Hüzünlü Bir Hikaye

Bir apartman dairesinin salonunda oturmuş halının desenlerini izliyordu. Pastel renkli desenlerde gözlerini gezdirdikçe, kendini tekrarlayan karmakarışık şekiller, hipnoz edercesine bir kalınlaşıyor, bir inceliyor sonra tekrar kalınlaşıp birbirlerine giriyorlardı. Hiç bitmeyen bir yol gibi. Bir kısır döngü. Kendini o yolda kısılı kalmış küçük bir insan gibi düşündü. Koşuyor, durmadan koşuyor, eğiliyor, kalkıyor, düşüyor ama ne yolun sonuna ne de farklı bir yere ulaşabiliyordu. Hep aynı yerler, aynı desenler, aynı renkler onu boğuyor, nefes almasını güçleştiriyordu. Gözlerini fal taşı gibi açmış halıya bakarken elini yavaşça göğsüne götürdü. Sanki tıkılı kaldığı o yolda doğru düzgün koşamasın diye yolun incelmesi yetmiyormuş gibi nefes alma hakkı da yoktu aslında. Hiçbir şeye hakkı yoktu. Var olmaya bile. Öyle hissetti. Eli, boğazını kavramış sıkıyordu, gözlerini halıdan almasına neden olan telefon çaldığında. Hafifçe irkildi. Gözleri ıslanmıştı. Telefonu eline aldı. ekranda gördüğü isim onu hem rahatlamış hem de daha da canını sıkmış gibiydi. Çağrıya cevap verdi. Kelimelerle anlatılabilecek şeylerden, çok daha fazlası olduğu belliydi. Dudaklarından sessizce birkaç kelime döküldü. Karşıdaki sözcüklerini bıçak gibi keskin seçmişti anlaşılan. Suratı iyice düştü, dudakları aşağı doğru kaydı. Telefonu kapatıp yanındaki sehpaya bıraktı. Salonun her yanındaki kocaman bitkiler, o canlı yeşil renkleriyle odanın boğucu pastel havasına tezat oluşturuyorlardı. Sanki sırf bu acziyetini izlemek için bu olağanüstü zamanda oraya gelmiş gibiydiler. Gülüyorlardı ona tüm yeşilleriyle.

Ayağa kalktı, salondan koridora geçti. Her yer, tüm eşyalar, duvarlar, onun buraya ait olmadığını hissettirircesine duruyorlardı yerlerinde. 155 metrekarelik evin bir santimetre karesinde bile yeri yoktu kendisinin. Dışarıda, toprağın üzerinde hatta altında dahi yeri yokmuş gibi hissetti. Aldığı havayı bile çalıyormuş gibi bir duygu, sıkıntı, kapkara bir düşünceler topluluğu oturdu hem yüreğine hem beynine. Artık bunlara karşı koyacak ne bir gücü ne de isteği kalmıştı. Karanlık evde ne kadar ışık açarsa açsın, her yer hala karanlıkmış gibi, ışık bile onu istemiyormuşçasına aydınlatıyormuş gibi geliyordu. Ceketini kaptığı gibi dışarı fırladı. Salona dönüp otursa halı onu boğacaktı çünkü.

Evin hemen yanındaki küçük mahalle parkında yürümeye başladı. “Amaçsızca yapılan her eylem, yaşamak dahi, amaçsızsa eğer, hakkı yoktur var olmaya.” diye düşünürdü hep. Şimdi hayalleri var olmasına rağmen, o kadar çok sorgulamıştı ki onları, gerçekçiliklerini ve olasılıklarını, değerlerini değilse de onlara duyduğu inancı yavaş yavaş kaybetmişti. Artık tutunacağı hiç bir şey yoktu. “Elinde sadece hayallerin kaldıysa eğer  ve onlar da gerçekleşmeyecekse, elinde bir şeyler var sayılır mı acaba? Yoksa tam bir hiç mi olursun? Ve o hayallerin yürüdüğün dipsiz yolda kendini avuttuğun, kandırdığın küçük oyuncaklara dönüşür. Aynen öyleydi işte. Bu da hayatın ona attığı en büyük kazıktı ayrıca. Oyuncaklarıyla bayırlara salınmış bir küçük çocuk gibi. Nereye gittiği kimsenin umurunda olmayan.

En büyük destekçisi olarak gördüğü insanların giderek en büyük yükleri haline geldiğini görünce çok yaralanmıştı aslında. Anlayamadı, anlamak da istemedi. Hele var olduğunu düşündüğü büyük bir hayat paylaşımının, sevginin, nefrete dönüştüğünü görmek, hayatın ona kazandırmak istediği “önemli” bir tecrübe olsa da o anılarından, belleğinden silmek istedi bu zamanları. Önce çok sinirlendi hatta, tepki verdi, dışa vurdu, sonra üzüldü, kırıldı, içine çekildi, sonra yalvardı, ağladı, zırladı, en sonunda da unutmak istedi, istiyor, istemeli ama yapamadı. Aynı halıdaki o yol gibi bir yolda şıkışıp kalmıştı gerçekten de. Gitmesi gerektiğini bildiği halde gideceği yerin hiçbir yer olduğunu bildiği için gidemiyordu. Yerinde kalamıyordu. Geriye de dönemiyordu.

Cebinden telefonunu çıkardı, rehberden seçtiği birini aradı. Telefon kapalıydı. Başka birini seçti ve aradı, meşguldü, başka birini aradı, açmadı. Zaman, yer, durum, para, hatta yerdeki minik bir çakıl parçası bile ondan daha kıymetliymiş gibi hissetti o an için. Parkın sonuna geldiğinde bir banka oturdu. Karşısındaki küçük top sahasında çocuklar kahkahalarla top oynuyorlardı. Kendi çocukluğunu hatırladı. Sonra unuttu. Banktan kalktı, yürümeye devam etti. Karşıdaki caddenin ucuna geldi. Yoldan, içi insanlarla dolu bir otobüs geçti. Çoğunun elinde cep telefonu, boynunu bükmüş, kimisi ise suratı asık kafasını cama yapıştırmıştı. Sonra arabalar geçti. İş yerinden çıkıp evine giden, kurduğu düzeni korumak dışında başka kaygısı olamayan insanlar ve belki de eskiden kurdukları hayallere ara da sırada üzülenler.

O yolun sonundaki alçak kaldırımda oturduğunda sıfırdı. Tam bir sıfır. Yerle bir seviyede. Ne cebinde parası, ne gidecek bir yeri, ne de yaşayacak bir hayatı, paylaşacak bir anısı kalmıştı. İçi tamamen boşalmış bir beden gibi, yerdeki gölgesinin bile gereksizliğini düşünüp, varoluşunu sorguluyordu. Vermesi gereken kararları, yapması gereken eylemleri zamanında yapmadığı için, düşünemediği hatta göremediği için pişmanlık hissediyordu. Uzay-zaman boşluğunda sahip olduğu dönem sona ermiş gibiydi.