Ölüme giden yol

Hayal meyal hatırladığı şeylerden en belirgini, sonu görülmeyen yoldaki yoğun toz bulutuydu. Kıvrılarak tepe yukarı çıkan yolda binler yürüyor, atılan her adımdan çıkan toz havada birleşip göz gözü görmez bir yoğunluk oluşturuyordu. Ağustos sıcağının tam ortasında annesinin elini tutmuş yürümeye çalışırken gözüne kaçan tozdan gözlerini ovuşturuyordu. Annesinin yürüyecek takati kalmamıştı. . Ayağını zar zor kaldırıyor, birden bire bırakıyordu. Tuttuğu eli sıcağa rağmen buz gibiydi. Ölümün soğuğu gelmişti bile. 

İki adım sonra annesi yere yığıldı. Düşer düşmez toz üstünü örttü. Bedeni görünmez oldu. Yine de elini bırakmamıştı. Buz gibi eli hala sıkı sıkı kavrıyordu onun elini. Öylece bakakaldı annesinin düştüğü yere. Arkadan gelen binlerce insan durmadan devam ettiler yanından geçerek. Ağzından tek kelime dahi çıkamadı. Askerlerden biri yanına yaklaşıp süngüyle kolundan dürttü. Yürümesi için işaret etti. O da yürüdü. Artık binlerce insanın içinde yapayalnızdı. Tozun içinde herkes kimliğini yitirmiş uçan bedenler gibiydi. İlerleyen et yığınları. Hiç bir hayatın, belleğin, anının öneminin kalmadığı, sadece nefes alan bedenler.

Yürümeye devam etti. Saatlerce yürüdüler. Sonunda hava kararmaya başladığında ufak bir kuyunun yanına ulaşmışlardı. Askerler kana kana su içiyor, mataralarını dolduruyorlardı. Kimseye su vermediler. Yere yığılanları kaldırıp bir köşeye yığdılar. Onlar için yolculuk bitmişti.

Gözü yerdeki küçük gazete kağıdına ilişti. Öğrenmeye ancak fırsat bulabildiği rakamları gördü kağıtta. 1915 yazıyordu. Ağustos sıcağında. Binler ölüme gidiyordu.