Gecenin üçüydü. Gözleri tavanı izliyordu. Her gece biriyle olduğu yatağında bu gece tek başınaydı. Uyku ona ihanet etmişti bu gece. Yatağının diğer ziyaretçileri gibi. Tavana bakarken öylece, yavaşça, ağır ağır ve gönlünün sarıldığını hissederek hüzünle, düştü belleğine eski anılar. Unuttuğu, unutmak istediği, görmezden geldiği ama ne kadar üstünü örterse örtsün, ihanete uğradığı ve yalnız kaldığı bu gecede ansızın ortaya çıkan anılardı bunlar. Görüntüler belirdi tavanın pürüzlü yüzeyinde. Ama bu kötü sinema perdesi bile bozamadı hatırlattıkları hisleri. Hep güzel zamanlardı gördüğü fakat sadece zaman değil, hisleri de hatırladı, unutmayı seçtiği. Evet, değişmişti aradan geçen onca zaman boyunca. Çok değişmişti hem de. Ama gerçek hislerin sıcaklığı hiç değişmezdi. Ve onlara duyulan ihtiyaç hiç bitmezdi. Bunları yeniden hatırladı işte. Sonra tüm bunlardan yoksunluğunu hatırladı yavaşça, ağır ağır ve gönlünün sarıldığını hissederek derin bir hüzünle, yeniden. Birinin ona sarıldığını hatırladı. Karşılıksız, çıkarsız, hesapsız ve tüm benliğiyle ve diğer bütün ziyaretçilerden farklı olarak. Kokuları hatırladı, artık duymadığı. Duvarlarda çınlayan konuşmaları ve uyumadan önceki gülüşmeleri. Sonra güveni hatırladı yeniden. Her anında duyduğu o zamanların. İşte bu canını daha da sıktı, hüzünlendirdi gönlünü. Çünkü artık hayatında olmayan bir şeydi güven. Çünkü artık herkesin kendine özel bir güveni vardı sadece. Birbirlerine veremeyecekleri kadar azdı.
Sonra sesler başladı yavaşça kulaklarında vızırdanmaya. Bir ses duydu geçmişin çok uzak yollarından gelen. Ama bir zamanlar uzun süreli duyduğu bir sesti bu. Unutmadan önceki en yakın cümleleri anlayabildi sadece. “Çok şey mi istiyorum?” dedi ses. Bunu şimdi anladı. Artık bir şeyler hissedebildiği tek yer olan yatağını da terk edince ziyaretçileri ve konuşacak, ve sarılacak ve hatta ağlayacak bir sıcaklık bulamayınca yanında, anladı o sesin ne istediğini aslında. Ve o sesi değerli kılanın, istediği bu basit şeyi vermesi olduğunu da anladı aynı zamanda. Şimdi tek başına uzanırken öylece, işinin tüm yorgunluğu bir geceliğine de olsa vermişken izin ona ve tüm ziyaretçileri, gönlünün ve yatağının kaybolmuşken ortadan aynı anda, unuttuğunu sandığı ama hiç değiştiremediği o eski halinin kırıntıları, karşısındaki perdeye çıkmış ve sanki aradan hiç o kadar zaman geçmemiş gibi eski günlerini, hallerini ve hissettiklerini hatırlatmışlardı ona. Hatırlatmakla da kalmamış, ne kadar hasret kaldığını da hissettirmişlerdi kalbinin derinliklerinde. Üzüldü. O zaman gözünü kör eden şeylerin, düşünmesine izin vermediği bir şeyi anımsadı şimdi. Sesin sahibini. Ve onu, yatağında yatarken, elinden kayıp giden şeylerin farkında olmasına rağmen hiçbir şey yapamadığı o anları düşündü. Kendisi gibi tek başına gecenin üçünde tavandaki sinema perdesini her gün ama her gün izlerken canlandırdı gözünde onu. Artık çok uzaktaydı. Gözünden bir yaş süzüldü, kimsenin tutmayacağını bilerek özgürce düştü yastığa.
Bir gece ansızın kaldığında geçmişi ile baş başa, gönlünün bu kadar hüzne kapılacağını hiç düşünmemişti. Zaman geçecek ve yeni mutluluklar yaşayacaktı. Hem de her defasında daha büyüklerini. Ve yaşamıştı da gerçekten. Güzel başka bir sürü anı biriktirmişti. Güzel insanlarla da tanışmıştı pek tabi. Fakat bu gece, bir daha hiç bulamadığı bir şeyi anımsamıştı. Gerçek bir adanmışlığı. Bunu hiç bulamamıştı işte. Şimdi saat dördü vurmuştu artık. Yeni bir gün doğarken pencereden dışarıda, umut etti yeniden bulmayı, kaybettiği bu kıymetli şeyi. Bunun zorluğundan bihaber olarak yumdu gözlerini umutla, yeni başlayan tempolu, kalabalık bir güne doğru.