Kendini yok ederek var olmanın verdiği dayanılmaz acı silsilesiyle beraber farkına vardığım şey, çimenlerin üzerine uzanıp, karanlık gökyüzünde ışıldayan yıldızları seyretmeyeli ne kadar çok zaman geçmiş.
İnsanın içindeki boşluğu bir başka boşluğa duyduğu özlemle ötelemeye çalışması ne kadar garip. Uyuyamadığında, kendi nefesinin sesini dinlemek de garip. Bu kirli boyalı binalar arasında papatya da yetişmiyor yıllardır. Kır çiçeklerinin satılık olması da garip.
Geceleyin göğü izlemenin en tehlikeli yanı ne biliyor musunuz?
İki yüz milyon yıl önce tüm enerjisini tüketip yok olan bir güneşin ışığının sönmesine tanık olmak. O andan sonra hiçbir şey aynı kalmıyor.
Bu garip ve anlamsızlıkların başkenti olan şehirde gündüz vakti hiç görmememe rağmen, hava karardıktan sonra mutfağın penceresinin kenarına tüneyen karganın, hayal gücümün ürünü olup olmadığına emin olamıyorum. Varlığından mutlu olduğum için hiç sorgulama gereği de duymadım, “ya o da giderse” düşüncesi ağır basıyor belki. Kafasını yana eğip gözlerimin içine bakarak sessizce sorguladığı dostluğundan belki de zevk alıyorum.
Mutfaktaki karınca sürüsüne haraç olarak her gün bir kesme şeker vermemin nedeni de bu olabilir belki… Ve gün geçtikçe daha da farkına vardığım şey, artık neye dokunsam neyi düşünsem neyi istesem hep yarım kalanlara dönüşüyor…
Gecenin üçüydü. Gözleri tavanı izliyordu. Her gece biriyle olduğu yatağında bu gece tek başınaydı. Uyku ona ihanet etmişti bu gece. Yatağının diğer ziyaretçileri gibi. Tavana bakarken öylece, yavaşça, ağır ağır ve gönlünün sarıldığını hissederek hüzünle, düştü belleğine eski anılar. Unuttuğu, unutmak istediği, görmezden geldiği ama ne kadar üstünü örterse örtsün, ihanete uğradığı ve yalnız kaldığı bu gecede ansızın ortaya çıkan anılardı bunlar. Görüntüler belirdi tavanın pürüzlü yüzeyinde. Ama bu kötü sinema perdesi bile bozamadı hatırlattıkları hisleri. Hep güzel zamanlardı gördüğü fakat sadece zaman değil, hisleri de hatırladı, unutmayı seçtiği. Evet, değişmişti aradan geçen onca zaman boyunca. Çok değişmişti hem de. Ama gerçek hislerin sıcaklığı hiç değişmezdi. Ve onlara duyulan ihtiyaç hiç bitmezdi. Bunları yeniden hatırladı işte. Sonra tüm bunlardan yoksunluğunu hatırladı yavaşça, ağır ağır ve gönlünün sarıldığını hissederek derin bir hüzünle, yeniden. Birinin ona sarıldığını hatırladı. Karşılıksız, çıkarsız, hesapsız ve tüm benliğiyle ve diğer bütün ziyaretçilerden farklı olarak. Kokuları hatırladı, artık duymadığı. Duvarlarda çınlayan konuşmaları ve uyumadan önceki gülüşmeleri. Sonra güveni hatırladı yeniden. Her anında duyduğu o zamanların. İşte bu canını daha da sıktı, hüzünlendirdi gönlünü. Çünkü artık hayatında olmayan bir şeydi güven. Çünkü artık herkesin kendine özel bir güveni vardı sadece. Birbirlerine veremeyecekleri kadar azdı.
Sonra sesler başladı yavaşça kulaklarında vızırdanmaya. Bir ses duydu geçmişin çok uzak yollarından gelen. Ama bir zamanlar uzun süreli duyduğu bir sesti bu. Unutmadan önceki en yakın cümleleri anlayabildi sadece. “Çok şey mi istiyorum?” dedi ses. Bunu şimdi anladı. Artık bir şeyler hissedebildiği tek yer olan yatağını da terk edince ziyaretçileri ve konuşacak, ve sarılacak ve hatta ağlayacak bir sıcaklık bulamayınca yanında, anladı o sesin ne istediğini aslında. Ve o sesi değerli kılanın, istediği bu basit şeyi vermesi olduğunu da anladı aynı zamanda. Şimdi tek başına uzanırken öylece, işinin tüm yorgunluğu bir geceliğine de olsa vermişken izin ona ve tüm ziyaretçileri, gönlünün ve yatağının kaybolmuşken ortadan aynı anda, unuttuğunu sandığı ama hiç değiştiremediği o eski halinin kırıntıları, karşısındaki perdeye çıkmış ve sanki aradan hiç o kadar zaman geçmemiş gibi eski günlerini, hallerini ve hissettiklerini hatırlatmışlardı ona. Hatırlatmakla da kalmamış, ne kadar hasret kaldığını da hissettirmişlerdi kalbinin derinliklerinde. Üzüldü. O zaman gözünü kör eden şeylerin, düşünmesine izin vermediği bir şeyi anımsadı şimdi. Sesin sahibini. Ve onu, yatağında yatarken, elinden kayıp giden şeylerin farkında olmasına rağmen hiçbir şey yapamadığı o anları düşündü. Kendisi gibi tek başına gecenin üçünde tavandaki sinema perdesini her gün ama her gün izlerken canlandırdı gözünde onu. Artık çok uzaktaydı. Gözünden bir yaş süzüldü, kimsenin tutmayacağını bilerek özgürce düştü yastığa.
Bir gece ansızın kaldığında geçmişi ile baş başa, gönlünün bu kadar hüzne kapılacağını hiç düşünmemişti. Zaman geçecek ve yeni mutluluklar yaşayacaktı. Hem de her defasında daha büyüklerini. Ve yaşamıştı da gerçekten. Güzel başka bir sürü anı biriktirmişti. Güzel insanlarla da tanışmıştı pek tabi. Fakat bu gece, bir daha hiç bulamadığı bir şeyi anımsamıştı. Gerçek bir adanmışlığı. Bunu hiç bulamamıştı işte. Şimdi saat dördü vurmuştu artık. Yeni bir gün doğarken pencereden dışarıda, umut etti yeniden bulmayı, kaybettiği bu kıymetli şeyi. Bunun zorluğundan bihaber olarak yumdu gözlerini umutla, yeni başlayan tempolu, kalabalık bir güne doğru.
Yüz ölçümünün devasa olduğu bir şehirde, yürüdüğün mesafeler de fazladır. Ben de o gün bir toplu taşıma aracından diğerine aktarma yaparken geçmek zorunda olduğum yaklaşık bir kilometrelik tünelden yürüyordum. Dört bir yanım kuşatılmışçasına tek bir hedefe doğru ilerleyen koca bir asker taburu gibi bir insan seli ile birlikte, tünelin kavisli tavanından, ruhsuz beyaz duvarlarından ve mide bulandırıcı parlak zemininden yansıyan ayak sesleri eşliğinde yolun sonuna doğru ilerliyordum. Bu sırada da metropolde neredeyse kimlik kadar önem kazanan akbilimi çıkarmış, son bastığım tutarı hatırlamaya çalışarak hesap yapmaya çalışıyordum. Uzun zamandır beş parasız olduğum için harcamasını yaptığım her kuruş benim için bir altın değerine yükselmişti. İçinde bulunduğum bu zor durumun sıkıntısını ve utancını yaşayarak, sadece en gerekli durumlar için sahip olduğum üç kuruş parayı harcıyordum. O da çok ince hesaplar ile…
Kulak tırmalayıcı, berbat ayak seslerinin kakafonisi içinde yolun sonuna geldiğimde, yaptığım hesaplara göre akbilime yüklemem gereken tutarı halletmek için makineye yanaştım. Kartı makineye koydum ve aç gözlülükle açılan para haznesi kapağına istemeyerek de olsa parayı yerleştirdim. Makine, parayı bir hamlede elimden çekip içine aldı. Kadın sesinin tüm zarafetinden yoksun, mekanik bir ses; “Kartınıza yükleniyor. Lütfen bekleyiniz” dedi. Ben ise o sırada paranın elimden kayışı ile ilgili hayatımın bu dönemindeki tüm maddi sıkıntılarımı sorgulamaya, geçmişte ve şimdi aldığım kararların doğruluğunu düşünmeye başlamıştım. Kafamdan akan düşüncelerim beni o anlığına makinenin başından almış ve bir sürü sorunun içine kör bir halde atmıştı. Tüm zihnimi kuşatan bu düşünceler ile cebelleşirken birden “Lütfen bekleyiniz”sesiyle irkildim. Bu bağırırcasına konuşan düşüncesiz cihaza, bana kastı varmış gibi bu denli yüksek sesle haykırdığı için ani ve derin bir kızgınlık hissederek birden kartı bulunduğu hazneden alıp turnikelere yöneldim. Bu sırada hala düşüncelerle kafamın içinde boğuşmaktaydım.
Turnikenin önündeki uzun kuyruk, kafamda cevaplarını aradığım soruların akış hızıyla eş değer olarak hızlıca eridi. Sıra bana geldiğinde beni bir süre idare edecek olan (maddi durumuma göre ÖNEMLİ bir miktar) paranın rahatlığıyla kartı turnikenin elektronik okuma kısmına yaklaştırdım. Ve o iğrenç, berbat, lanet, felaket tellalı mekanik ses, resmen haykırarak ve herkesin duymasını kasten istemişçesine beni dehşete düşüren kelimelerle seslendi. “YETERSİZ BAKİYE” Makineden çıkan ses dalgalarının yüzüme ilk çarpışı ile geçirdiğim şokun hemen ardından kafamı arkaya çevirmem ile birlikte arkamdaki kendinden bezmiş insanlardan oluşan mahşeri kuyruğu gördüğümde başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Hızlıca kendimi toparlayıp kartı bir kere daha okutmak üzere makineye yaklaştırırken gözümü para yükleme makinesine doğru kaydırdım. Tüm bunlar saniyelik zaman dilimleri içinde olurken, kartın turnikeye temas etmesi ile benim para yükleme makinesinden aslında kartı yüklenmeden çekmiş olmam sonucu tekrar kartı yerleştirmem için yapılan geri sayımı görmem aynı anda gerçekleşti. Bu gerçekliğin algısına varmam ile duvarlarda çınlayan ve arkamdaki uzun kuyruğun en arka sırasındaki kişinin bile duyduğu haykıran sesi yeniden duymam bir oldu. “YETERSİZ BAKİYE” Son harfin sesi henüz tam olarak yok olmamışken, gözümün önünde 2-1-0 diye sayan makinenin yeşile dönen ekranıyla kendime geldim. Arkamda muazzam bir kuyruk, kendinden bezmiş insanların of-pufları içinde utancımın ayak parmaklarımdan başlayarak tüm vücudumu sardığını hissettim. İnce hesaplarla üzerine titrediğim son param da buzdolabına benzer bir makinenin aç gözlü ağzında kaybolmuş, “Lütfen kartınızı yerleştiriniz” anonsları arasında yeşil bir ekrana dönüşmüştü. Ben ise arkamda işgal ettiğim turnikeden ötürü benden nefret eden dev bir kalabalıkla baş başa kalmıştım. Son bir güç ile kartı turnikeden çekip hemen sıradan çekildim. Turnike alanının en arka ve kör köşesine hızlı adımlar ile gittim. Sırtımı duvara yaslayıp saniyeler içinde olan bu durumu düşünmeye başladım.
Utancın verdiği sıcaklık tüm bedenimi kaplamıştı. Montumun fermuarını açtım ve turnikeden geçen insanları öylece izlemeye başladım. Az önce saniyelerin saatler gibi geçtiği anlara göre şimdi insanlar zamanı hızlandırmış gibi hareket ediyor, karınca sürüsü gibi turnikelerin kollarını hiç durmamacasına çeviriyorlardı. Benim ise son param gitmiş, gitmem gereken yere ulaşamamış ve yapmam gerek görüşmeyi yapamamıştım. Modern dünyanın bir makinesi insan faktörünün (dikkatsizlik) neden olduğu bir olayda hayatımın yönünü değiştirmiş, beni kendi hata affetmez doğası çerçevesinde şekillendirmişti. Belediyenin kasasına giden, benim için çok büyük fakat belediye için küçük bir adım olan para, direk kar hanesine yazılmış fakat bana zararı büyük olmuştu. Kalbim kırıldı…
İçinde bulunduğu durumdan çok alakasız bir yerde oturmuş çay içiyordu. Son parasının dikkatlice yapılmış hesabına göre iki çay daha içebilirdi. Temkinli yaklaşıp saatlere yaymalıydı çayları. Üşüyordu. Fakat üşümesine neden olan şey soğuk değildi. Yaşadığı şeyler tüylerini diken diken ediyor, içinde bulunduğu ama bir türlü kabullenemediği durumun soğukluğu onu devamlı titretiyordu. Uzunca bir süre de geçmeyecek gibiydi. Oturduğu köşeden, her içeri geçene bakıp ” O mu geldi yoksa?” diyordu içinden. Hiç gelmeyeceği gerçeğini bilmesine rağmen bekledi. Çayından küçücük bir yudum daha aldı. Boşa giden zamanlarına üzüldüğü zamanları hatırladı. Artık gerek kalmamıştı. Ne yaparsa yapsın zaman boşa akıp geçiyordu onun için. Onu unutmuşçasına, zamanın akışına tabi değilmiş gibi akıyordu sadece. Daha da irkildi. Çayından bir büyük yudum aldı bu sefer ısınmak için. Ama ısınamadı. Isınmak için ihtiyacı olan şeyin sıcaklık olmadığını hatırladı tekrar. Düşünecek çok ama yapacak hiçbir şeyinin olmamasının hiçliğiyle otururken masasında, içeri biri girdi. Etrafına bakınmadan direk gelip onun masasına oturdu. Gözlerini gözlerine dikti. Bu kişinin bir başka gereksiz adam olduğunu anlamıştı gözlerine bakar bakmaz. Kendisi gibi. Yine de ne diyebilirdi ki? Sadece baktı o da. Bu sırada içeri yaşlı bir kadın girmiş, oturanlarla konuşuyordu. ” Yaz bitti şimdi de kış geldi. Giyecek bir şey de yok. Montum yok. Üşürüm ben kışın o zaman.” dedi yaşlı kadın. Oturanlardan biri (oranın da sahibiydi galiba) “Aaa tamam bende sana olabilecek bir mont var. Ben getiririm yarın onu sana abla.” dedi. Yaşlı kadın “Tamam sağol üşümem o zaman” dedi. Kafenin sahibi “Rica ederim.” dedi.
Konuşulanları dinlerken gözlerini birbirlerinden ayırmamışlardı. Yine de ” Tek üşüyen ben kalacağım herhalde.” diye geçirdi içinden. Adam birden konuşmaya başladı ” Bir insan gereksiz birine dönüştüğünde, ağzından çıkanlar sessizleşir duyulmaz, yaptıkları görülmez, hisleri hissedilmez olur. Onunla ilgili her şey değerini yitirir.” Gözlerini ayırmadan karşısındaki davetsiz misafire bakmaya devam etti bizimki. Ama sözleri, tamamının farkında olmasına rağmen fazlasıyla dokunmuştu. Üzüldü.
Yan masaya gelip oturan bir çift yüksek sesle konuşmaya başladılar. Erkek, kadına karakterinin sağlamlığını kanıtlamak istercesine daha yüksek sesle konuşmaya başladı. Kadının taktığı fuları kastederek “Yakışmış” diye haykırdı resmen. Ardından hemen ekledi. “Yakışmamış olsa söylerdim biliyosun.” dedi. Bu tavır kızın hoşuna gitti.
Gereksiz adam konuşmaya devam etti “Bir kere değersizleşmeye, gereksizleşmeye başladın mı gerisini durduramazsın. Dibe kadar yuvarlanır zemine çakılırsın. Artık kaybedecek hiçbir şeyin yoktur. Hatta sen bile yoksundur.” Gözlerini ayırmadan söylediklerini dinledi. Şu anda içinde bulunduğu durum tam da öyleydi. Yan tarafta oturan adam yine yüksek sesle konuştu. “Falcılık şeytan işidir. Sen kahve bile içme.” Gereksiz adam gözlerini bile kırpmadı. “Dibe çakıldığında ölürsün. Senden geriye hiçbir şey kalmaz. Hatıraların bile anında unutulur.” Gereksiz adamı dinlerken göğsü sıkıştı, derin bir nefes çekti. Gereksiz adam devam etti “Bundan kurtulmanın tek bir yolu vardır. O da yeniden doğmak. Başka biri olarak. Eski karakterinle hiçbir bağı olmadan. Ne huylarıyla ne de anılarıyla. Yepyeni biri olarak. Hayata baktığı pencereyi değiştirmiş, mantığını değiştirmiş, konuşmasını değiştirmiş, kendini değiştirmiş biri olarak. Ancak o zaman yeniden gerekli biri olmak için bir şansın olur. Çabalayacağın bir amaç. Bunun başka yolu yok.” Gereksiz adam lafını bitirir bitirmez yerinden kalktı ve aynı geldiği gibi kararlı adımlarla masadan ayrıldı. Sözlerin etkisiyle, gözleri hala aynı noktaya bakıyordu. Dakikalar sonra kendine gelebildi. Derin bir nefes alıp verdi. Olayı iyi kavramıştı. Bu arada diğer yandaki masaya gelip oturan sarışın genç çantasından çıkardığı kitabı fısıltıyla okumaya başladı. Fısıltılar kulağını tırmaladı. Hemen önünden geçen garsona el salladı. Garson baktı ve kendisine doğru geldi. O öyle zannetti daha doğrusu. Fakat garson, kendisinin yanından geçip arkadaki masaya gitti. O anda şunu anladı; Aynı gereksiz adamın dediği gibi, dibe doğru çakılırken ölmüştü. Şimdiyse yeniden doğmak vaktiydi.
Bir an gelir bazen. Kelimelerin anlamsızlaştığı hatta sessizleştiği, hareketlerin iticileştiği bir an. Ne yaparsan yap o anın akışını değiştiremeyeceğin, en ufak bir etkide bile bulunamayacağın bir an. Tam bir çaresizlik. Hayat kırılır o an işte. Artık zaman her zamanki gibi akmaz. Yavaşlar. Sanki çaresizliği bastıra bastıra yaşamak için yavaşlamıştır. Ne gidecek bir yer kalır ya da kaçacak ne de sığınacak bir yer vardır zaten. Tek tutunduğun dal kırılırsa ne olur? Tek sığınağın yıkılırsa? Her şeyini vermeye çabaladığın kişi birden bire yok olursa? Hayatının başına çöktüğünü hissedersin. Amaçlar anlamsızlaşır, değersizleşir, insanlar değişir gözünde. Tüm mantıklı açıklamalar saçmalıklara dönüşür. Hele giden bir geçmiş varsa geride, yaşanmış anıların hepsi leklenmişse sonunda, artık baktığında yüzünü gülümsetecek fotoğraflar kalmamışsa, ne yapabilirsin ki? Bir dönem bittiğinde yine başladığın gibiysen, yerdeysen ve geride sadece yüklerin kalmışsa geriye ne yapabilirsin? Ağır, çok ağır bir yük. Çaresizliği, sevgi yoksunluğunu, hıncı, siniri, acizliği tek başına taşıdığını ve kimsenin bunu hiç umursamadığını bilmenin ağırlığı. Ayakların ağırlaşır, nefesin zorlaşır, yaptığın her eylem anlık olarak anlamsızlaşır seni her yerden sıkıştırır. Ulaşılabilecek en diptir burası. Bir an demiştik ya bazen o an bir hayli uzar. An olmaktan çıkar bir yara haline dönüşür. Hep taşırsın o yarayı, üzerinden ne kadar zaman geçse de ara ara orada olduğunu hissettirir can yakar. Hiç unutamazsın, hiç üzerini örtemezsin. Öğrenilen tek şey, sevgi her şeyin ilacı değilmiş, ve iyileştiremediği yaralar da varmış.
İşte bu anlarda, tüm diğer anlamsızlaşan şeyler gibi bu yazıda anlamsızlaşır ve gereksizleşir. Okumaya bile değmeyecek, okunsa bile hızlıca unutulacak bir yazıya dönüşmüştür. Yine de geçmişe dair bazı zamanların hatırlandığında eskiden gülümsetebiliyor olması yüzleri, teşekküre değerdir birileri için.
Bir apartman dairesinin salonunda oturmuş halının desenlerini izliyordu. Pastel renkli desenlerde gözlerini gezdirdikçe, kendini tekrarlayan karmakarışık şekiller, hipnoz edercesine bir kalınlaşıyor, bir inceliyor sonra tekrar kalınlaşıp birbirlerine giriyorlardı. Hiç bitmeyen bir yol gibi. Bir kısır döngü. Kendini o yolda kısılı kalmış küçük bir insan gibi düşündü. Koşuyor, durmadan koşuyor, eğiliyor, kalkıyor, düşüyor ama ne yolun sonuna ne de farklı bir yere ulaşabiliyordu. Hep aynı yerler, aynı desenler, aynı renkler onu boğuyor, nefes almasını güçleştiriyordu. Gözlerini fal taşı gibi açmış halıya bakarken elini yavaşça göğsüne götürdü. Sanki tıkılı kaldığı o yolda doğru düzgün koşamasın diye yolun incelmesi yetmiyormuş gibi nefes alma hakkı da yoktu aslında. Hiçbir şeye hakkı yoktu. Var olmaya bile. Öyle hissetti. Eli, boğazını kavramış sıkıyordu, gözlerini halıdan almasına neden olan telefon çaldığında. Hafifçe irkildi. Gözleri ıslanmıştı. Telefonu eline aldı. ekranda gördüğü isim onu hem rahatlamış hem de daha da canını sıkmış gibiydi. Çağrıya cevap verdi. Kelimelerle anlatılabilecek şeylerden, çok daha fazlası olduğu belliydi. Dudaklarından sessizce birkaç kelime döküldü. Karşıdaki sözcüklerini bıçak gibi keskin seçmişti anlaşılan. Suratı iyice düştü, dudakları aşağı doğru kaydı. Telefonu kapatıp yanındaki sehpaya bıraktı. Salonun her yanındaki kocaman bitkiler, o canlı yeşil renkleriyle odanın boğucu pastel havasına tezat oluşturuyorlardı. Sanki sırf bu acziyetini izlemek için bu olağanüstü zamanda oraya gelmiş gibiydiler. Gülüyorlardı ona tüm yeşilleriyle.
Ayağa kalktı, salondan koridora geçti. Her yer, tüm eşyalar, duvarlar, onun buraya ait olmadığını hissettirircesine duruyorlardı yerlerinde. 155 metrekarelik evin bir santimetre karesinde bile yeri yoktu kendisinin. Dışarıda, toprağın üzerinde hatta altında dahi yeri yokmuş gibi hissetti. Aldığı havayı bile çalıyormuş gibi bir duygu, sıkıntı, kapkara bir düşünceler topluluğu oturdu hem yüreğine hem beynine. Artık bunlara karşı koyacak ne bir gücü ne de isteği kalmıştı. Karanlık evde ne kadar ışık açarsa açsın, her yer hala karanlıkmış gibi, ışık bile onu istemiyormuşçasına aydınlatıyormuş gibi geliyordu. Ceketini kaptığı gibi dışarı fırladı. Salona dönüp otursa halı onu boğacaktı çünkü.
Evin hemen yanındaki küçük mahalle parkında yürümeye başladı. “Amaçsızca yapılan her eylem, yaşamak dahi, amaçsızsa eğer, hakkı yoktur var olmaya.” diye düşünürdü hep. Şimdi hayalleri var olmasına rağmen, o kadar çok sorgulamıştı ki onları, gerçekçiliklerini ve olasılıklarını, değerlerini değilse de onlara duyduğu inancı yavaş yavaş kaybetmişti. Artık tutunacağı hiç bir şey yoktu. “Elinde sadece hayallerin kaldıysa eğer ve onlar da gerçekleşmeyecekse, elinde bir şeyler var sayılır mı acaba? Yoksa tam bir hiç mi olursun? Ve o hayallerin yürüdüğün dipsiz yolda kendini avuttuğun, kandırdığın küçük oyuncaklara dönüşür. Aynen öyleydi işte. Bu da hayatın ona attığı en büyük kazıktı ayrıca. Oyuncaklarıyla bayırlara salınmış bir küçük çocuk gibi. Nereye gittiği kimsenin umurunda olmayan.
En büyük destekçisi olarak gördüğü insanların giderek en büyük yükleri haline geldiğini görünce çok yaralanmıştı aslında. Anlayamadı, anlamak da istemedi. Hele var olduğunu düşündüğü büyük bir hayat paylaşımının, sevginin, nefrete dönüştüğünü görmek, hayatın ona kazandırmak istediği “önemli” bir tecrübe olsa da o anılarından, belleğinden silmek istedi bu zamanları. Önce çok sinirlendi hatta, tepki verdi, dışa vurdu, sonra üzüldü, kırıldı, içine çekildi, sonra yalvardı, ağladı, zırladı, en sonunda da unutmak istedi, istiyor, istemeli ama yapamadı. Aynı halıdaki o yol gibi bir yolda şıkışıp kalmıştı gerçekten de. Gitmesi gerektiğini bildiği halde gideceği yerin hiçbir yer olduğunu bildiği için gidemiyordu. Yerinde kalamıyordu. Geriye de dönemiyordu.
Cebinden telefonunu çıkardı, rehberden seçtiği birini aradı. Telefon kapalıydı. Başka birini seçti ve aradı, meşguldü, başka birini aradı, açmadı. Zaman, yer, durum, para, hatta yerdeki minik bir çakıl parçası bile ondan daha kıymetliymiş gibi hissetti o an için. Parkın sonuna geldiğinde bir banka oturdu. Karşısındaki küçük top sahasında çocuklar kahkahalarla top oynuyorlardı. Kendi çocukluğunu hatırladı. Sonra unuttu. Banktan kalktı, yürümeye devam etti. Karşıdaki caddenin ucuna geldi. Yoldan, içi insanlarla dolu bir otobüs geçti. Çoğunun elinde cep telefonu, boynunu bükmüş, kimisi ise suratı asık kafasını cama yapıştırmıştı. Sonra arabalar geçti. İş yerinden çıkıp evine giden, kurduğu düzeni korumak dışında başka kaygısı olamayan insanlar ve belki de eskiden kurdukları hayallere ara da sırada üzülenler.
O yolun sonundaki alçak kaldırımda oturduğunda sıfırdı. Tam bir sıfır. Yerle bir seviyede. Ne cebinde parası, ne gidecek bir yeri, ne de yaşayacak bir hayatı, paylaşacak bir anısı kalmıştı. İçi tamamen boşalmış bir beden gibi, yerdeki gölgesinin bile gereksizliğini düşünüp, varoluşunu sorguluyordu. Vermesi gereken kararları, yapması gereken eylemleri zamanında yapmadığı için, düşünemediği hatta göremediği için pişmanlık hissediyordu. Uzay-zaman boşluğunda sahip olduğu dönem sona ermiş gibiydi.
İşte orda. 12. basamakta oturuyor. Merdiven ilerledikçe basamağın yeri değişiyor. Artık 28. basamakta. Ne yapıyor dersin? Merdiveni bekliyor. Yukarıya kadar çıktığında geri iniyor ve baştan başlıyor. İşte bak. Orda, orda. 1. basamaktan başladı. Tam şu anda 5. basamakta. Sonra 8.de. Bu hiç bitmeyecek. Yukarı çıkıp aşağı inecek hep. Hiçbir zaman ne yukarıda ne de aşağıda kalacak. Arada sıkışmış. İstese de yukarıda olamıyor. Aşağıda da. Bu adam bekliyor. Onu bir basamakta tutacak kişiyi. Sabitleyecek kişiyi. Yavaşlatıp soluklanmasını, ruhunun geri dönmesi için beklemesini sağlayacak birini. Gelir mi bilinmez ama, yanından geçen binlerce insanın umurunda bile değil o. İnsanlar başka koşuşturmaların peşinden giderken, kendisinin gördüğü o güzel ve her şeyden değişik renkler, yavaşça soluklaşıyor. Her şeyin bir zamanı var. Senin zamanın tükeniyor. Merdivenin o hiç ayak basamayacağın basamağına geldiğin zaman, elinde o güzelliklerden kırıntılar kalır mı acaba? Umarım öyle olur. Evet, bende bunu diliyorum. Gözlerin artık gölgeleri izlemesin istiyorum. Her yanından geçenin o bambaşka dünyalardan kokularıyla beynini yıkama artık. Öylece süzülüp geçsinler yanından. Rüzgarda dalgalana dalgalana geçsinler hem de. İzleme artık onları boş ver. Ruhun o merdivenlerin değişen formunun aralarında sıkışıp kalmış. Bekleme artık boş ver. Tren seni bekler haydi yürü sende.
Hayal meyal hatırladığı şeylerden en belirgini, sonu görülmeyen yoldaki yoğun toz bulutuydu. Kıvrılarak tepe yukarı çıkan yolda binler yürüyor, atılan her adımdan çıkan toz havada birleşip göz gözü görmez bir yoğunluk oluşturuyordu. Ağustos sıcağının tam ortasında annesinin elini tutmuş yürümeye çalışırken gözüne kaçan tozdan gözlerini ovuşturuyordu. Annesinin yürüyecek takati kalmamıştı. . Ayağını zar zor kaldırıyor, birden bire bırakıyordu. Tuttuğu eli sıcağa rağmen buz gibiydi. Ölümün soğuğu gelmişti bile.
İki adım sonra annesi yere yığıldı. Düşer düşmez toz üstünü örttü. Bedeni görünmez oldu. Yine de elini bırakmamıştı. Buz gibi eli hala sıkı sıkı kavrıyordu onun elini. Öylece bakakaldı annesinin düştüğü yere. Arkadan gelen binlerce insan durmadan devam ettiler yanından geçerek. Ağzından tek kelime dahi çıkamadı. Askerlerden biri yanına yaklaşıp süngüyle kolundan dürttü. Yürümesi için işaret etti. O da yürüdü. Artık binlerce insanın içinde yapayalnızdı. Tozun içinde herkes kimliğini yitirmiş uçan bedenler gibiydi. İlerleyen et yığınları. Hiç bir hayatın, belleğin, anının öneminin kalmadığı, sadece nefes alan bedenler.
Yürümeye devam etti. Saatlerce yürüdüler. Sonunda hava kararmaya başladığında ufak bir kuyunun yanına ulaşmışlardı. Askerler kana kana su içiyor, mataralarını dolduruyorlardı. Kimseye su vermediler. Yere yığılanları kaldırıp bir köşeye yığdılar. Onlar için yolculuk bitmişti.
Gözü yerdeki küçük gazete kağıdına ilişti. Öğrenmeye ancak fırsat bulabildiği rakamları gördü kağıtta. 1915 yazıyordu. Ağustos sıcağında. Binler ölüme gidiyordu.
Merhaba gece..Ben geldim.. Sana büyümenin, keşfettiğim birkaç tanımını getirdim : Çürümek.. Eskimek…
Zaman herşeyin ilacıymış değil mi.. oldu, görürsem söylerim.. Acılar insanı olgunlaştırırmış, yalana bak.. insanoğlunun mazoşist yanını tatmin etmek için icat ettiği deyimlerden gına geldi artık.. Hepsini kusmak istiyorum beynimden.. Yani neden mutluluklar değil de acılar olgunlaştırıyor ki? ya da ne bileyim çok güldük ağlayacağız diyenler, çok ağlayınca da , çok ağladık demekki güleceğiz demezler ?
Büyüdüğünü neden acı çekince hissedersin biliyor musun? her acı senden bir parçanı alıp götürüyor, alıp götürse neyse de senle beraber çürüyüp gidiyor ve çürüyen birşeyi hissedemediğin içinse sana o acıyı unutuyorsun gibi geliyor.. oysa çürüyorsundur.. Eksiliyorsundur.. Yaşlanmıyor eskiyorsundur.. Yaşadığın mutluluklardır seni olgunlaştıran seni sen yapan, hislerini duyularını yeniden canlandıran.. gözlerinin başka başka bakmasını sağlayan..
Bir de kısır döngü denen birşey var.. Farklı insanlarla farklı zamanlarda dönüp dolaşıp aynı şeyi yaşar, aynı hislere boğulursun en sonunda.. Bunun da sebebi bence önceki ağrıyla gerçek anlamda yüzleşemeyip hesaplaşamamakla bir ilgisi var.. Dönüp dolaşıp önüne düşüveriyor, hadi beni çöz diyor bu kısır döngü.. Hadi bakalım çöz çözebilirsen. Önüne düşüverdiğinde sen biraz daha eskimiş biraz daha yorulmuşsundur.. İlk zamanlar baktığın merak ettiğin şeyleri bir zaman sonra hiç tereddütsüz tekmeleyip atarsın daha ilerilere.. Sanki bir daha önüne çıkacağını bilmiyormuşsun gibi.. Farklı insanların kılığına bürünerek..
Sokak lambalarının loş ışıkları altında, yağmurun ıslattığı taşların zayıf parıltılarına basa basa yürüyordu o gece. Elindeki eski tip koca bavulu taşımaktan, kolları uyuşmuş bir halde başını sokabilecek bir otel için bakındı gözleri etrafa. Sokağın sonundaki mavi neon ışıklar ile yazılmış hotel yazısını gördü. Taşların üzerindeki mavi pırıltılara basa basa ilerledi yazıya doğru. Kapının önüne geldiğinde o parıltılı mavi neon ışığa tezat eski bir bina olduğunu gördü otelin. “Burası dökülüyordur.” diye geçirdi içinden. Fakat yapacak bir şey olmadığını kendisi de biliyordu. Saat geç olmuş, hava iyice bozmuştu. Üstelik elindeki bavul, adım attıkça daha da ağırlaşmıştı. Kolları bu işkenceden kurtulmak için kendisine haykırıyorlardı. Tabelaya bir kere daha baktı ve uzattı elini kapıya doğru. Kapı gıcırdayarak açıldı. Aynı sokaktaki loş ışığın devamı içerideydi sanki. Resepsiyonun orada yanan küçük bir abajur küçük lobiyi aydınlatıyordu. Eşyalar eski fakat etraf iyi dekore edilmişti. İçerinin fazla loş olmasını umursamadan resepsiyona doğru ilerledi. Elindeki bavulu bıraktı. Tahta zeminden çıkan ses içerideki eşyalar tarafından hızlıca emildi. Sanki uzun zamandır hiç ses çıkmamış gibi. Resepsiyondaki adam buna rağmen okuduğu kitaptan bir süre daha başını kaldırmadı. Kısa bir mutlak sessizlikten sonra hafifçe boğazını temizledi. Resepsiyonist kafasını ağır ağır kaldırıp uyuşuk gözlerle ona baktı. Boş bakışların ardından uzun süredir konuşmamış birinin sesi gibi gırtlaktan gelen hırıltılarla birlikte “Hoşgeldiniz” dedi. “Hoşbulduk”. Buna kendi de inanmamıştı. Ortamı pek de hoş bulduğu söylenemezdi. Fakat tek umursadığı temiz bir yatak bulup iyice dinlenmekti. “Boş odanız var mı?” diye sorarken sorunun saçmalığından utandı. Bütün otel boş gibiydi. Resepsiyonist arkasına dönüp panoda dizili onlarca anahtardan birini alıp adama uzattı. Hiçbir şey demedi. Ardından hemen kitabını okumaya geri döndü.
Bellboy falan beklemeye niyeti yoktu. Zaten ortalıkta ne bellboy vardı ne de başka biri. Valizini yüklendiği gibi merdivenlere yöneldi. Üstünkörü göz gezdirdiğine göre asansör de yoktu. “En azından gecenin son adımları” diye geçirdi içinden. Anahtarın üzerinde yazan 213 rakamı ikinci katı işaret ediyor olmalıydı. İkinci kata yavaş adımlarla çıktı. Sıralı kapıların önünden tek tek geçerken etrafta hiç ses olmaması hoşuna gitti. Galiba gerçekten otelde kimse yoktu. “Rahat bir uyku çekeceğim” diye düşündü, farkında olmadan hafifçe gülümsedi. 213 numaralı odanın önüne geldiğinde kollarındaki son kuvveti de tüketmişti. Valizi yere bıraktı. Zemindeki yıpranmış halı sesi emdi. Anahtarı kapıya soktu ve çevirdi. Kapı yine gıcırdayarak açıldı.
Küçük bir odaydı ama içerisi temiz görünüyordu. Son bir çabayla valizi içeri geçirdi. Kapının yanına bıraktı. Kapıyı kapatırken gıcırtı sessizliğin içinde rahatsız edici geldi kulağına. Yatağa oturdu. Yatak rahattı. Odadaki eşyalar da eski görünüyorlardı. Ama çok yıpranmamışlardı. Ortalık gayet düzgündü. İçi rahatladı. Düşündüğü gibi her yeri akan, dökülen bir yer değildi. Bu geceyi rahat geçirebilecekti. Valizini açıp üstünü değiştirdi. Kıyafetlerin rahatlığıyla yorgun olduğunu daha çok hissetti sanki. Yorganı araladı ve yatağın içine girdi. Hemen yan taraftaki anahtardan ışığı söndürdü. Karanlıkla birlikte etraf iyice sessizleşti. Gözlerini kapadı ve kendini uykunun kollarına huzurlu bir şekilde bırakmaya hazırlandı. Gecenin bir yarısı böyle bir yer bulabildiği için şanslı olduğunu düşündü. Huzurluydu.
Birden tüm bu karanlığın ve mutlak sessizliğin içerisinde tok bir ses duyuldu. Tak, tak, tak… Gözlerini açtı ve tavana dikti. Ses, bütün o huzurun içinde ritmik bir halde duyuluyordu. Tak, tak, tak… Tüm bu aksiliksiz gittiğini düşündüğü gecenin içinde bir aksilik beklermiş gibi “Olmasaydı şaşardım” dedi kendi kendine. Huzurla uyuyacağı uykunun girizgahını yapmışken birden bire böyle bir sesin ortaya çıkması sinirini bozdu. Ses üst kattan geliyordu. Yere ritmik bir şekilde vurulan bir şeyin sesiydi. Ve gerçekten sinir bozucuydu. “Böyle ritmik olmasaydı belki duymazlıktan gelinebilinirdi” diye düşündü, üşengeçlikle asabı bozuk bir halde. Ama ses, aralıkları hiç değişmeden, dünyanın en tutarlı şeyiymiş gibi ve sanki şimdiye kadarki tüm zamanlarda bugün bu kadar mükemmel şekilde ortaya çıkmak için çalışmış bir halde “tak”lıyordu. Derin bir nefes çekti içine. Sonra yavaşça bıraktı. Yatakta doğruldu. “Bir süre sonra durur mu acaba?” Ama sesin duracağı yoktu. Ayrıca saat geç olmuş, kolları ve bacakları yorgunluktan kendilerini iyice salmışlardı. Yapması gereken şeyi biliyordu. Yataktan kalktı ve valizinden çıkardığı hırkasını üzerine geçirdi.
Kapı, koridordaki sessizlikte gıcırdadı. Yukarıdaki ses istifini bozmadan devam ediyordu. Yavaş yavaş attığı adımlarla merdivenleri çıktı. Diğer kapıları es geçerek 313 numaralı kapının önüne geldi. Ses kapının arkasından daha güçlü duyuluyordu. Elini kapıyı çalmak üzere uzattığında kapının hafifçe aralık olduğunu fark etti. Hemen durdu. “Garip” diye düşündü. Eliyle hafifçe kapıyı itti. Kapı gıcırdamayarak açıldı. Gözlerini karşıya dikti. Odanın içerisi her zamanki sarı zayıf ışıkla loş bir şekilde aydınlanmıştı. Eşyalar aynı eski ama fazlaca yıpranmamış eşyalardı. Kendi odasına çok benziyordu. Ama odanın ortasında büyük bir farklılık vardı. Odanın ortasında, yatağın kenarında bir sandalye duruyordu. Konumu itibariyle odaya olmaması gereken saçma bir hava katıyordu. Fakat asıl detay sandalyenin önündeydi. Sandalyenin önünde bir çift siyah rugan ayakkabı duruyordu. Ayakkabılardan biri hafifçe yukarı kalkıp birden aşağı iniyor ve ahşap zeminle temas eder etmez duyulan o tok sesi çıkarıyordu. Hiç sekmeyen bir şekilde devamlı aynı hareketi yapıyordu. İstikrarlı bir halde bir şeyleri bekler gibi.
Gözlerini ayakkabılara dikti. Sesin kaynağını bulmuştu. Ayakkabı, tam saatinde çalmaya başlayan bir alarm gibi hiç durmadan yere vuruyordu. Gecenin bu zamanını ısrarla vurgular gibiydi. Ama her şeyden çok, sandalyede oturan görünmeyen biri, sanki birini, bir olayı, bir şeyi bekliyormuş gibi farkında olmadan, ayağını yere vurarak zamanın geçtiğini, her saniyenin her ayak darbesiyle bir daha eksildiğini kendisine hatırlatırcasına beklediği bir hale benziyordu. Gerçekten de öyleydi. Bu ayakkabılar birini bekliyordu. Bu odaya gelecek birini. Yoksa kendisi miydi bu kişi? Gecenin bu saatinde bir alarm gibi tam vaktinde çıkan bu ses kendisini mi çağırmıştı? Resepsiyonist onca oda arasından o anahtarı verirken, buraya gelmesi gereken kişinin kendisi olduğunu biliyor muydu acaba? Tüm bu sorular kafasında hızlıca dolanmaya başlarken kendisi hala kapıda, gözlerini ayakkabılara dikmiş bir halde bekliyordu. Soruları sormayı bitirdiğinde kapıda olduğunu fark etti. Eğer beklenen kişi kendisiyse içeri girmesi gerektiğini düşündü. Odaya girdi, Kapıyı kapattı. Karşıda duran sandalyeyi getirip ayakkabıların karşısına koydu ve oturdu. Tüm bunları yaparken gözlerini ayakkabılardan bir saniye bile almamıştı. Ayakkabılardan teki hiç aksatmadan, aynı ritmik halde hafifçe kalkıp hızlıca yere vurmaya devam ediyordu. Gözleri, kalkıp inen o ayakkabıyı takip ettikçe hipnoz olmuş gibi hissetmeye başladı. Bu ayakkabılar belki de bu odadaki ve bu oteldeki diğer tüm eşyalar gibi kendi zamanlarından beri birilerini, bir takım olayları, bazı şeyleri bekliyorlardı. Ve bu kimseler, olaylar ve şeyler bir türlü gelmemişti, olmamıştı, yaşanmamıştı. Böyle geçirdi aklından. Aslında kendisinin de herkes gibi beklediği bir çok an vardı hayatında. Hala beklediği bir çok kişi, olay vardı. Bir aşk bekliyordu mesela. Tam hayalindeki gibi birini, mutluluğu. Hayat yolundaki köşeyi döneceği olayı. Hep huzurlu kalacağı durumu. Ama bunların hiçbiri yaşanmamıştı. Hala beklemekteydi. Karşısındaki ayakkabılar gibi.
Oturdu sandalye de, dakikalarca, saatlerce. Beklediği şeyleri düşündü. Hep beklediği, ömrünün beklemekle geçtiği, beklediği şeylerin kendisine kazandıracaklarından ziyade beklemenin bir hayat tarzına dönüştüğü gerçeğini düşündü durdu. Kendisi de aynı ayakkabılar gibi ritmini hiç bozmadan beklemişti yıllarca. Bazı şeylerin olacağına hala inanmaktaydı. Aslında onu bekleten her şey o kadar uzaktaydı ki ondan, içinde hissettiği kör umut, kendisinin bu gerçeği görmesini engellemişti hep. 44 yaşında, unutulmuş bir otel odasının ortasında o sandalyede oturmuş o ayakkabılara bakarken bunu fark etmişti. Bir şeyleri bekleyerek geçirdiği bir ömrün geride bıraktığı izler vardı sadece hayallerinde. Niteliksiz ve tatminsiz bir 44 yıl. Körü körüne bir umut. Karşısında ki ayakkabılar ise kendisini bekleyen yaşamıydı belki de. O ayakkabılar 44 yıl boyunca giyinmeyi bekleyip yola koyulmak için beklemişlerdi. Çakıllı, dikenli yolda kah koşup kah yürüyeceği bir ömrün vazgeçilmezleriydi. Yola çıkmanın ilk şartıydı. Yolda olmanın gerekliliğiydi. Hiç giyilmeyen, dolayısıyla hiç yaşanmayan bu hayatın en önemli araçlarıydı. Bunun farkına varmıştı o gece. Artık anlıyordu. O ayakkabıların neden beklediğini anlıyordu. O ayakkabıları susturmanın tek yolunun onları giymek olduğunu anlamıştı. Saatler sonra oturduğu yerden kalktı ve karşısındaki sandalyeye oturdu. Ayakkabılara son bir kez baktı. Evet, hala onu beklemekteydiler. Yavaşça ayaklarına geçirdi. Ayakkabılar ayaklarına tam gelmişti.
Sandalyeden kalkıp odadan çıkmak üzere adımlarını attığında artık çıkan sesin ritmini kendi belirliyordu. Kapının karşısına geldiğinde ses durdu. Kapı yine gıcırdamadan açıldı. Koridorda yavaşça ilerledi. Şimdi hayatın akışı değişmiş, her şeyin rengi, sesi, kokusu farklılaşmış, kendine güveni yerine gelmişti. Odasına girip yatağına uzandığında ayaklarındakileri bir daha hiç çıkarmaması gerektiğini biliyordu. Artık hayatına kendi yön verebilecekti…