeni görünmez oldu. Yine de elini bırakmamıştı. Buz gibi eli hala sıkı sıkı kavrıyordu onun elini. Öylece bakakaldı annesinin düştüğü yere. Arkadan gelen binlerce insan durmadan devam ettiler yanından geçerek. Ağzından tek kelime dahi çıkamadı. Askerlerden biri yanına yaklaşıp süngüyle kolundan dürttü. Yürümesi için işaret etti. O da yürüdü. Artık binlerce insanın içinde yapayalnızdı. Tozun içinde herkes kimliğini yitirmiş uçan bedenler gibiydi. İlerleyen et yığınları. Hiç bir hayatın, belleğin, anının öneminin kalmadığı, sadece nefes alan bedenler.

Yürümeye devam etti. Saatlerce yürüdüler. Sonunda hava kararmaya başladığında ufak bir kuyunun yanına ulaşmışlardı. Askerler kana kana su içiyor, mataralarını dolduruyorlardı. Kimseye su vermediler. Yere yığılanları kaldırıp bir köşeye yığdılar. Onlar için yolculuk bitmişti.

Gözü yerdeki küçük gazete kağıdına ilişti. Öğrenmeye ancak fırsat bulabildiği rakamları gördü kağıtta. 1915 yazıyordu. Ağustos sıcağında. Binler ölüme gidiyordu.