Ağaç süsü verilmiş betondan bankta uzanmış kıvranıyordu. Hemen yanı başında arkadaşı kendine gelmesini bekliyordu. Etraftaki çöpleri temizlermiş gibi yapan bekçinin ilgisini çekmişlerdi. Bekçi yaklaşırken dayanamayıp sordu “arkadaşın nesi var” gözlerini bekçiden ayırmadan elini cebine atıp bir sigara çıkarıp yaktı arkadaşı. Sigarasından ilk nefesi aldıktan sonra “unutuyor” dedi. Bekçi anlamaya çalıştı. Başaramayacağını anlamıştı bekçinin ”unutuyor efendim” diye sürdürdü arkadaşı. “misal bunun bir sevgilisi var. Aşık, deli gibi seviyor. Etraftaki herkes bilir nasıl sevdiğini” gözlerini ayırmadan anlamaya çalışıyordu bekçi. “Ama bir yere gitsin etrafında birileri olsun hemen unutuyor sevdiğini” yine anlamamıştı ama çaktırmadı bekçi. Bir şeyler demesi gerektiğini düşündü. “Buraya neden getirdin?” diye sormuş buldu kendini. ”hiç” dedi arkadaşı kısa bir sessizlik oldu bir şey düşündüğünden değil öyle anlamsız bakmak istemişti bir süre bekçinin yüzüne “getirmesek hikayeyi anlatamazdık, bir mekana ihtiyaç vardı”
Buradalar… hiçkimseler..hepsi gelmişler..
Lütfen şöyle buyrun sayın hiçkimseler.. Zamansız gelişiniz beni çok mutlu etti, lütfen çekinmeyin şöyle buyrun.. kusura bakmayın ortalık biraz dağınık.. Hay allah üstüm başım .. Lütfen bağışlayın.. Odam dar, sığışalım yine.. Nasılsınız görüşmeyeli diyeceğim ama malum çok sık geliyorsunuz ziyaretime.. Gündüz ben size gelmiştim, sizinki de gecesine iade-i ziyaret..Hiç aksatmıyorsunuz ne güzel..
Sarışın hiç kimse! lütfen ayakta kalma, geç uzun saçlı hiçkimsenin yanına.. Film açmıştım, izler miyiz? Şarabım da az kaldı benim ama..Bilseydim…Biliyordum zaten.. Müsaadenizle son şarabımı sadece gamzeli hiçkimseyle paylaşacağım.. Nedense bu gece en çok onu düşündüm..Hadi şerefine..!!
Efendim? yoo yoo uyumayacağım çok sevgili mavi gözlü hiçkimse, ne kadar düşüncelisiniz..uykum beni terkedip gidiyor geceleri.. Kadın başıma çıkamadığım sessizlikleri adımlıyor dışarda sokaklarda.. evet benim yerime.. Merak etmeyin dönüyor yine sabaha karşı.. sızıyor o yorgunlukla kucağımda.. off..pencere açsak mı…??
Çok havasız oldu burası, çok kalabalığız.. Şarap da baş döndürdü.. pencereleri açalım ama sessiz olun.. Komşuların uykuları çok hassastır. Aslında onlar da sizden ama geceleri nasıl uyuyabiliyorlar merak içindeyim.. Sahi siz hiç uyumaz mısınız?
Hiçkimseler yine buradasınız.. gündüz dışardasınız, gece odamdasınız.. Ben sizden çok sıkıldım.. Bana öyle bakma gamzeli hiçkimse, senden bile sıkıldım..İtiraf ediyorum geçen gün bana dokunduğunda elini hissetmedim..Kendimdeyim.. Sarhoş değilim..Burası çok havasız..İzin verin nefes alayım.. Bırakın nefes alayım.. Bırakın yaşayayım.. Bırakın artık uyuyayım..
Dokunmatik Ekranlar ve Dokunulma İhtiyacı Hisseden Ruhlar
Bir telefonum var! Kocaman ekranı ve cebime zor sığan boyutuyla bana dair her türlü bilgiyi içinde barındırıyor. Benden ikinci bir ben gibi. Başka birinin yarım saatlik kurcalamasıyla benim tüm karakterim ve daha önce ve şu sıralar içinde bulunduğum ve hatta gelecekte içinde bulunacağım durumların tespiti ve tahmininde, benim saatlerce ancak anlatabileceğimden çok daha fazlasını karşıya aktarabilecek bir aygıt bu. Ruhumu yansıtan bir aygıt. Peki acaba ruhum da sadece koca ekrana dokunarak hissetmek istediği dokunuşları algılayabiliyor mu? Sonuçta bir yansıması şu elimdeki küçük alette ise, aynı dokunuşu gerçekten ruhumun da hissetmesi gerekmiyor mu? Saatlerce mesajlaştığım veya konuştuğum birinin iki boyutlu ekrandan yüzünü görsem dahi hissetmek istediğim sıcaklığını, duymak istediğim kokusunu, dokunuşunu nasıl hissedecek bedenim? Ve bunlarla beslenen ruhum bu koca ekranlara dokundukça kendisine de dokunuluyormuşçasına kendini kandırabilecek mi? Paranoyakça yaşadığımız, bir anlamda bu çoklu kişilik bölünmeli hayatlarımızda, ruhumuzu kandırmaya ve yansıması üzerinden hayatlarımızı devam ettirmeye çalışıyoruz. Profiller, temalar, paylaşımlar, beğenmeler, takipler bizi biz yapan, şekillendiren ve yansıtan şeyler. Sosyal medya ile ilgili izlediğim bir vidyoda adam; “Google bizi görmüyorsa dünyada yokuz.” demişti. Varoluşumuzu herkese hatta kendimize dahi kanıtlamanın bir yolu haline gelen bu mecra sadece bir yol değil gittikçe bir zorunluluğa dönüşüyor. Her anımızda ayak izlerimizi bıraktığımız bu elektronik dünyada bizler artık, bir ve sıfırlardan oluşan küçük sinyalleriz sadece.
Peki sapıklar gibi, oturduğumuz her ortamda bakmak gereksinimi hissettiğimiz ya da fotoğraf çekip durum güncellemesi yapma arzularımızı dizginleyebilir miyiz gerçekten? Eğer hoş bir sohbette bulsak dahi kendimizi, alacağımız keyif yapacağımız paylaşımdan daha hoş bir an yaşatır mı bize? Şu saatten sonra kesinlikle hayır! Değişen zevklerle birlikte ağırlıklı olarak aygıtlar üzerinden yürütülen bu yaşam formu, bizi sadece filmlerde gördüğümüz yarı insan yarı robot melezine dönüştürdü bile. Gerçek anlamda uzuvlarımızın metal parçalar ile değiştirildiği haller yerine hiç vazgeçemeyeceğimiz bir sürü aygıtla birlikte ortak yaşam sürmek ve bizim onları yönetiyormuşçasına bir ilüzyon içerisinde olmamız, bu çağın gündelik sürekliliğinden biri. Tüm bunları kabullenmiş bir halde, elektronik yansımamızın varoluşu kadar olduğumuz bir dünyada insan olmanın unuttuğumuz ihtiyaçlarının gerçek ruhlarımızı içten içe kemirip sonu olmayan mutsuzluklara sürüklediği GERÇEĞİNİ bir kenara atıp, sahte gülüşlerle parıltılı ekranlarda yaşamaya ne kadar devam edebileceğiz acaba?
O kadar yokum ki…
Yolda yürüyorum kalabalıklar arasında.. gürültüler yüzünden nefesimi duyamıyorum, attığım adımların sesini de.. Yanımdan gelip geçenler çarpıyor, çarpmıyor da sanki ben şeffafmışım gibi içimden geçip gidiyorlar hayaletler gibi.. Onlar mı hayalet ben mi diye düşünürken çarpan bir iki kişi ‘pardon’ diyor.. Varmışım görüyorlarmış beni bazıları demekki.. Sanki görünmez değilmişim gibi, yaşıyormuşum gibi..
Akşam eve geliyorum, yalnızım.. film izleyeyim diyorum hayatımın tek çılgınlığı.. film karakterlerine kızıyorum, onlarla üzülüyor onlarla gülüyorum, bazılarına o kadar kızıyorum ki öldüresim geliyor.. Ama onlar bana bakmıyorlar bile.. ( Hikaye gerçekliğini yitirmesin diye oyuncular kameraya bakmamalı diyordu okulda hoca) Filmi izlemeye devam ediyorum sanki onlar da beni görüyormuş gibi.. duygulanıp gözlerim dolduğunda gözümdeki damlayı biri uzanıp siliverecekmiş gibi..
Film bitiyor.. Gün boyunca hiç çalmayan ve ne işe yaradığını neden benim hayatıma girip bir türlü çıkamadığını çözemediğim cep telefonumu alıyorum elime.. Bir sevgilim vardı, o da beni görmüyor, duymuyor.. Sesleniyorum.. Cevap yok.. ”uyudun mu” … neye yararsın ki zaten sen telefon? iletişecek kimselerim kalmamış.. İşte orada uyuyor, sanki daha önce hiç elele tutuşmamışız gibi.. hiç sevmemişiz gibi, hiç yan yana uyumamışız gibi…
Babamın evindeydim mesela.. Babam eve girdi..Evin içinde tadilat yapma planlarını anlatırken o evde olmadığımı farkettim..yıkılacak ve yeniden yapılacak olan duvarların hiçbirinde bir hakkım yok anlattığına göre..Çünkü büyümüşüm ve gitmişim..Bu adam da beni yok sayıyor.. Eski duvarlarda küçükken çizdiğim resimler vardı oysa..öğrendiğim ilk harfleri defterime inat o duvarlara yazmıştım oysa…oysa yapımım ve yayınımda emeği geçen bir insandı.. insanoğlu çizdiği bir karalamayı bile yok saymamalı diye düşünüyorum o zaman.. yaptığım her şeyi bir daha seviyorum.. yazdığım yazıyı.. çektiğim filmi.. ördüğüm atkıyı…o duvarları da severdim.. o duvarlar o evde yok artık.. tıpkı ben gibi…Sanki orda hiç yaşamamışım gibi duruyor orada..
Hayatımı devam ettirmek için çalışmam lazım.. teknoloji gelişti, hiç insan yüzü görmeden birçok işe başvurabiliyorsun internet denen şey üzerinden.. İşe yaramayan şu telefonun numarası o zaman işe yarayacak diyorsun ama yoksun yine.. Sanki hiç başvurmamışsın gibi susuyor telefonun, çalmıyor kapın… hiç var olmamışsın gibi..
sonra kelimelere sığınıyorum işte böyle.. sanki birileri okuyacakmış gibi, anlayacakmış gibi.
Kalkmak
Sabah olmuş, dışarıdan gelen insanların ve onların icatlarının sesi, pencereden gelen güneş ışığıyla birlikte odama izin almadan girmişlerdi.Bunu görmüyordum; ama hissedebiliyordum.Bende o sırada cenin pozisyonundaydım. Sağ omzumun üstünde yatmış, dizlerimi karnıma doğru çekmiş vaziyetteydim.Sağ elim, sağ yanağımı avuçlamış, ağzımda sanırım gece açık kalmış olacak ki salyalar yastığın kenarına sızmıştı ve ağzımın içi kurumuştu.Bu kuruluk dilimle dudaklarımı yalamaya itiyordu beni.Gözlerimi açışım ise ani oldu. Boş boş karşı duvara, kitaplığa doğru bakıyordum .Onlar bana bakmıyordu tabi umurlarındamıyım sanki.Sol elimi önce alnıma koydum. Sonra parmaklarımı gözlerimin kenarlarında biraz gezdirdim. Parmaklarıma bir şeyler çarpıyordu.Baş parmak ve işaret parmaklarımın uyumlu çalışmasıyla, göz kenarlarıma tuttum ki heyecanlandım ve kalp atışlarım hızlandı. Nabız, galata yokuşunu tırmanmak üzereydi ki ne olduğunu anladım. Aman tanrım! olamazdı böyle bir şey, parmaklarıma gelen şey çapaktı.Çapalamak;İnsanların parmaklarıyla göz kenarlarında oluşan çapakları yok etme girişimi değildi tabi .İnsanların ellerken sevdiği,bahsederken tiksindiği şeylerdendi.Neyse, bu gerçek beni sendelettiyse de hemen toparlandım. Bir an önce bu illetten kurtulmalıyım diye düşündüm.Biraz sonra sırt üstü döndüm. Tavana aval aval bakıyor,ne yapacağımı düşünüyorken ,cesaretle verdim kararımı.Nefesimi tuttum,yanaklarımı şişirdim ve ani bir hareketle, önce sol elimi sağ tarafıma belimin hemen yanına attım ve üzerime çullanan yorganı yakaladım .Sol ayağımla yorganı havalandırdım .Yorgan havadayken onu pencere dibine sıkıştırmış,üzerimden atmıştım.Bu müthiş ,kıvrak bir hareketti. Sağ tarafa doğru vücudumu döndürdüm . Sağ ayağımı, yataktan aşa saldım. Hemen peşinden kontra atak misali sol ayağım geldi.Sağ kolumu L şeklinde yaparak dirseğimden de destek alarak doğruldum. Yatakta oturma pozisyona ulaşmıştım çok mutluydum. İşte o an aklıma bir soru geldi. Acaba mide kalkmasıyla bu kalkmamın arasında bir bağlantı var mıydı? Mide de böyle mi kalkıyordu? Bu süreci yaşıyor muydu ? Mide aniden kalksa tansiyonu çıkar mıydı? Kpss de bu soruyu sorarlar…neyse ,şimdi kitaplığa ,yani kitaplara oturarak bakıyordum.Ah Wilhelm… Kafamı sol tarafa doğru yavaşça çevirdiğimde en can alıcı sahneyle karşılaştım. Aynadaki ben . Dolabın camında kendimi görmüştüm. Kaşlarım çatık ,yüzümde kırmızı çizgiler vardı.Kesin rüyamda kavga ettim veya yüzümü bu hale yastık ya da elim soktu. Hatırlamıyorum…Ama ne önemi vardı ki biraz sonra yüzümü yıkayacaktım ve her şey yok olacaktı. O sırada çay kaşıkları, bardakların içine düşüyordu tın tınn tınn.O da girmişti odaya izinsiz.Aynadan kafamı çevirdim. Ellerim iki yanımda,gözlerim ayaklarımda. Rengim soluk,yüzüm donuk,hava soğuktu .Halim de yoktu ama kalktım.
Karmaşa
Birçok şey yapıyor gibi algılanıp aslında hiçbir şey yapmadığını görmek insanı en çok yoran meselelerden olsa gerek. Ya da yapacak çok şey varmış gibi algılayıp işe koyulayım derken aslında yapacak hiç bir şeyin olmadığını anlamak. Böyle paradoksal bir muhtevaya sahip hayat… Üstüne; yaptığın bir çok şeyi aslında yapmamış olmanın keşkeliği… Ve öte yandan insanın keşkelerlerle büyüyor oluşunun inkar edilemez gerçekliği… Ha unutmadan “şu kadar güzel şey yapacağım” diyebilmenin de cesareti!!
Evet hayat böyle bir şey GALİBA (şimdilik çözdüğüm kadarıyla). İnsan hiç emin konuşamıyor değil mi söz konusu hayat ise? İç içe girişik, bir o kadar çapraşık ve yer yer de olsa doğrusal SANIRIM. Tecrübe denilen şey bir yanılsama GİBİ GELİYOR. Zira insan tam da hayata dair bir şeylere vakıf oldum derken, hayat her defasında onu yanıltır ve insan artık onun öyle olmadığını anlar. Buna da halk arasında tecrübe deniyor. Yani anlaşılmış yanılmaların birikmişliği gibi kendi içinde çelişik bir durumlar silsilesi SANKİ…
Neden böyle yersiz bir anlama çabasına giriştiğimi de bilmiyorum MUHTEMELEN…
Her lanet hikayenin bir adı olmak zorunda mı?
Bu adsız hikaye adı konulamayan ve sonunda saçma sapanlaşan insan ilişkilerine adanmıştır..
Elimde kağıt kalem yazmaya başladım loş ışıkta.. Birbirini tüketen insanları düşünüyorum, sevgilileri, dostları, aile bireylerini.. Hayat demek tüketmek demek, yılları, birbirini.. Sonu ölümle biten bu sürecin özünün tükenmek ve tüketmek olması şaşırtıcı değil.. Belki de öyle ya da böyle yok olacağını bildiğindendir bu sonu gelmeyen tüketme tutkusu… Biz de biraz daha tükettik birbirimizi sevdiğim adamla biraz önce müthiş bir kavgayla.. o yatağına gitti ben loş ışıkta tek başıma.. Neden beni seni sevdiğim kadar sevmiyorsun be adam! madem sevmiyorsun neden gitmeme izin vermiyorsun ya da neden kalamıyorum yanında! tüketmek ya da tükenmek istemiyorum, hayat kısa , kuşlar uçuyor ve ben mutsuzum… yazabiliyorum sadece , kelimeler yetiyor mu bu sevgisizliği anlatmaya.. yok.. hiçbir şey yok.. ucu bucağı yok bu ifadesizliğin.. içerden sesleniyor sevdiğim adam bana ”ne yapıyorsun” .. ne yapıyormuşum. Seni seviyorum ulan burda!! Ben biliyorum, birazdan yanına gideceğim, sanki ben bunca kırmamış gibi soyunup yanına uzanacağım, belki sevişeceğiz.. Sabah olacak ve hiçbir şey olmamış gibi soracağım uyanınca ”hayatım kahve ister misin? kahvaltı hazırlayayım mı” … Bir gün önce ortalara dökülüp saçılan kalbinin o kırıklarını süpürüp bi köşeye bile saklamamışken üstelik.. onların üstüne basa basa kahvaltı hazırlayacaksın.. Sanki o da seni seviyor-muş gibi, sanki hiç gitmeyecek-miş gibi, sanki daha önce seni hiç kırmamış gibi… hadi git şimdi uyu.. ya da topla eşyanı çık git bu evden… !
Fil Adam Hikayesini Bulan Adam
Dost meclislerinde anlattığında etraftakilerin etkileneceği, bir hikayesi olsun istemişti. Arkadaşları hikayelerine yeterince önem vermiyordu. Ama iyi bir hikaye olsa etkileyebilirdi belki. Bir hikaye kurmalıydı… bir hikaye….Günlerce kafa patlattıktan sonra nihayet “Fil Adam” hikayesini kurdu… Son halini kağıda yazıp şöyle bir baktı.. “iyidir” dedi“Fil Adam iyidir” Tane tane anlatılıp hiçbir ayrıntı kaçırılmazsa hikayenin ona civanmert bir etki katacağını düşündü…”iyidir” dedi. “Fil Adam” iyidir.
Karnaval
Hayatının tüm kollarında talihsizlik ve başarısızlık içinde dört nala koşan biri, göğsünde kocaman bir sıkıntıyla, içinde bulunduğu hissiyata en tezat yerdeydi o gün. Kafasında düşüne düşüne bitiremediği sıkıntıları sıraya girmişken ve hatta cebinde su içecek kadar dahi parası yokken hayat ona şaka yapmış da pişkin pişkin sırıtıyormuşçasına onu alıp mızıka öğrenenlerin arasına getirmişti. Bir tanışma buluşmasıydı bu. Farklı yerlerden gelen birçok insan mızıka öğrenmek amacı ve odağı ile uzun masanın etrafına dizildiklerinde onun bir mızıkası bile yoktu. “Islık çalayım o zaman” dedi. Herkes sadece baktı, sonra ellerindeki o küçük aletlerin o küçük deliklerinden üfleyip arı vızıltısına benzer sesler çıkardılar, çıkardılar ve saatlerce çıkardılar. Sonra tiz dediler, pes dediler, bend dediler, minör, majör, dudak, dil, tükürük derken, “sen haftaya gene gel” dediler ona. “Akbilim yeter mi acaba” diye düşündü sadece. “Umarım” diyebildi. Giderken yolda tek başına, düşündü yine içinden; “acaba yarın yiyecek yemek param olur mu? Ya da kalacak bir yerim?” diye. Sonra baktı otobüsün camından şehre, “Burası şehirden çok bir karnaval yeri gibi” diye geçirdi kafasından. Biri ağlarken biri gülen, biri ölürken biri sevişen, maç izleyen, film çeken, biri aşık olurken, biri bileğini kesen, kavga eden, mızıka çalan insanlarla dolu bir yer. Otobüste böyle düşüne düşüne, gitti gitmek istemediği evine…
Nazım’a Mektup
Ah Nazım ah… Ben memleketinden bir insan manzarasıyım. Merdivenlerden inen Kemal gibi ortasında kainatın. Galip Usta gibi cebindeki parasının yirmi kuruşunu paylaşacak parası olmayan. Ve senin şiirini bile okuyacak parası olmayan. Ve hatta nefes alacak dahi parası olmayan. Evet Nazım, şiirlerini parayla satıyorlar. Güzel, renkli kapaklarıyla vitrinlerde pazarlıyorlar. Bense Şeyh Bedrettin’in mezarında okuyamıyorum alıp destanını. Ona bile para istiyorlar. Oysa ki sen öyle olsun istemezdin, bilirim. Yine de yankılanır gönüllerde şiirlerin. Biz ise düşmüşüz hayatın derdine. Bugün artık değil Haydarpaşa merdivenlerinde inmek, çıkmak ve durmak evimizden bile çıkamaz olduk. Derdimi paylaşmak için bile para istiyorlar bizden. Gitmek için bir yerden bir yere. Yoksa eğer papel, git bir köşede geber. Aynı Ali gibi masanın üzerinde yüzükoyun, sırtı yarılmış gömleğinin ve kumral başı bileklerinde…