Duygular, bulutlara binip gittiler

       Evin, uzun vadiye bakan tarafındaki akasya ağacı yeni yeni çiçeklenmeye başlamıştı. Öğlen güneşi, küçük beyaz tomurcukların üzerine vuruyordu. Yakından bakan gözler, çiçeklerin yapraklarındaki parıltıyı görebilirdi. İçlerinde trilyonlarca yıldızın var olduğu koca evrenlere sahip beyaz yapraklardı bunlar. Yumuşak bir esinti eşliğinde sallanıyorlardı dallarında. Hava ısınmaya başlamıştı. Vadinin karşı yakasındaki dağın zirvesinde karlar erimeye başlamış, eteklerinde ise yeşillikler giderek canlanır olmuştu. Dışarıda küçük kuşların sesleri her yeri dolduruyordu. 2 ay önceki o korkunç fırtınanın olduğu gece, aynı pencerenin başında oturmuş, aynı manzaraya bakmıştı adam. Fakat o zaman akasya ağacının dalları oradan oraya yatıyor, rüzgar yerdeki toprağı ve bitki kalıntılarını havaya savuruyordu. Yüksek zirvenin hemen arkasında aralıklarla patlayan şimşekler, silüet halinde bir görünüp bir kaybolan dağı, olduğundan daha yüksek ve korkutucu gösteriyordu. Bulutlar giderek eve doğru yaklaşıyor ve kısa süre sonra bardaktan boşalırcasına yağacak olan yağmuru üzerlerinde taşıyorlardı. Fakat o her şeyin bir tarafa savrulup, kasvetli bulutların giderek her tarafa hükmettiği hava bile belli bir devinim içerisinde daha huzurlu gelmişti adama. Her şey çılgınca hareket ediyor, bazı şeyler alt olurken bazı şeyler üste çıkıyordu. Ama yine de her şey belli bir uyum içerisindeydi. Gizemli, neredeyse imkansız ve muhteşem güzellikte bir uyumdu bu. İzlemek insana garip bir haz veriyordu. Şimdi ise pencere başında oturup aynı manzaraya baktığı bu öğlen saatinde ise o huzuru ve hazzı alamıyordu nedense. Dışarıda, doğanın giderek canlandığını gösteren tüm o renkli ama dingin görüntü, insanda can sıkıcı bir ruh hali yaratıyordu. Sanki zaman yavaşlamış ve anlamsızlaşmıştı. Sanki doğa bile artık mücadeleyi bırakmış, kazanılan savaştan sonra kendini keyfe vermiş fakat mücadelenin olmadığı bu zamanın hiçbir anlamının da olmadığının farkındaymış gibiydi. Öğle güneşinin sıcak rengi bile garip bir aidiyetsizlikle parlıyordu. Sadece her sabah doğmak ve her akşam batmak için yapıyordu bunu sanki. Ve ne o bahçedeki akasya ağacı için ne de vadideki diğer tüm canlılar için bir önemi yoktu. Hayatta bir çok şeyin öneminin ve anlamının olup olmamasının veya neye göre olduğunun bir önemi olmadığından bu garip zaman diliminin de öylece havada salınıp duran bir periyottan ibaret olduğunu düşündü adam. Her ne kadar bu anların öylece var olup geçip gittiğini düşünse ve bilse de insana hissettirdiği ve her zaman hatırlatacağı duygular olduğu gerçeğini de hep bilecekti adam. O zaman bu anların anlamı, bu boşlukta salınan zaman dilimlerinin, öylece doğup, bir yaprağın içinden geçen gün ışığının etki ettiği şey sadece duygular mıydı acaba? Belki de bazı anılardı. Ve onlarında akla getirdiği veya hissettirdiği şeyler başka şeyleri akla getirir, düşündürür belki de değiştirir hatta yaptırırdı. Bu zincirleme bir reaksiyonun doğuşuydu veya bir pes edişin ilk yılgınlığıydı. O halde bir önem arz ediyordu ve bir amacı da vardı. Belki de her şeye bir anlam yükleme gayemizden doğan, beynimizin bize oynadığı bir illüzyondu bu da. Ama yine de bir etkiye neden olduğu açıktı. Gerçekliğin değişken olduğu bir evrende, illüzyonun kelime anlamı, niteliğini kaybetmiş harfler sırasından başka bir şey değildi.

       Vadide yeni bir hayat yeşeriyordu elbette. Göz bunları görebiliyordu. Adam, zirvedeki karların günden güne nasıl eridiğini gözlemliyor, doğru orantılı bir şekilde bahçedeki ağacın dallarının ve vadideki yeşilin giderek nasılda canlandığını izliyordu. Tüm bu düşündüğü şeylere rağmen, yeşil, dallar, çiçekler ve ve hatta güneşin gözünü alan o sarı sıcak ışığı bile yine de anlamsız yine de önemsiz ve yine de gereksiz, lüzumsuz, farazi hatta aykırı geliyordu adama. Demek ki insanın duyguları, koca bir bulutun üzerine binip çok uzak diyarlardaki bir dağın yamacında fırtınalar kopardığında, içi boş kalan o vücudun, içi yenmiş ve bir kenara atılmış boş bir konserve kutusundan bir farkı olmuyordu. Adam, sonunda bu değişebilecek ama ona o an her şeyden daha gerçek gelen gerçeğe haiz olmuştu.

Rüya

Uzun bir rüya gibiydi bizimkisi.
Ben uyanmak istemedim.
Sen bir daha uyuyamadın.
O rüyayı gerçek kılmak için o kadar çabaladım ki;
Sonunda içinde kayboldum.
Gerçek olur sandım.

Bir ağaç dikmiştim.
Kökleri derin.
Fırtınada tutunacağım, sıcakta sulayacağım bir selvi.
Masallardan fırlamış gibiydi rengi.
Yaşamın tonu gibi yemyeşil.
Güzel bir rüzgarda başımı yaslayıp, gölgesinde hayal kurmak,
Dallarının içinde kaybolmak.
Bir çocuk şenliğinde gövdesine tırmanıp,
Hayatı en yüksekten izlemek.

Bir rüyaydı bizimkisi, yemyeşil
Ben uyanmak istemedim,
Sen çoktan başka bir yerde
Başka bir rüyaya dalmıştın bile.
Gün gelir belki sabah hatıraları içinde
Hatırlarsın bizim rüyamızı.
Bir ağacın dalından eser gibi,
Yanaklarından öpen bir esinti misali.

Ruh Ağacı

Kocaman arazinin ortasındaki tek ve hür ağaç, yüzyıllardır kendisini bekliyordu adeta.

O tepenin üstüne çıktığında ruh ağacını bulduğunu hemen anladı.

Kokusunu koklamak istedi yaklaşıp,

Kendi içini koklamak gibi bir şeydi bu.

Usulca…

 

Yarının ne getireceğini bilmeden gelmişti buralara.

“Güneye” demişti kendine,

Belki o buz gibi kalbin ısınacağı bir yerler vardı,

Dünyanın herhangi bir yerinin güneyinde.

Ama ne kadar giderse gitsin,

Ne kadar inerse insin güneye,

Aslında kendi kuzeyine seyahat ediyordu sessizce.

Nedensizce fakat zorunlu bir halde.

Bu laneti ona zincirleyene lanet ederek,

Döndü etrafında bu sığ hapishanenin.

Döndükçe gördü, bildi ve sıkıldı.

Hem kaçmanın getirdiği heyecan,

Hem de kaçamamanın verdiği mide bulantısı vardı.

 

Sırtladığı;

Dışlanmış herkesin yükünün toplamı kadardı.

Geri döndü geldiği yere,

Kuzeye, hapishaneye ya da adı her neyse…

Ölüm bir başka kafes,

Işığın olduğu her yer, insanlığın laneti

Ve,

O gece, bulduğu o ağacı kesti.

Ruhunun en derinlerinden

Köklerini tek tek ayırdı, yaktı, yok etti.

Zaman yoktu onun dünyasında

Artık ruh da yoktu.

Ağaç da…

İnsanlar da,

Kendi değer yargılarında boğulmuş

Karanlık birer silüetti sadece.

Yapay ışıkların yarattığı birer gölge gibi.

Bir yerden bir yere salınan karanlık kümeleri.

Doğanın rüzgarının gün gelip temizleyeceği birer yanılsama

Ve pişmanlıkla dolu molekül zerrecikleri.

 

Bilincinin başka bir yerde aktığını hissediyordu artık.

Görünmez bir ışık ve var olmayan bir sesin yönlendirdiği,

Bir garip algı.

Ne bir yanılgı, ne bir farkındalık

Sadece boşluk…

Ruhsuzluğun getirdiği hafiflik

ve ebediyetin getirdiği ferahlık vardı artık.

 

Gaza gelince unutan adam

Ağaç süsü verilmiş betondan bankta uzanmış kıvranıyordu. Hemen yanı başında arkadaşı kendine gelmesini bekliyordu. Etraftaki çöpleri temizlermiş gibi yapan bekçinin ilgisini çekmişlerdi. Bekçi yaklaşırken dayanamayıp sordu “arkadaşın nesi var” gözlerini bekçiden ayırmadan elini cebine atıp bir sigara çıkarıp yaktı arkadaşı. Sigarasından ilk nefesi aldıktan sonra “unutuyor” dedi. Bekçi anlamaya çalıştı. Başaramayacağını anlamıştı bekçinin ”unutuyor efendim” diye sürdürdü arkadaşı.  “misal bunun bir sevgilisi var. Aşık, deli gibi seviyor. Etraftaki herkes bilir nasıl sevdiğini” gözlerini ayırmadan anlamaya çalışıyordu bekçi. “Ama bir yere gitsin etrafında birileri olsun hemen unutuyor sevdiğini” yine anlamamıştı ama çaktırmadı bekçi. Bir şeyler demesi gerektiğini düşündü. “Buraya neden getirdin?” diye sormuş buldu kendini. ”hiç” dedi arkadaşı kısa bir sessizlik oldu bir şey düşündüğünden değil öyle anlamsız bakmak istemişti bir süre bekçinin yüzüne “getirmesek hikayeyi anlatamazdık, bir mekana ihtiyaç vardı”