Parmaklıklar Yükseliyor!

Belli sınırları olan bir alanda, gittikçe karanlığa itilmek, kitle büyüdükçe parmaklıkların boyunu yükseltmek ilginç bir kafa yapısının ürünü. Sağlıklı olduğu söylenemez asla fakat üzerine kafa yorulması gereken bir konu kesinlikle. Ölümlerin kazandığı meşruiyetin eşit ölçüde utanç yaratması gerekirken tam tersinin ateşli savunuculuğunu üstlenmek ve inanılmaz saçmalıkta ve yaratıcılıkta kılıflar bulmak, bahaneler üretmek şüphesiz ilginç bir konu. Az sayıda kafanın sağlıksız fikirlerinin peşinden giden büyük kalabalığın nasıl da hızlıca uyum sağlayıp aynı değerde          fikir üretiminde bulunmaya başlamaları ve fazlasını düşünmeyi kendilerine yasak etmeleri, önemli bir sosyolojik olaydır. Araştırmaya hayli değer bir olaydır hem de! 

Bir süre sonra milli olarak yasadışı örgütlerimizden ve milyonları dahi tutsak edebileceğimiz devasa hapishanelerimizden övünmeye başlarsak kimseler şaşırmayacak zannımca. Nitekim zamanında pek şaşılabilecek olan şeylere şimdi nasıl da baktığımız (şaşırsak da şaşkınlığımızın büyük sessizlik ve alışkanlık içerisinde kayboluşu) ortada. Bu kadar çabuk alışmak yanlış. Bu kadar hissizleşmek yanlış. Ruhların bu kadar bedenden ayrı düştüğü, vicdanın olmadığı bir hayat sürmek yanlış. Eğer ki günümüzde her yanlışın ve doğrunun hızla değiştiği gibi bu yanlışlar da hızla değişiyor ve doğruya evriliyorsa, biz bu evrende yaşayan bir tür olarak kendimize artık insanoğlu dememeliyiz. Çünkü biz insanken vicdanlıydık. Vicdanlı, hissedebilen yaratıklar olduğumuz için insandık…

Bu ne güzellik!

Rüzgar hafiften eser, yapraklar hışırdar, havalar ısınır, yeşilim artık daha yeşil görünür. Ben soludukça etrafımdaki büyük betonların arasına ferahlık yayılır. Ben durdukça gölgemden faydalanılır. Benim buradaki duruşum, onlara geldikleri yeri yaşadıkları dünyayı hatırlatır. Ben doğayı temsil ederim, onlar unuttukları yeşili, canı, yaşamı, organik olduklarını hatırlarlar. Düşünce tekrar özüne döner, mantık otomotluktan kurtulur, duygu yeşerir.

Son zamanlarda ısınmaya başlayan havayla birlikte yeşilimi göstermek için parmaklarımın ucunda durmam gerekti. Çünkü hava çok dumanlı, çok puslu. Pencereden görülen son yeşili silmek isteyenler var, istemeyenler bir avuç sandık. Ta ki silmeye gelenler; “Siz burada çok durdunuz. Kalkın, biz buraya beton atacağız.” diyene kadar. Ondan sonra çok ses geldi buraya. Gölgem yetmez oldu. Ama rengim daha yeşil. İşte tam o zaman her yer puslandı, pusulandı. Tek düze bir ses bastırdı, durup durup birden gümleyen. Sonra hep gümleyen. Daha hızlı, daha çok nefes alıp verdim ki duman dağılsın, ortam ferahlasın. Ama çok duman vardı, dahası da geldi.

Buna rağmen renkli ses yükselmeye devam etti. Gümlemeleri bastırdı. Sonra da tamamen yok etti. Durduğum yerde bu kadar çeşitli ses duymak nasıldır anlatamam. İşte şimdi galiba büyüyorum dedim kendi kendime. Hava daha da ısındı ve ben daha da yeşillendim.

Artık sadece renkli sesler var etrafta. Sonunda bitmek bilmeyen mekanik sesler sustu. Varoluşumun anlamı bu renkli seslermiş. Onlar için de benim hışırtım. Nefesim, gölgem ve hatırlattıklarım. Benim yapraklarım henüz küçük ama bazen zaman hızlı akar ve yaşın hızlı atar. Ben artık kocaman bir çınarım. Büyüdükçe gölgeme daha çok renkli ses daha çok insan alacağım ve daha hızlı büyüyeceğim. Hep birlikte.

Teşekkürler İstanbul, teşekkürler Türkiye!

#direngeziparkı

Bazen susarken de konuşursun

Bazen susarken de konuşursun
Boğazında düğümlenir kelimeler
İçinde kıyamet kopar
Kulakların patlar sessizlikten
Haykırır içinden o ses
Ardı ardına cesur cümleleri
Sadece kendini savuran
Koca bir fırtına gibi

Bazen de seslere dökersin içindekileri
Ne kadar zarifçe salınsa da
Havada süzülen dalgalar
Tırmalar kulağını
Başka yere bakanın
Gördüğü başka renktir o
Seslenirsin kıpkırmızı bir fikirle
Onun gördüğü sadece bir sarı
Hayallerden kalan bir gün batımı

Anladığını anlatamadığın
Bir zamandasındır artık
Aynı pencerenin iki farklı camı
Yansıyan manzaralar birbirinin zıttı
Ama tamamlar birbirini
Sen göremezsin o sarıyı
Oysa derdinde değildir kırmızının

Birgün olurda havada çarpışırsa fikirler
Gözlerin kamaşır
İçinde bir kıpırtı
Benliğinin en öznel hissiyatı
Birleşir sese dönüşen dalgalar
İki çılgın aşık gibi sarılır
Çocuksu bir sevinç
Bir renk kaplar her yanı
Geleceğin kapıları açılır zihninde
Görürsün kendini hayalinde
Bu anlaşıldığının kanıtı
İşte o zaman görmüşsündür sarıyı
O ise fikrin kırmızısını…

Yaratmanın Peşinde

ayakları yere saglam basan,her yönüyle canlı,nefes alan,yaşayan bir karakter yaratmanın peşinde bilinmeyen bir adrese dogru yol alırken ,kaybolmanın ve belirsizligin sabırsızlık zamanlarının insanı kendinden geçiren gücü elem ve ıstırapla beraber tutkuya dönüşürken kendimi kendi çıkmazlarımda buluyor oluşum,karakter yaratma niyetiyle çıkılan bu yolun kendimi eklemleyerek yeniden yaratmanın sokagında son buluyor olması ;her seferinde yeni yaralar,yeni nefretler,yeni cevaplarla hakikat arayışına dair sorularımı,sorunlarımı,ıstıraplarımı dindirmek yerine daha da can yakan bir hal alıyor.yine de bundan haz almam başka bir soru işareti belki de hastalık…

Anlamadan Dinlemek Ya da Dinlemeden Anlamak Veyahut Her İkisi

Image

Bağırmadan konuşmak ne güzel şey

Dinlemek,sessizlik ne güzel şey

Kafa patlamadan,ağzından salyalar akmadan konuşmak ne güzel şey

Dinlemeden konuşmak ne boktan 

Ben anlamam,ben bilmem arkadaş

Dinlemeden söz söyleyeni anlamam,anlayamam

YÖNETMEN KEN LOACH’TAN FİLM YAPIMI ÜZERİNE 10 DERS

Pek az yönetmen toplumsal konuları Ken Loach kadar etkili bir şekilde canlandırabilir. Gerek aileyi konu alan büyük tarihsel dramlarda (The Wind That Shakes The Barley, Land and Freedom), gerekse işçi sınıfının çilesini dillendiren karakter odaklı filmlerdeki yönetimiyle (Kes, Riff-Raff, Sweet Sixteen, Bread and Roses) Loach yer ve zamandan bağımsız, ilişkilenmenin son derece kolay olduğu evrensel hikayeler yaratır.

Loach’un son yapıtı olan The Spirit of ’45 adlı belgesel bu yılki Berlinale’de galasını yaptı. Loach’un köklü geleneğini bugün halen yarım yüzyıl önce olduğu kadar güncel olan bir öyküyle sürdüren film, Britanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında hakim olan geleceğe dair umut hissini ele alıyor. Savaş sonrasında, savaşı birlikte kazanmış bir halk, ülkesini yine el birliğiyle yeniden inşa edebileceğine inanıyordu.

Loach 1945’te İşçi Partisi’nin kazandığı zaferin tarihini dönemin eylemcileri, işçileri, sendikacıları ve iktisatçılarının sesiyle anlatıyor. Ulusal Sağlık Kurumu’nun (NHS) kuruluşuna, hizmet kurumlarının ve ulaşım endüstrisinin kamu mülkiyetine geçişine; ardından da Thatcherizm’in etkilerinin ardından topluma neler olduğuna, bireycilik mitinin bu toplumsal kazanımları nasıl alıp götürdüğüne şahit oluyoruz.

Loach’un başarısı belli bir tarih dilimini ele alıp, söz konusu dönemde öğrenilenlerin dünyanın dört bir yanında ülkelerin halen sayıca az olanlarla çoğunlukların rolleri arasındaki dengeyi kurabilmek için uğraştıkları bugünün dünyasında halen ne kadar önemli olduğunu gösterebilmesinde yatıyor.

Bir sinemacı olarak Loach’un çalışma biçmi filmlerindeki karakterlerin çalışma hayatlarından çok da farklı değil. Geleneksel Hollywood modelinden farklı olarak Loach’u motive eden tek başıma zirveye giden basamakları tırmanmaktan ziyade, işini iyi yapan bir ekibin ortak memnuniyetine dayalı kollektif bir ruh, ve sette bunun getirdiği uyum.

Çoğu projesinde prodüktör Rebecca O’Brien ve senaryo yazarı Paul Laverty’nin de dahil olduğu ekibini bozmayan Loach, ekibine olan sadakatiyle tanınıyor. Filmmaker dergisi Loach’la Berlin’de filminin galasından hemen sonra 45 yıllık sinema hayatında başka neler öğrendiğini keşfetmek üzere konuştu.

Tutumlu bir ekip bulun :

Ben kimseyi kazıklamayan prodüktörlerle çalıştığım için şanslıyım. Biz fazla para da harcamıyoruz; dolayısıyla saçma israflara yer yok. Bu yöntem büyük ölçüde prodüktörler işleri son derece rahat bir düzene oturttukları için işliyor.

Bana kalırsa, kulağa garip de gelse çok büyük paralar harcamıyor oluşumuz işimize yarıyor. Sinema bizim seviyemizde bile iyi para kazandıran bir sektör; ama  meblağlar çok büyüdüğünde yolsuzluğa son derece yatkın. Dolayısıyla siz siz olun, akla yakın olanı yapın. 

Etrafınızdaki insanların değerini bilin :

Bence herkesin herkese saygısı vardır. İnsanlara işlerini yapmaları için yeterli zaman vermeye çalışırsınız; bazen zaman kısıtlıdır, ama malum, hepimiz aynı rahatsızlıkları paylaşıyoruz.

Bana kalırsa insanların işe yaptıkları katkının kıymetini bilmek kilit noktadır. Böylece hem siz, hem de karşınızdakiler kendinize değer verildiğini hissedersiniz. Ben harikulade insanlardan oluşan bir ekiple çalışıyorum; ekipten bir kişiyi çıkarsanız işimizi yapamaz hale geliriz. Zaten bunu ekiptekilere söylemeniz bile gerekmez; yaptığınız işe zaten içkindir bu, değil mi?

En iyi ekiplerin temelinde sadakat vardır:

Ben çok iyi bir ekip kurabilecek kadar şanslıydım; ekibi oluşturanlar son derece sadık olunca siz de onların sadakatine karşılık vermeye çalışırsınız. Ve sonra ekibinizle ortak bir tavır geliştirirsiniz ve böylece en temel şeylerin üzerinden tekrar tekrar geçmeniz gerekmez; çünkü birbirinizi anlarsınız. Bu bir sağduyu meselesidir.

Sinema sektöründe emek son derece dağınıktır. Ben fazla değişmeyen bir ekiple çalışabildiğim için şanslıyım. Eğer bu şekilde büyük ölçüde tutarlı çalışabilirseniz bu size bir takım oluşturmak için gereken güveni de verir.

Daha başlamadan budayın. Sonra biraz daha budayın :

Muhtemelen hiç bir işinize yaramayacak bir sürü sahne çekiyorsunuzdur; bana kalırsa bu yapılabilecek en büyük hatalardan biridir. Ve ben de bunu yaptım; kimi zaman da daha başlangıçtan itibaren yaptım.

Biz daha başlamadan bütçemizi budarız. Senaryoyu daha az masraf yaratacak şekilde budarız. Her filmde olmasa da olacak bir ya da iki sahne vardır; bunu her seferinde baştan bilemezsiniz, ama bunu bilmek de sinema sanatının bir parçasıdır. İşinizin önemli bir kısmı çekime başlamadan senaryonuzu size boşa vakit harcatmayacak şekilde budamaktır.

En küçük öykünün dahi epik tarafını bulun :

Bu işin yazma kısmıyla ilgili. Paul (Laverty) ile uzun süredir çalıştığımdan onu iyi tanıyorum: Paul’ün güçlü yanı size büyük resmi anlatacak olan mikrokozmosu bulabilmesidir. Gördüğünüz çok küçük bir şeydir, ama onun üzerinden büyük resmi öğrenirsiniz. Her zaman aramanız gereken bu olmalıdır: küçük bir öykü, bir ilişki veya bir durumu hakikatine uygun bir şekilde anlatabilirseniz, onun içinde olduğu çok daha büyük resimle ilgili çok önemli bir şeye onu aslında hiç dile getirmeden değinebilirsiniz. Esas aranacak öyküler bu tür bir çıkarsamayı mümkün kılan öykülerdir.

Aktarması ne kadar zor olursa olsun, öykü kendiliğindenlik hissi taşımalıdır:

Kurgusal sinemada, ve bizim filmlerimizde de, senaryo son derece net ve nihaidir. Perdede gördüklerinizin yüzde 98’i senaryoda vardır. Üzerine yüzde bir veya ikilik bir kısım eklenir, ama o da doğaçlama hissi verecek şekilde yapılmalıdır. Bu bir Chopin icrasına benzer: her ne kadar beste çok önceden yazılmışsa da sanki piyanist piyanoya oturmuş ve o müthiş besteyi o an kafasından çıktığı gibi çalmış gibi hissetmeniz gerekir. Sinemada da böyledir: iyi sinema sanki o anda kendiliğinden gözünüzün önünde olup bitiyormuşçasına bir görünüme ve niteliğe sahip olmalıdır. Becermeniz gereken numara budur.

Senaryonuzu düzenlerken düşmanlarınızı düşünün :

Filminizin ne anlattığı, alt metninin ne olduğu, ne tür örtük anlamlarının olabileceği gibi şeyleri sürekli dikkatle düşünürsünüz: anlattığınız hakiki midir; dayanakları sağlam mıdır; yanlış anlaşılmaya açık mıdır?

Bir sorun varsa senaryonuzdadır. Eğer senaryonuzda bir sorun varsa dönüp dolaşıp mutlaka filmde ortaya çıkar. Bir iki kez senaryomu tam anlamıyla iyi hale getiremediğim oldu; ve öğrendim ki hatalar işin son aşamasına kadar peşinizden gelir. Başlangıç aşamasının zorluklarından biri de budur.

Doğru alt metni yakalamanın sırrı senaryo üzerinde çok çalışmak, ve düşmanlarınızın soracağını bildiğiniz soruları sormaktır.

Yazar-yönetmen ilişkisi kutsaldır :

Paul yazmaya başlamadan önce ikimiz öykü üzerine uzun süre konuşuruz; ardından Paul ilk versiyonu yazar. Senaryonun iskeletini oluştururken her aşamada konuşuruz, ama yazma işini Paul yapar. Ve uzun süren casting aşamasında onun farklı zamanlarda sık sık uğramasını, ve en son aşamada Rebecca ile birlikte olmasını isterim; çekimlere de mümkün olduğunca sık gelmelidir. Pek çok zaman benim ıskaladığım bir şeyi Paul görür. Yazar-yönetmen ilişkisi kafa denkliğine dayalı bir ilişkidir. İki taraf ta birbirine baskı yapmamalı, birbirinin varlığından keyif almalıdır. Paul yapacak hiç bir şey bulamazsa kahveleri getirir.

Unutmayın ki yazmak ve yönetmek aynı şey değildir:

Eğer yönetmenseniz şunu hatırlayın: siz yazar değilsiniz. Sanırım yeni yetişen pek çok yönetmen aynı zamanda yazar olmaları gerektiğini düşünüyorlar; ve bana kalırsa bu onların önünde çok büyük bir engel. Yönetmenseniz yazar değilsinizdir; ve yazarsanız da muhtemelen yönetmen değilsinizdir. Aradaki farkı aklınızdan çıkarmayın.

İyi yazar-yönetmenlerin sayısı pek de fazla değildir. Çoğu zaman senaryoları fazla ince kalır; yeterince karmaşık ve yoğun olmaz. Yönetmenlik yapan yazarlarınki de çoğu zaman fazla yoğundur; metnin nefes almasına izin vermezler.

Yazar ve yönetmen vizyonlarının her ikisine de muhtaçsınız, ve ikisi aynı şey değildir; birbirlerini tamamlayan iki ayrı şeydirler. Gerek senaryoyu, gerekse filmin yönetimini denetleyen ikinci bir çift göz daha olması her zaman iyi bir şeydir.

Sakin olun.

Sonuçta yaptığınız şey bir filmden ibaret, değil mi? Uzun günlerin sabahında 6’da kalkmak, kendinize inancınızı kaybetmemek işin en zor kısmıdır.

Nihayetinde, işi beceremeseniz bile, ertesi gün geriye bakıp beceremediğiniz işten dersinizi çıkarabilirsiniz.

Hepi topu bir film yapıyorsunuz. Kendinizi fazla ciddiye almayın.

Bir Ofis Hikayesi

Beyaz masaların üzerindeki beyaz bilgisayarlarda çalışan insanların yüzlerine vuran beyaz ışık, sessizlikte gürültü haline gelen fare tıklamaları eşliğinde titreşip duruyor. Koca odada hafta sonunun geldiğine sevinen çalışanlar hiç konuşmadan işlerini bir an önce bitirip gitmek istiyorlar. Biri, son anda çıkan işin can sıkıntısıyla ara ara öfleyip pöflüyor, diğeri ise bitmek üzere olan işte çıkan aksilikler yüzünden çıldırıyor. Beyaz bilgisayar kilitleniyor ve beyaz bir ışık içinde bu programın daha fazla çalışamayacağını söylüyor. Herşey beyaz bu ofiste. Yani herşey temiz. Temiz gibi görünüyor daha doğrusu. İnsanlar da öyle. Fakat çalıştıkça işe yönelik duygular kirleniyor. Bezginlik, lanet okumalar başlıyor. Haftanın 5 gününü senden alan, üstelik belirlenen mesai saatlerinden her gün çok daha fazla çalışılan bir iş bu. Hafta sonlarında aniden iş çıkabilme tehlikesiyle seni hiç rahat bırakmayan, tüm hafta boyunca bedenen ve özellikle zihnen seni yoran dolayısıyla hafta sonunda da oturup düşünmene, kendi kişisel yaratıların için takat bırakmayan bir iş bu. Önceleri bu işten para kazandığını düşünerek sana yardımcı olduğunu düşündüğün ama sonra aslında senden paradan çok daha değerli şeyleri alıp götürdüğünü farkettiğin bir iş bu. Bunu farkedince yanında değil karşında olduğunu, bir karakter olsa tekme tokat dövebileceğin bir iş bu. Senden hayatını çalan, sonra da büyük abisi sistem ile sen sinirlenip hınçlandıkça karşına geçip kıs kıs gülen bir iş.
Dediğim gibi bu ofislerde herşey beyaz. Ama çalışanların içi, dışı, hayatları simsiyah. Gülüşleri, sohbetleri, yedikleri, yaptıkları plastik tamamen. Kendileri gibi.

Otobüsün Arka Koltuğu

Arkada olmak güzel bir şey mi bilemem ama otobüs hareket ettikçe ve görüntü geriye doğru aktıkça, çocukluğumda bir eşya gibi arabanın bagajında seyahat ettiğimiz zamanlar geldi aklıma. Büyükler önde, biz çocuklar ise araba sığmadığı için ya da “arkası geniş, oynaya oynaya, yata yata giderler” gibi muhteşem fikirler nedeniyle, piknik malzemeleri ile birlikte seyahat ederdik. Tüm çocukluğumuz boyunca, büyüklerin kendilerini büyük hissetmelerinin aracıydık. Ne tam anlamıyla tatmin edebilir ne de gururlandırabilirdik. Her zaman bizden daha iyileri vardı ve biz sadece birer eşya kadar değerliydik.

Sinema

Lattuada şöyle diyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onları mafyaya mı, hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa
heyecanla katılacak (…) Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”

Büyük Gösteri

Uluslararası saygınlıktaki tarihi sahneye çıkar gibiydiler. Aceleyle gözlerine kestirdikleri yerlere geçip, hepsi muhteşem bir senkronla ceplerinden telefonlarını çıkardılar. Zor ve haftalarca çalışılmış bir koreografi gibiydi. Avuçların içi ışıkla doldu. Rengareng grafikler akmaya başladı gözlerin parlaklığında. Metrobüsün loş ışığında, başları eğik modern insan modelleriydiler. Pencerenin dışında zaman ve mekan akarken, onlar başka bir dünyanın gerçekliğindeydiler. Parlayan, renkli bir dünyanın. Duraklar anons edildikçe azar azar çekildiler sahneden. Gösteriyi izledikçe, salonda oturan bir seyirci gibi hissettim kendimi. Çekmek istedim olan biteni. Kaydetmek istedim zamanı. Teknolojiye ayak uydurarak, ben de parlak bir ekrana bakarak…