Soğuk Geceler

Bazı geceler uzundur. Zaman geçmek bilmez. Hayallerini karanlık yutar. Kendinle baş başa kalırsın. Uzun zamandır kaçıyor olduğun korkuların kıyıdan bucaktan çıkmaya başlarlar. Mutsuzluklarını ve üzüntülerini de beraberlerinde getirirler. Karşı duracak hiçbir şeyin yoktur.Sığınacak kimsen yoktur. Kaç yaşında olursan ol, kaç ömür görmüş, kaç hayat geçirmiş olursan ol, en yalnız, en çaresiz olduğun anda bir ana kucağı kadar sıcak ve şefkat dolu bir yer ararsın. Kilometrelerle ölçülebilecek veya ölçülemeyecek uzaklıkta da olsa, kemiklerine kadar annenin katıksız ve karşılıksız sevgisini istersin.

Dışarıda yağmur yağar, bir iki araba hızlıca geçerken sana zamanı hatırlatır. İstekler, arzular vücudunu terk ettikçe, kalbin katılaşır, duygular biraz daha seni terk eder. Hayat giderek somuta indirgenir. Katı ve soğuk.

Yaşamın Ucunda Olmak

Yaşamın ucunda olmak başlığı çoğuna intiharı çağrıştırabilir belki.. Ama ben , yaşamın ucunda bir kadını anlatacağım. Bir tanım bir kadına ancak bu kadar yakışır. İntihar etmediği halde tarihe intihar ettiği için öldüğü bilgisi düşülen bir kadındı o. Çünkü hep intiharın kıyısında yaşadı, onu özledi.. Kendini öldürme fikri ömrü boyunca her gün onu izledi.. izledi.. Denedi mi bilinmez.. Belki de bu yüzden hep GİTMEK, GİTMEK istedi.. Ve hep gitti.. Tren yolculuklarını çok sevdi.. Sevdiği yazarların izlerini sürdü.. Onların yaşadığı evlere gitti , onların eşyalarına dokundu.. Hep gitti.. Gittiği yerlerde aşık oldu, sevişti.. Ama hiçbir yere, hiç kimseye bağlanmadı. Sığamadı hiçbir kente, hiçbir erkeğe.. Hiçbir şeye sahip olmak istemedi.. En yakın arkadaşlarından birinin lakabı HAYALET ti mesela.. Onu da anlatacagım, ama daha sonra.. Hayaletin giyecek ikinci kat elbisesi, bir evi ya da herhangi bir eşyası olmadı hiç.. Tercihiydi bu.. Şarap ve sigaraya yetecek kadar para kazanır, mutlaka uyuyacak bir köşe bulurdu kendine.. Boşuna hayalet demiyorlardı ona.. Yaşamın ucunda olanlar yaşamda yer edinenlerin, evi, işi, parası, çok sevdikleri eşyaları olan insanların, bütün bunlara sahip olmayı reddedenleri yaşamın kıyısına, ucuna doğru iteklemesiyle bu konumda buluyorlardır kendilerini belki de..

Yaşamın ucundaki kadın, daha çocukken yaşadığı küçük kasabanın sınırının ötesini merak edermiş hep.. Gitmiş.. Merakla başlar yaşamın ucuna yolculuklar.. yabancılaşmayla devam eder, intiharla süregider.

Adı Tezer…

Gereksiz İnsanlar!

Güneşin aralarına giremediği kadar yüksek binaların arasında kalabalık insan kitleleri duruyor. Hava puslu. Sis her yeri kaplamış. Uzaktan, yeri bilinmeyen bir kuleden anons yapılıyor: Dikkat! Dikkat! Gereksiz insanlara karşı şehir topluluğumuzun monotonluklarına dikkat etmeleri ve fikirlerinin sistem dışına çıkmaması için gerekli özveriyi göstermeleri önemle “RİCA” olunur. Ses beton binaların duvarlarında yankılanıyor. İnsanlar başlarını indirip yollarına devam ediyorlar. Sadece ayak sesleri duyuluyor. Aynı anda çıksa binaları sarsacak bir ses bu. Ama herkes dikkatli. Kimse kimsenin ayak sesinin üstüne kendi adımlarını bindirmiyor. Bu konuda herkes birbirine özel bir saygı duyuyor.
Hava kararıyor. Sis hala her yeri kaplıyor. Ayak sesleri azalmış. Birkaç yerden devamlı kendini tekrar eden kapı gıcırtısı müzik duyuluyor. Sokağın başındaki kedinin ses telleri alınmış. Miyavlayamadan ağzını açıp kapatıyor. Kuytu bir köşeden kırmızı montlu biri çıkıyor ortaya. Bir iki bakıyor, sonra dalıyor ana caddaye. Ayak sesleri yankılanıyor duvarlarda. Ama farklı sesler. Sonra birden başlıyor ıslık çalmaya. Bütün seslerin üstünde değişken bir melodi duyuluyor. Yolda yürüyen birkaç insan yavaşça dönüp dehşet içinde bakıyorlar adama. Kimisinin ağzı açılıyor kimisinin gözünden bir yaş süzülüyor korkudan. Birbirlerinin ayak seslerini gözetmeden koşarak uzaklaşıyorlar oradan. Kapı gıcırtıları kesiliyor. Kendilerini mekanik birer mal farzeden insanlar, parçalarını yeni yağlamışçasına dans ederlerken durup pencereden dışarıya bakıyorlar. Aşağıda kırmızı montlu bir adam görüyorlar. Herkes, bütün parçaları paslanmışçasına oldukları yerde çakılı kalıyor. Birden diğer kuytu köşeden bir başka gereksiz kadın ortaya çıkıveriyor. Turkuaz renginde montu ve sarı ayakkabılarıyla adama koşarak ilerliyor. Binalardan izleyenler iki kat dehşete kapılıyorlar. Birkaçı bağırmamak için elleriyle boğazlarını parçalıyorlar. Kimisi etraflarındaki nesneleri dişleri kırılana kadar ısırıyor. Gözler faltaşı gibi açık.
Gereksiz kişilerin ayak sesleri binaların camlarını titretiyor. 8 kişi bağırmadan kendini aşağı atıyor. Gereksiz adamlar caddenin ortasında buluşuyorlar. Islık çalan adam susuyor. Ufak bir duraksamadan sonra birbirlerine sarılıyorlar. Kadın ağlıyor. Hıçkırıkları binaların en tepesine kadar çıkıyor. İzleyenlerden 3’ü çıplak elleriyle gözlerini oyuyor, 35 kişi kulaklarını koparıyor. Gereksiz adam, kadının saçlarını okşuyor. Küçük bir kahkaha atıyor. Binalardakiler, sokakların başlarında dehşetle onları gözetleyenler kafalarını duvarlara yerlere vurmaya, birbirlerini ısırmaya başlıyorlar. 18’i sessizce ağlayarak saçlarını yoluyor.
Caddenin ortasında birbirlerine sarılı duran gereksiz kişilerin üzerinde birden büyük bir gürültüyle yuvarlak bir ışık seli beliriyor. Etraftaki toz havaya kalkıp sise karışıyor. Gürültü ve ışığın kaynağından inen 47 kişi gereksiz insanlara elektrikli testere ile saldırıyorlar. Sarılı haldeki vücutları 1896 parçaya ayrılıyor. Parçalar buyük balyozlarla eziliyor sonrada lav silahlarıyla yakılıyor.Bu sırada izleyenlerden 6 kişi logar kapaklarıyla kafalarını eziyorlar. Küller büyük poşetlere toplanıp ışığın kaynağına doğru yukarı çıkılıyor. Yerde hiçbir zerre kalmıyor. Gürültü yavaşça uzaklaşırken havadan usulca, süzülerek kül zerreleri düşmeye başlıyor. Şehir sakinleri hemen caddenin ortasına koşuyorlar. Bu kez de ayak sesleri birbirine karışıyor. Fakat ağızlardan hiç ses çıkmıyor. Kollarını açıp dönenler, dillerini çıkarıp külleri yemeye çalışanlar ve yerdeki birikintileri alıp alıp savuranlar oluyor. Uzaktaki,  bilinmeyen yerdeki kuleden anons sesi duyuluyor: Dikkat! Dikkat! Gereksiz adamlara karşı yapılan operasyon başarı ile sonuçlanmıştır. Monotonluğun ve sistem dışına çıkmayan fikirlerin devamı için gösterilen özveri adına halkımıza teşekkür ederiz.

Galiba…

Yıllar sonra dönüp geçmişe baktığımızda sadece keşkelerle dolu, kimsenin saygı duymadığı ve bomboş bir geçmiş göreceğiz. O kadar çok hayale rağmen kendini çok iş yapmış gibi hissedip hiçbir şey yapmamış olmanın getirdiği güçlü pişmanlıkla oturup ölümü bekleyeceğiz. Bazılarımız “ben bunu hak etmemiştim” diyebilecek alevi sönmemiş egosuyla hala. Aslında tam da hakkettiğimiz gibi yaşamış olacağız galiba…

Evrenden Mesajım VAR !

Size de artık “iyi düşün, iyi olsun” felsefesinin binlerce versiyonunu duymaktan fenalık gelmedi mi?

Sahiden gelmedi mi? 

Çünkü eğer gelmediyse, bu yazıyı okumaya devam etmenizin hiçbir anlamı yok!

Siz kafanızda kurduğunuz tozpembe dünyanın, bir gün gerçek olacağını düşünüp, hiçbir şey yapmadan mutlu olmak için çabalamaya devam edebilirsiniz.

Ama eğer artık o felsefi akımlardan size gına geldiyse…

…Benim dünyama hoş geldiniz!…

Çünkü ben realist dünyama, o tozpembe bulutlarla çevrili hayal cümlelerini sokmaya çalıştıkça daha da gerilmeye başladım.

İnanın denedim… Üstelik tüm içtenliğimle.

İtiraf ediyorum ki; bir süre olumlama yaptım ya da farkındalığımı fark etmeye çalıştım…

İronik olan ne biliyor musunuz? Farkındalığın öyle çalışarak fark edilmeyecek bir şey olduğunu ise, en realist aklımla başardığım şeyler sayesinde anladım.

Yani anlayacağınız ben de secret gezegeninin etrafında şöyle bir dolaştım ama karaya iniş yapıp oraya hiç ayak basmadım.

Mesela hayalimdeki pembe panjurlu evin ya da gelinliğin resimlerini dergilerden kesip odamın bir köşesine hiç asmadım… 

Ya da hiç var olmayan bir insan için hayalimdeki sevgiliyi yaratmadım.

Her sabah aynaya bakıp “kendimi seviyorum.”, “ah ne kadar da mutluyum” diyerek kendime olan güvenimi bu saçma yolla kazanmaya da çalışmadım.

Mutsuz zamanlarımda “ayyy ne kadar mutluyum, mutsuzum deyip evrene yanlış mesaj göndermemeliyim.” de demedim.

Ağzımdan çıkan olumsuzlukların evrenin bilmem neresinde büyüyüp büyüyüp, zamanı gelince benden intikam almak üzere geri geleceklerine inanmadım anlayacağınız.

Peki ben ne mi yaptım?

Yaşamam gereken her şeyi, yaşamam gereken şekilde yaşadım!

Mutsuzsam mutsuzum dedim, yalnızsam yalnızım… Olumlu ya da olumsuz hayatın bana sunduğu her şeyi saygıyla kabul edip hakkını vere vere yaşadım.

Yani canım ne istiyorsa öyle davrandım. Felsefik kurallara takılmadım ve kaide tanımadım. Duygularımı inkar edip de evreni kandırmak için olmadığım bir kişiliğe bürünmedim. 

İşte bu yüzden şimdilerde bolca gördüğüm; mutsuzluk içinde kıvranmasına rağmen mutluymuş gibi yapan ve hiç yaşamadığı bir dünyada yaşadığını farz eden şizofrene bağlamış kadın milletinden hiç olmadım.

Ve ne oldu bilin bakalım?

Bu saçma mutluluk oyununu kendi kurallarımla oynamaya başladığım an; gerçek farkındalığımın farkına vardım.

Mutluluğun evrende değil, beynimde biten bir şey olduğunu anladım. İyi şeyler istediğimde onları düşünüp düşünüp hayal kurmaktansa harekete geçip onları gerçekleştirmeye çalıştım.

Ve evrenin gerçek çalışma mekanizmasını bunları yaptığım an keşfettim!

Evren aslında kafamızda tasarlayıp da büyük bir istikrarla isteyip durduğumuz, olur olmaz her şeyi bize paketleyip göndermiyordu…

Evet bazı hayallerimiz, bazı zamanlarda çok da şaşılacak şekilde gerçek oluyordu ve belki de bu evrenin oyunuydu ama…

Bunlar bizim öyle kafamıza estiği gibi istememizle olmuyordu!

Çünkü evren biz ne zaman……………………………………………………………istersek, işte o zaman dileklerimizi gerçekleştiriyordu.

Size bu çok özel sırrı açıklayacağımı gerçekten düşünmediniz değil mi?
Çünkü ben bu sırrı bencilce kendime saklıyorum.

Affet beni evren!

Bir can daha gitti, bir yıldız belirdi gökte…

Şu koskocaman evrende sorarız ya yalnız mıyız hep diye? Nasıl yalnız olalım. Bizden aldıkları pırlanta yürekler şimdi oradalar. Saçtıkları ışıkla bize göz kırpıp buradayız diyorlar. Ne kadar da çoklar. Ama düşünmek lazım. Onlar burada da güzellerdi. Niye gittiler? Neye feda ettiler yaşamlarını?

Artık halk olarak şu kafaları çalıştırmak lazım. Kimsenin kimseye artizliğine lüzum yok. Millet olarak çok seviniriz ya kendimizle övünmekten, yok öyle kardeşim şu tembelliğimizi, unutkanlığımızı, duyarsızlığımızı bırakalım bir kenara artık. Yahu zaten bunlarla nasıl insan olabiliyor muşuz nasıl yaşayabiliyor muşuz ki? Ülkemizde insanlar çatır çatır öldürülürken nasıl sıcak yataklarımızı yeğleyebiliyoruz. Bu ne vicdansızlık ne utanmazlık!

Sözde şu devleti yöneten insan müsveddelerine zaten kelam dahi heba etmek yanlış. Peki ya biz, halk, insanlık? Benim evladım ölürken nasıl benden sükunet beklenir. Nasıl adalet dedikleri şu tiyatro oyununu izlemem beklenir. Adama demezler mi “Siz kendinizi ne sanıyorsunuz lan!” diye. “Öldüm ben öldüm. Daha neyin derdindesiniz neyin hesabındasınız siz?” diye.

Koltuklarında rahat oturan sözde sorumluluk sahibi “sorumlular”. Unutma ben halkım. Sen çocuk gibi kendi küçük beyninle oyunlar oynadığını düşünürken ben seni durduğum yerden izliyorum. Ve ansızın ensene gelecek olan o azametli tokadın eli kalktı bilesin. Kuyunu çoktan kazdın sen. Burada son sözü ben söylerim.

Gel Zaman Git Zaman…

Sonunun olmadığı bir yolda, bir trende düşün kendini. Hiç durmayan hep ilerleyen bir tren bu. Sen ki sadece biletinin el verdiği kadar bu trende seyahat edebiliyorsun. Biletinin vadesi dolunca trenden iniyorsun. Ama unutma tren hızla yol almaya devam eder. Hiç durmaz.

Kimisi kalkıp vagon değiştirir. Ya da kompartıman. Her yeni yerde yeni şeyler öğrenir. Geliştirir kendini. Kimisi de kalkmaz yerinden hatta çoğu uyur yol boyunca. İnecekleri yere kadar da kalkmazlar. Kaçırır oysa ki böyleleri, dışarıdaki muhteşem manzarayı ya da başka vagonlardaki enteresan tipleri, sohbetleri kıymetli tecrübeleri.

İşte sen bu trende vagonlar arasında, kompartımanlar arasında gidip geldikçe, gel zaman git zaman demeye başlarsın. Çünkü zaman hiç durmadan yoluna devam eder.Görsel

Yola mı çıkmak yoksa yolda mı olmak?

Önemli olan varmak değil yolda olmaktır.” 

Peki ne zamana kadar yolda kalmak lazım acaba? Hiçbir zaman o hedefe ulaşamayacağını anlayana dek mi? Ya da sıkılıp vazgeçene kadar mı? Menzile ulaşmak bir yana yola çıkmanın bile zor olduğu bir çağdayız. Korkutucu olduğu bir çağ.  Genç nesil adım atmaktan korkar halde. Hayal dahi kurmaktan korkuyor. Halbuki sistemin sıfırdan hatta eksiden başlattığı büyük güruhlar zaten kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığının farkında değil. Var oldukları melankolik durumun rehaveti ve bu durumdan aldıkları mazoşist hissiyatla yaşamak, onlar için hayatın ta kendisi haline gelmiş. Bu ancak hayatın bir anı olabilir oysa ki. Hedefe ulaşmanın büyük çaba gerektirdiğini bilen ve bundan kaçmak için bahaneler uyduran bir nesil bu. Kendi bahanelerine inanıp hayatın tüm fırsatlarını kıçını kaldırmaktan dahi aciz olduğu için elinin tersiyle iten bir nesil. Kendine nasıl saygı duyabilir ki insan bu şekilde? Hayal dahi kurmaktan korkan veya üşenen biri nasıl olur da insan olarak var olabildiğini hisseder. “İnsanların ne olduklarıyla değil, ne olabilecekleriyle ilgilenirim.” der Sartre. Hayat zaten bizleri bir yerlere sürüklüyor. Önemli olan bu yolun bizi çıkardığı yere sorgusuz ilerlemek değil bu yolu kendi isteklerimiz doğrultusunda yönlendirebilmek. Yolun bizi çıkaracağı yer olumlu ya da olumsuz, başarı ya da başarısızlık olsa da önemli olan yolu tamamlamak. Bu süreçte pişmek, olgunlaşmak. Kazandığın yeni vizyonla başka yolları keşfetmek, onlara yönelmek. Hayata yön vermek kısacası. İnsan olarak zamanın akışı ile aramızdaki organik bağ bu bence. Onun bize verdikleri ve bizim ondan gelenlerle verdiğimiz yön. Karşılıklı bir etkileşim. Fakat yola çıkmayanlar için ancak hayatın savurduğu bir yaprak gibi hayattaki boşlukları dolduran bir harç misali varoluşlar kalabilir. Yadırgamak anlamında değil ama amaçlanmadan kucaklanılan tüm varoluşlar, üzerine hiç oturmayan kıyafetlerden farksızdır, benlikler üzerine giyilen. Hep pişmanlık veya mutsuzluk hissettirir. Ya da hiç hissettirmez çünkü zaten bu türden hiçbir sorgulamanın veya kaygının içinde değildir kişi. Bunun nasıl bir hayat olduğu da ayrı bir tartışma konusu.

Önemli olan önce yola çıkmak sonra da yolda kalmaktır pek tabii. Ama ne o hedefe ulaşamayacağını anlayana dek ne de sıkılıp vazgeçene dek değil, yolun sonuna varana dek kalmaktır. Yolun sonuna varana kadar, yolun sonunu vardırana kadar çabalamaktır. Varoluş anlamsızlığını bertaraf etmenin en anlamlı yolu budur bence.

Ben. Yine. Gereksiz Adam.

İnsanlar hızlıca yürüyorlar. Durmadan, takılmadan, aceleyle. Kafamda sonsuz bir kaygı. Ucu bucağı görünmeyen, uzuuun bir kuyruk, sorulardan oluşan. Onları cevaplamaya çalışırken yanımdan hızla geçen fırsat vagonları. Her taraf pembe, gittikçe koyulaşan. Bir soruya yaklaşıp duruyorum. “İnsan nasıl var eder kendini?” diyor. Susuyorum. Büyük duvar karşımda. Öylece bakıyorum. “İnsan bir iz bırakırsa duvara, insan olur” diye düşünüyorum. Üzeri izlerle dolu yüzey karşımda, bana bakıyor. Elimde beyazlamış saçlarımdan bir tel. Beyazlamasının hiç bir nedeninin duvarda iz bırakamadığı. İnsanlar aceleyle duvardan atlıyorlar. Yukarıdan gülüyorlar bana. Tırmanmaya cesaretim yok. Bacağımı kaldırmaya mecalim yok. Üşeniyorum. Bakıyorum bir süre daha. Sonra neyse diyorum. Şuradaki yeşillikte oturup bir çay içeyim en iyisi. Sonsuz umutsuzluk ve mutsuzluk içerisinde…

Sartre

Bir şeye karşı koyuyorsak onun verdiği coşkuyla koyuyoruz. Öyleyse kâğıtları açalım artık: Hayat “umutsuzluğun öbür yanında başlar.” (Sinekler)

image