Birbiriyle Kesişmeyen Çelişkiler

Günün erken olmayan bir saatinde, şehrin görgüsüzlük abidesi altın renkli binasının 37. katının 163. dairesinde, sözde çocuklarınıza yapacağınız ve eğlenceli bulacakları dünyanın en saçma “craft” ürünlerinin vidyo çekimini yapıyordu. Çekim aralarında bakma fırsatı bulabildiği yasaklı sosyal medya sitesinden, dışarıda o anda binlerce insanın biber gazı ve tazyikli su yediğini okuyor ama kendisi, o saçmalıktan neredeyse ortadan çatlayacak, yok olacak ürünlerin çekimini gerçekleştiriyordu. Peki neden? Ülkenin, çıkan sonucun zerre kadar umurlarında olmadığı en büyük firmalarından biri istiyordu bu vidyoları. En az o vidyoların içeriği kadar saçma olan internet sitesinin içini doldurmak için. Ve zaman zaman, hiç kimsenin izlemediği o vidyoların altındaki izlenme sayısını şişirerek bakıp tatmin! olmak için. Günlük ücretinin bir Çinli işçinin ücretine denk geldiği bu çok iş az paralı aktiviteyi her gün yapmak zorundaydı. “Lanet olsun!” dedi içinden. Bıraktı kamerayı, döndü sırtını, vurdu kapıyı ve çıktı. Ya da belki de bir tarafı yemediği için işini bitirip çıkmıştır. Başı o kadar ağırıyordu ki o son bir iki saati yarım yamalak hatırlıyordu.

Kendini bu saçma durumdan kurtarmak için yürütmeye çalıştığı ikinci işiyle ilgili elli dakika kadar telefonda konuştu. Pencereleri açık ve hıncahınç dolu olan otobüs, uzun yolun belli bir bölümüne geldiğinde içeriye boğazları yakan, gözleri yaşartan o gaz girdi. Yasaklı sosyal medya sitesinden okuduğu o protestonun havada asılı kalmış son izleriydi maruz kaldığı. Otobüs durdu, insanlar kendini dışarı attı, öksüren, tıksıran ve yaşaran gözlerini silmekte olan bir şoförle bir süre yolun ortasında öylece durdular. Otobüs tekrar hareket ettiğinde sadece iki durak sonra inmesi gereken yere geldi. Ve indi. Telefon konuşmalarını yeni bitirmişti ki indiği merdivenlerde, önündeki kırık boya sandığı ile oturan yanakları kızarmış ayakkabı boyacısını gördü. Ona bakarak yavaşça geçti yanından boyacının, diğer yanından geçmekte olan ve kimsenin umursamadığı binlerce insan gibiydi. Şehrin en yoğun toplu taşıma aktarım merkezlerinden biri olan bölgede, sandığı kırılmış ve belli ki dayak yemiş ayakkabı satıcısı sanki o mekanın bir demirbaşı bir merdiven korkuluğuymuş gibi öylece duruyordu orada. Herkes için normal olan bu olay ona da en derininde pek normal gelmese de merdivenlerden akan o insan selinin içinde durumun normalliğini kabul edip herkes gibi boynunu elindeki küçük parlak ekrana eğip yoluna devam etti. Boyacı fana sövüyordu, en içtenliğiyle.

Büyük körüklü otobüsün körüğüne kıçını dayamış ilüzyon bir konforla yol alırken, otobüsün ön taraflarından gelen seslerle kafasını sonunda elindeki o parlak ekrandan kaldırabildi. Ön tarafta iki teyzenin sözlü atışması saç çekmeli, tokatlı çimdikli bir kavgaya dönüşmüş, durağı dışında durması “tamamen” yasak olan otobüs ise yoluna son sürat normal bir şekilde devam etmekteydi. Sonunda durağa ulaşan otobüsün tokat gibi açılan kapısında kendini ilk atan, içerde bir hayli saç telini bırakan ve hüngür hüngür ağlayan teyze oldu. Diğer teyze ise, bölge kavgası yapmış ve galip gelmiş bir dişi kaplan gibi otobüsün en ön sırasındaki koltuğa yavaşça, acele etmeden poposunu yerleştirdi. Kimse oraya oturmayı aklından bile geçirmemişti zaten. Otobüs şoförü, gözündeki aviator gözlükleri ile göz kapakları yarı kapalı umarsız tavrıyla durakta durması gereken 10 saniyelik süreyi tamamlayıp bastı gaza.Boyunlar yine eğildi parıltılı, sihirli camlara.

Otobüsten ineli yarım saat olduğunu ve bu deli şehirde de yarım saattir hiçbir “normalliğin” olmadığını farkettiğinde, sistemin 5.sınıf kalite şeklinde kategorize ettiği bir marketin manav rafında kurtsuz elma seçiyordu. Çürük elmaların kokusuna dayanamayıp reyondan uzaklaşırken, kendini kaprisleri olan ve havalı biri gibi düşündü. Kasada ödeme yaparken yanında duran çopur yüzlü iki amcanın konuşması onu bu deli şehrin anormal normalliğine doğru tekrar çekti. “Gel” dedi adam yanındakine, “Seni adaya götüreyim.” Diğeri bakmadı bile, aldıkları 12 paket tuzlu fıstığı poşetlere doldurmaktaydı. Diğeri konuştu yine; “Gel” dedi “Bak benim faytonlarım var günde 500-600 düşer sana da, gül gibi geçinirsin.” dedi dişleri dökük, peltek amca. Kasiyer ise kendi anormalliği ile cebelleşiyordu. Kasiyer: ” Fiş bitti.” dedi. Amca: ” Eeee bize ne!” diye haykırdı. Kasiyer: “Fiş kesmeden nasıl geçeceksin hı?” dedi. Amca:” Hııııı.” diye duruldu. Kasiyer yerleştirdiği yeni fiş tomarı ile kestiği fişi amcaya uzatırken: “Buyrun efendim” dedi, arkasındaki mağaza müdününü görüp köle olduğunu hatırlayınca. Dişsiz amca, “Tamam sonra konuşuruz” diyen adama hala ısrar etmekteydi, elindeki tomarla paradan ikiyüz lirayı kasiyere fırlatırken. Bunlar kesinlikle Çinli işçi görünümlü zenginler diye düşündü bizimki. Kendisi ise aynı o kasiyer gibi partonlarının cipte gezmesini sağlayan bir köleydi sadece. Elindeki yarısı çürümüş elma ile çıktı marketten. Havası bile delirmiş bu deli şehrin sıradan normallikleriydi bu durumlar. Ve gayet normal bir gündü yaşadığı diye düşündü. Bunları düşünmesi bile birşeydi çünkü yine dönüp dolaşıp eğdi boynunu elindeki sihirli parlak ekrana, evinin yolunu tutarken.

 

Beşiktaş’lı Mehdi

İstanbul otogarı viyadüklerin çevrelediği bir örümcek ağıdır. Ağlarına yalnız bahtsızlar takılır. Parası olmayanların kaderleri değişmese de yerlerinin değiştiği bir başlangıç, ya da sondur burası. Hele öğlen kalkan ya da öğlen ulaşan otobüslerin yolcusuysanız bu hayata sarılma direncinizin ilk test yeri yine bu otogardır. Öğlen ezanı okunuyordu. Nisandı ama hala kaşkollara sarılmış insanlar, ciğerlerinden çıkan havayı kaşkolun içine üfleyerek ısınmaya çalışıyorlardı. Artvin’e gidecek otobüs yolcuları sigaralarından son bir fırt çekip, otobüsün basamaklarını çıkıyorlardı. Muavin bagaj kapaklarını kapattı, peron görevlisi içerideki yolcuları sayıp, kafasını arka kapıdan uzatıp bağırdı;
-22 numara, 22 numara…
22 numara yoktu. Tam o sırada bir ambulans yanaştı yan perona. Ambulanstan gözaltına kadar sakallı bir adam indi. Muavine el kol yapıp otobüsü durdurdu. Muavin;
-“Bagaj var mı?”
Adam:
-“Yok, ama cenazem var” dedi.
Muavin yıkıldı. Çünkü ağzına kadar dolu bagajı indirip, tekrar yerleştirmek demekti bu. Peron zili çaldığı halde Artvin otobüsü hala bagajlarını topluyordu. Tabut orta kısma sürüldü, ambulans sessizce ayrıldı yan perondan. Yolcular cama dayanmış, efkarlı gözlerle izliyordu olan biteni. Terden pembeleşmiş yüzüyle muavin adamı buyur etti içeri, otobüs yola düştü. 22 numara yolcusunu merakla süzdü otobüs. Müsaade isteyip yerine oturdu. Yanındaki yolcu merakını kustu hemen;
-“Allah rahmet eylesin, yakının mıydı?”
Adam düşündü uzun uzun, “Mehdi” benim neyim oluyor diye. İçini çekip,
-“Kardeşimdi” dedi.

Otobüs köprü üzerinden geçiyordu. Adam içinden,” Mehdi, son kez hisset boğazı” diye geçirdi. Uzun yol başlıyordu. Adam kitabını açıp okumak istiyordu ama yanındaki yolcu kıpır kıpırdı. Sürekli içleniyor, vah vah çekiyordu.
-“Kaç yaşındaydı?”
diye sordu yolcu. Adam,
-“Tam olarak bilmiyorum, ama ben yaşlarındaydı.”
-“Yahu kardeşim diyorsun yaşını bilmiyorsun.”
diyerek hayret dolu çıkıştı yolcu.
-“Kardeşim dediysem, öyle değil.”
diye cevap verdi adam.
-“Ya nasıl?”
dedi yolcu. Uzun bir sohbet başlıyordu, otobüs İstanbul sınırlarından çıkarken.

“Mehdi’yi ilk kez hapishanede gardiyanlarla dövüşürken gördüm. Alt koğuşlarda, 1980 fraksiyonunun koğuşlarında kalıyordu. Orada kavga çıkınca bizim koğuşa postaladılar. 1980 fraksiyonu ile bizim koğuşun görüşleri ters olduğundan kimse yüzüne bakmadı Mehdi’nin. En dipte benim ranzanın sağ altına yatırdılar onu. Birkaç ay kimseyle konuşmadı. Yemek yaptı, topladı, çay dağıttı. Havalandırmada yalnız dolaşırdı. Koğuş eğitimlerimize katılmazdı, anlamam öyle şeylerden der kenara çekilirdi. Anladım ki fraksiyoncu filan değil. Bir harita metod defterine gazetelerden resimler kesip yapıştırırdı geceleri. Her koğuş baskınında jandarma o defteri bulur yırtardı. Bizim zulayı bilmediğinden her seferinde yeni defter bulur, bir dahaki baskına kadar çalışmasına devam ederdi. Bir sonraki baskın tüyosu geldiğinde haline acıyıp, defterini bizim zulaya attım. Jandarma döşek altını açıp defteri bulamayınca Mehdi hayretler içinde kaldı. Ona aldığımı söylemedim, merak ediyordum çünkü deftere neler yapıştırdığını. Herhalde karı kız resimleridir, hela için malzeme yapıyordur diye düşünüyordum. Öyle ya jandarma bulur bulmaz paramparça ediyordu defteri. Işıklar sönünce zuladan çıkardım defteri. Gözlerime inanamamıştım. Koğuşta kimsenin okumayıp bir kenara attığı, ziyaretlerde don, sigara sarılıp getirilen, iaşe sandıklarının üzerinde gelen ne kadar spor sayfası varsa ayıklanmış, içlerinden ne kadar Beşiktaş ile ilgili haber varsa kesilip bu deftere yapıştırılmıştı. Resimlerin kimilerinin üzerinde domates çekirdeği vardı, kimileri sonradan ütü vurulup düzleştirilmiş buruşukluktaydı. Ama her birinin altında tarihi düşülmüş, önemli yerlerinin altı çizilmişti. İlginç gelmişti bana Mehdi. Bir sabah yoklamasında yanında durdum. Pantolonuma soktuğum defteri arkadan sıkıştırdım eline. Şaşırdı. Çocuk gibi sevindi. Teşekkür etmek istedi, konuşmadım onunla. Ajan damgası yiyebilirdim koğuşta. Havalandırmada yolumu kesti. “Sağ ol” dedi. Sigara tuttum ona. Çömeldik. “Kimsin, necisin, ne arıyorsun siyasilerin mapushanesinde?” dedim. “Vallahi ben de bilmiyorum, neci olduğumu ben de bilmiyorum” dedi Mehdi. “Peki, anlat o zaman” dedim. “Kimseye demek yok ama söz mü?” dedi. “Söz” dedim. “Eylül 80 yılıydı. Malum stad bir tane. Ülke bir savaş yaşıyor ama bizim derdimiz kapalıyı kaptırmama savaşı. Akşamdan yığıldık, sabahlıyoruz kapalının kapısında. Kimimizin koynunda şarap, kiminde emanet, kiminde yarım somun ekmek. Baskın yemeyelim diye üçer üçer erketeye çıkıyoruz Maçka tarafına, Dolmabahçe’ye, spor sergiye. Ben gece üç gibi Maçka’dayım. Motorcular geliyordu aşağıdan. Son seferinde karşıdan grup indirmiş, nümayiş yapacaklarmış dikkat et dediler. Bıçkın delikanlıyız o zamanlar, semtimizde nümayişe tahammülümüz yok elbet. Bir o sokağa dalıyorum, bir bu sokağa derken bir baktım, o grup duvara tezahürat yazıyor. Allah dedim, çektim emaneti üzerlerine yürüdüm. On kişiydiler, dayak yerim ama hiç olmazsa bir ikisini iyileştiririm dedim ama beni görünce öcü görmüş gibi kaçmaya başladılar, ben de arkalarından. Meğer benim hemen arkamda polis varmış, ben onları kovalıyorum, koşuyorum, polis hepimizin arkasından koşuyor. Girdik bir çıkmaz sokağa, çocuklar durdular, elleri havada, ben hala bana teslim oldular diye havalardayım, polis arkadan ışık tutunca uyandım, elimde emanet, kolum havada, megafondan “at elindeki silahı” diye bağırıyor, ben kala kaldım. İçimden sıçtık şimdi dedim ama yırtarız. Çocuklar bilmem ne örgütünden, ben orada saf saf bir adam, polis minibüsünde Gayrettepe’ye vardık. Nezarete oturduk, geçmiş olsunlaştık. Çocuklar duvara yazı yazacaklarmış meğer, ben onları ne zannettim, güldüm kendi kendime, bir an önce salsalar da maça yetişsem diyorum hala. Nezarette çocuklardan ayrılıp duvara yaslandım, sabah oluyordu, sigara tuttu arkamdan biri. Uzandım aldım, hırsızmış, basılmış evde salak. Durumu anlattım güldü bana. Rakip takımı tutuyormuş, “İyi beklememişsin maçı nasılsa koyacağız size” dedi. Ağırıma gitti zırtapoz hırsızın lafı, koydum kafayı burnunun üstüne, dağıldı ağzı burnu. Apar topar çıkardılar dışarı. Tehditler savurdu bana. Hadi lan ikile, kodumun hırsızı dedim arkasından. Sabah dokuz gibi sorguya aldılar teker, teker. Sıra bana geldi. Klasik sorgu odası iste. İçim rahat, ifadeyi verip gideceğim maça. Aaa, bir baktım bizim hırsızı da aldılar odaya, oturdu karşımda. Burnu tamponlu, sargı içinde. “Noldu lan yetmedi mi?” dedim. Koltuğunun altındaki silahı görünce yıkıldım. Sivilmiş meğer, nezaretten laf almaya karışmış, nasıl yedim bu numarayı diye kendi kendime kızdım. Diğer çocukları salmışlar mahkemeye kadar, ama bizim kırık burun davasından “memura karşı koyma ve darptan” kalakaldık. Mac gitti, ama asil giden benim hayatımdı. Asker ertesi gün darbe yaptı. Memurun raporuna göre hala ben örgüt üyesi zanlısıydım. Darbenin ilk günlerinde kurulan mahkemelere çıkartıldım. Konuşturmadılar bile. Sonrası o koğuş senin, bu koğuş benim.
Her koğuşta derdimi anlattıkça bana ajan muamelesi yaptılar. Ben de kimseyle konuşmamaya başladım. Dışarıda hala bizim tribünden avukat çocuklar uğraşıyormuş ama yakalandığım grup çok sivriymiş, çok vukuatı varmış, yırtamaz demişler. Ben de bir umuttur bekliyorum iki yıldır, ama şu gardiyanlara gıcık oluyorum, ne olduğumu bildiklerinden ne zaman maç kaybetse Beşiktaş abuk subuk hareket yapıyorlar, ben de dalıyorum, sonrası jandarma dayağı, bıktım, ağzımda diş kalmadı.”

 Otobüs otobanı bitirmiş, yola döner dönmez, mola vermişti. Yolcuya kalsa hikâyenin devamını dinlemek için altına işemeye razıydı. İkide bir vah, vah diyor, yorum yapmak istiyordu. Adam aşağı indi, bir sigara yaktı. Hava soğumaya başlamıştı. Bagaj sıcak mıdır, diye düşündü. Ölüler üşümezdi oysa. Çaylarla birlikte üst üste, hızlı, hızlı sigaralar içildi. Anons yapıldı, otobüs mola yerinden ayrıldı. Meraklı kulaklar dikildi, VCD’de oynayan filmi kimse seyretmez
olmuştu. Adam devam etti. Mehdi’nin bir arkadaşı olmuştu artık.

“Okumamıştı, ama hayat onu yetiştirmişti. Bize katıl dedim ona. Anlamam o işlerden, sevmem o işleri dedi. Olsun vakit başka türlü geçmez, gel otur akşamları sen de tartış bizimle dedim. Koğuş sorumlumuza durumu anlattım. “Ajan olabilir” dedi. Ben kefil oldum Mehdi’ye. Oturdu o aksam bizimle. Kısmetsiz Mehdi’nin ilk geçesi de şanssız başlamıştı aramızda. Okuma yapılacaktı. Zuladan kitaplar çıktı. Herkes harıl harıl okumaya başladı. Yan gözle Mehdi’yi seyrediyordum, okumak ne kelime, kitaba bakmıyordu bile, sonra harita metodunu soktu kitabının arasına, yine kendi dünyasına daldı. Ama onu bekleyen bir sürpriz vardı ki, okunan kitabın bölümü hakkında tartışma yapılacaktı gece yarısı. Okuma bitti. Bölüm bölüm herkes koğuş sorumlusunun sorduğu sorulara yanıt veriyordu. Sıra Mehdi’ye geldi. Ben gözlerimi kapadım, çıkacak cümbüşü ve Mehdi’nin sorumluluğunun bende olduğunu düşünerek başıma gelecekleri düşünüyordum. Koğuş sorumlusu sordu “Mehdi, teoride yenilmek kişi benliğinde ideolojiyi zedeler mi?” Ben yer yarılsa da içine girsem diye düşünürken Mehdi gırtlağını temizledi, konuşmaya başladı, kulaklarımı tıkadım. “Bir harekete taraf
olmak, eğer ona aşk ile bağlanmamışsan sana kaçacak çok fırsat bırakır. İnsanın kendi dünyası bencillik üzerine kuruludur. Benlik, bencillikten türemiştir. Teori diye tanımlanan hareket, insanın bencilliğini kaybolur gider. İşte insanoğlu harekete saygısını yitirmemek için aşkı doğurmuştur, beyninde ask olmazsa benlik ya da bencillik, teoriyi zorunluluk haline getirir. Teoride yenik düşmek, eğer teorinin insana salgıladığı aşk yoksa yenilmektir. Ben sevdalarıma hiç yenilmedim” Sessizlik
oldu. Kulaklarımı diktim sessizliğe. Felsefenin temel ilkeleri, bir adamın sözleri karşısında yenik düşmüştü. Işıklar söndü, herkes o gece öğretilen teoriyle aşkını koydu teraziye. Birkaç gece geçti. Koğuş sorumlusu Mehdi’yi istedi yanına. Ajan olup olmadığını dışarıdan sorgulamıştı. Hiçbir kayıt yoktu. Direk sorgu yapacaktı. Havalandırma sırasında ben ve Mehdi’yi karsısına oturttu, hikâyesini ona da anlattı Mehdi. “Peki, sen bunca felsefe kitabıyla boğuşup vardığımız yargıları, bir aşka bağlayıp nasıl sonladın Mehdi” dedi koğuş sorumlusu. “Siz hiç Beşiktaşlı oldunuz mu?” diye cevap verdi Mehdi ve devam etti. “Yaşadığımız bu hayatı nasıl yaşayacağımızı biz kitaplardan öğrenmedik veya şu doğrudur diye kimse
bize destur vermedi. Hayatı eğrisiyle doğrusuyla yaşadık dibine kadar. Ve bizim yaşayışlarımızın bize gösterdiği doğrular oldu, yeri geldi bizim yanlışlarımızı doğru uygulaması için abi olduk. Bir felsefemiz oldu yalnız yaşanmışlıklardan. Şimdi siz başkalarının hayat deneyimlerinden türettiği felsefe ile değil kendinizinkini, bir ülkenin kaderini çizme yarısına giriyorsunuz. Peki, kendinizi, yeteneklerinizi ve harekete olan aşkınızı ne kadar biliyorsunuz. Veya bu coğrafyada yaşayanlar sizin
için ne ifade ediyor” diye konuştu Mehdi. Ben yanılmıştım. Üniversiteler okumuştum, kitaplar yutmuştum, makalelerim çıkmıştı dergilerde ama Mehdi’nin Beşiktaşlılık üzerine yaptığı küçük bir yorum bile felsefemizin ne kadar kitaba ve teoriye bağlı olduğunu bana göstermişti. İleriki günlerde Mehdi o bize biraz sığ ve argo jargonu ile Beşiktaşlılığı anlattı. O zamana kadar sporu, hele hele futbolu küçük burjuva eğlencesi olarak, toplumun afyonu sayan bizler, Beşiktaşlılık felsefesi içinde fanatik bir taraftar olup çıkmıştık. Simdi anlayabiliyorduk Mehdi’yi, bu kadar bir futbol takımını sevip, maçlardan, seyirden, gazetelerden, radyodan bu kadar uzak kaldığı halde Beşiktaş’ı bu kadar sevebilmesini. Çünkü sahada
oynanan oyun değil, taraf olmanın hazzı yakıyordu ve bağlıyordu beynini. 82 yılında duruşmalarımız hızlanmıştı. Kararı çıkan, kendi memleketine yakın cezaevine naklini istiyor, orada daha rahat edeceğini düşünüyordu. Mehdi’ye yapışan örgüt davası çok dallanmış, hakkında ağır kararlar çıkar hale gelmişti. Çok idam vardı ve Mehdi hala suçsuzluğunu kanıtlayamıyordu. Bu arada çok uzun yıllardır şampiyon olamayan Beşiktaş şampiyonluğa koşuyordu. Aksam saat yedide herkes haberlere kulak kesmişken Mehdi bir an önce spor haberlerinin gelmesini bekliyordu. Yaza doğru karar çıktı, devlet düzenini değiştirmek amaçlı suç örgütüne üye olmaktan idamı istenmişti Mehdi’nin. Hâkim daha önce islenmiş sucu olmadığından hafifletici sebeplerle cezasını müebbette çevirmişti. Bu tam bir yıkımdı. Mehdi’yi sakinleştirmek için yanına gittim. Zaten sakindi ama hüzünlüydü. “Şimdi olacak şey mi bu müebbet. Yani ben bir daha hiç Beşiktaş maçı
seyredemeyecek miyim şimdi?” dedi Mehdi ve devam etti. “Bir de benim sevdiğim vardı biliyor musun? O benim sevdiğimin farkında bile değildi ama ben onu çok severdim, bir veda bile edemedim.” Mehdi sevdiği kızı uzun uzun anlattı bana. Yüzünü anlattı, ellerini anlattı, gülüşünü anlattı, evinin yönünü anlattı, bakışlarını anlattı. Beynimde zehirli bir düşünce, o anlatırken, kızın resmini çizmişti gözümün önüne. Söyleyemedim ama ben de âşık olmuştum o kıza, Mehdi’nin kızına. Karar çıktıktan sonra temyiz istedi ama nafile. Artık buralarda kalmasının anlamı yoktu. Nakil istedi. Hem de kimselerin tahmin edemediği bir yere, Eskişehir’e. Ki en kötü şartlardaki cezaeviydi o dönemin. Ama Beşiktaş orada oynayacaktı,
şampiyon olacağı maçı. İdare seve seve kabul etti, bir ilkyaz günü elinde bavul, ardında bizleri bırakıp çekip gitti. Giderken sanki mahpusluğa değil, İstanbul’dan es-es deplasmanına giden çocuklar gibi bir tebessüm vardı yüzünde.”

 Otobüs gece yarısı Samsun otogarına girdi. Uykudan ağırlaşmış gözlerde bir hüzün vardı. Bütün otobüs bu hikâyeyi dinler olmuştu artık. Yemekler yenildi otogarın lokantasında, adam hürmet görüyordu ve şoförlerin masasındaydı artık. Bir an önce otobüse dönüp Mehdi’yi dinlemek istiyorlardı. Oysa Mehdi bagajda kendi hikâyesinden habersiz, öylesine cansız toprağa doğru seyrine devam ediyordu.

“Sonra ne oldu, görüşebildiniz mi?” diye sordu şoför. Adam kaldığı yerden devam etti. “Bizim koğuş az bir ceza ile yırttı bu işten. Üçer beşer yıl yatıp çıkacaktık. Bu sevince bir de Beşiktaş’ın Eskişehir’i 3-0 hükmen yenip şampiyon oluşu da eklenince, o gece hem Mehdi’yi anmak, hem de şampiyonluğu kutlamak için eğlence tertip ettik. Bir hafta sonra bende ayrıldım oradan. Bursa hapishanesine sevk oldum, iyi bir yerdi. Ama Eskişehir’ den inanılmaz haberler geliyordu. Kıyım vardı, çok zor haber alabiliyorduk. Mehdi gelen sevklerle iyi haberlerini gönderiyordu, bir de boncukçuluğa merak sarmış, çakmak kılıfıydı, anahtarlıktı, siyah beyaz hediyeler gönderiyordu bana. Ara sıra mektup da yazıyordu, ama yarısı yırtık, karalanmış ve silinmiş şekilde geliyordu mektuplar. Silinmeyen yerlerinde o kızdan bahsediyordu yine. Küçük bir isyan var diye duyduk Eskişehir’de. İçim içimden gitti Mehdi dedim. Bir şey olmamış ama sürmüşler doğuda bir yere, haber gelmedi sonraları. Ben tahliye oldum. Mehdi’yi aramaya koyuldum ama nafile. Eskişehir’deki isyanı o başlatmış. O yüzden gittiği yeri söylemiyorlardı. Avukatlar tuttum, işi kovaladım ama devir bizim devrimiz değildi. Çaresiz İstanbul’a döndüm. İçim içimi yiyordu. Mehdi’yi bulamıyordum. Arkadaşlarını buldum, Beşiktaş’ta. Onlar da kovalıyorlardı işi ama nafile. Birden karşıma o çıktı. O kız. Mehdi’nin sevdiği kız, Mehdi’yi sordu. Büyülenmiştim. Konuşamadım bir süre. Bir muhallebicide oturduk, uzun uzun anlattım ona olup bitenleri. Ama içimin yağları eriyordu ona baktıkça. Sık görüşmeye
başladık, bir süre sonra Mehdi’den çok birbirimiz hakkında konuşmaya başlamıştık.” Adam bunları anlatırken bir homurtu oldu otobüste, yapılır mı bu diyordu bir kısmı, diğer yandan niye olmasın diyordu arka taraftakiler.

Otobüs Karadeniz’e paralel virajları ala ala, saatler sabaha karşı Vakfıkebir’e ulaşmışlardı. Adam devam etti, “onunla evlendim. Beşiktaş’ta ev
tuttuk. Mehdi’den haber yoktu. İşsizdim. Zor geçiniyorduk. Özal zamanına çabuk uymuştu koğuş arkadaşlarım. Reklamcı oldular, gazetelerde yazar oldular, hepsi yolunu buldu. Mehdi geliyordu aklıma ve söyledikleri. Hani o benlik bencilliğe dönmesi, aşkı, sevdası. Nerede kalmıştı o yüce teoriler. Hepsini bir çırpıda silmişti mahpus dostlarım. Çocuğumuz da oldu
bu sıkışıklıkta, adını koymakta tereddüt etmedik. “Mehdi.” Onun alışkanlıkları bana geçmişti sanki. Tribün tayfası olmuştum, bir iş buldum sonraları. Kalem kâtipliği gibi bir şey belediyede. Yıllar geçti, Mehdi’den haber yoktu. Kimileri gördüğüne yemin ediyordu, yeni açıkta. Ama ben görmedim. İzini sürmeyi bıraktım. Yıllar geçti aradan. Bu sene bir maçta yeni açıkta bayrağını siyah beyaza çeviren partililerin arasında görür gibi oldum sanki. Saçları beyazlamış bir adam peşinden koştum, yetişemedim. O muydu, değil miydi, çok kuşkulandım. Tekrar aklıma düştü Mehdi. Araştırmaya koyuldum ve buldum onu. Dosyasını çabuk çabuk okudum. Mardin’de, Antep’te, Bingöl’de yatmış. Hastalanmış. Yaralanmış. Önceden suç işlediği maddeler Avrupa Birliği uyum yasalarıyla ortadan kalkmasıyla suçları da ortadan kalkmış, sonrada Rahşan hanım affından salıverilmiş. Demek doğruymuş, oymuş. Sonra muhtarlıkları dolaşıp kaydını aradım. Bulamadım. Ta ki geçen haftaya kadar.”

Uyku çökmüştü otobüse. Artvin gözüküyordu ama viraj, viraj, viraj. Ulaşılamayan bir kartal yuvasını andırıyordu Artvin. Adam yorgunluktan kısılan sesi ile bitiriyordu hikâyesini. “Gecen hafta iki polis geldi evime. Polis gelince bir korku aldı beni, mahpusluktan kalma alışkanlıkla. Bir kâğıt tutuşturdular elime. İstinye devlet hastanesinden çağırıyorlardı beni. Ne için diye sordum, tespit dediler. Ceketimi aldım çıktık. Hastanenin bodrum katına indirdiler beni. Morg odasına bir sürgü açılmış, beyaz bir çarşafın başında bekliyordu morg bekçisi beni. Çarşafı kaldırdı, yatan Mehdi’ydi. Öylesine yaşlanmış, saçları beyaz, mutlu ve ihtiyar ceset yatıyordu sedyede. “Başınız sağ olsun, giriş kaydına sizin isminizi yazmış yakını olarak, kardeşinizmiş, Allah sabırlar versin.” Morg kadar soğumuştu damarlarımdaki kan. Yıllardır aradığım adam karşımdaydı, sarıldım ona çaresiz. Evrakları hazırladılar, işlemleri yaptırdım. Ben ve bir tabut gecenin yarısı baş başa kalmıştık.
Doğum yeri gözüme çarptı Mehdi’nin. Artvin. Ertesi gün onu Artvin’e götürüp gömmeye karar verdim. “Peki, kimi kimsesi kalmamış mı garibin İstanbul’da” dedi muavin. “Yok, ölmüş hepsi, eniştesi de devlet memuru olduğundan başım belaya girmesin diye bulaşmadı cenazeye” diye cevap verdi adam. Artvin otogarına girdi otobüs. Omuzlar üzerine alindi Mehdi. Yukarı
mahallede bir camiye götürdüler. Otobüs yolcuları cemaat olmuştu. İmam sordu, “Nasıl bilirdiniz?” Hep bir ağızdan “İyi bilirdik” sesi yankılandı. Yalçın bir kayalık gibi mezarlıkta, kartal yuvasında buluştu toprakla Mehdi. Ama aşkı hiç ölmedi.”

(Alıntıdır)

Metropol Fetişi

Hava yağmurlu ve soğuk. Şehrin en işlek meydanlarından biri olmasına rağmen, havadan ötürü tek tük insan var dışarda. Herkes gitmek istediği yere hemen ulaşmak için hızlı adımlarla ilerliyor. Bir an önce sıcak mekanlara ulaşmak için.

Meydanın tam orta yerinde umarsamaz insanlara ve özellikle soğuk havaya inat seyyar satıcı Malik duruyor. Küçük arabanın üstüne, piramitlerin ince hesapları kadar detaylı hesaplanıp yerleştirilmiş, beş altı düzine kestane dizili. O kadar muntazam dizilmiş ki daha mükemmel olmasının imkansızlığına rağmen, Malik devamlı kestanelerle oynuyor, küçük dokunuşlarla kusursuz hale getirmeye çalışıyor. Tatminsizliğin paranoyası tarafından ele geçirildiğinin farkında olmadan.

Bekliyor tezgahının başında ve devamlı kestanelerle oynuyor. Onu biraz sağa bir diğerini bir milim çevirerek sola derken saatler yavaş yavaş geçiyor. Soğuğun yanına sis de ekleniyor. Kar hafifçe atıştırmaya başladığında, Malik, ellerine düşen kar taneleri umurunda olmadan ocaktan pişen kestaneleri alıyor ve mükemmel dizilim sistemine onları da katıyor. Yavaş yavaş, sağ sol diye çevirirken, sisin içinden fötr şapkalı uzun pardesülü bir adam ağır adımlarla tezgaha yanaşıyor. Malik, tamamen konsantre olduğu dizme işine ara verip bir anlığına göz ucuyla adama bakıyor sonra aynı konsantrasyonla dizilime devam ediyor. İçinde bir tedirginlik doğuyor yavaşca.

Adam tezgaha yanaşıyor. Ağzından çıkan yoğun buhar eşliğinde konuşuyor. Sesi derin ve kalın. ” 300 gram versene.” Malik birden duruyor. Duymaktan korktuğu şeyi direkt olarak söyleyen adama karşı bir nefret yeşeriyor içinde ve hızla büyüyor. Gözlerini yavaşça kaldırıp adamın gözlerine dikiyor. Adamın gözleri uyuşuk ve umursamaz. İstediği şeyin gerektirdiği eylemi bekliyor karşıdan. Malik’in gözleri milim kıpırdamadan ve giderek içinde büyüyen nefretin alevlerini taşıyarak adama bakıyor. İçinde söylemek istediği birşeyler var ama kelimeler yok. Sadece duygular. Güçlü ve keskin.

Saniyeler sonra adam, kendince bu durağanlığın garipliği arasından durumu tekrar olağana indirgemek adına konuşuyor; ” Hayırdır kardeşim, niye öyle bakıyorsun?” Malik, düzenli bir grafik çizen içindeki nefretin yükselişine bir ara verip kafasını sağa sola sallıyor. Tekrar kestanelerine dönüp onlarla çocuklarıymış gibi ilgilenmeye devam ediyor. Birini sağa birini sola. Tam ve eşit aralıklarla dizilim şart. Aynı boy ve aynı ende olmaları da muhakkak. Adam Malik’in bu umursazlığı karşısında sinirleniyor ve sesini hafifçe yükselterek; “Az mı geldi istediğimiz miktar? Az olunca satmıyor musun? Tamam hadi ver 500 gr.” Malik’in başından kaynar sular dökülüyor. Giderek kulaklarına yayılan ateşi hissediyor yüzünde. Kafasını kaldırıp tekrar adama bakıyor. Karnından yukarı doğru gelen bir duygu, keskin bir nefreti iliklerine kadar hissediyor. Giderek ağzına doğru yükselen öfke hangi kelimelerle dışarı püsküreceğini seçerek şekillenmeye başlıyor. Dilinin tüm kılcal damarları kanla dolduğunda ve yüksek adrenalin beynine hücum ettiğinde var gücüyle bağırıyor; “Ulaaaaaaaaaaaaan!”

Adam irkilerek birkaç adım geriye sıçrıyor. Yoldan geçen birkaç kişi Malik’e bakıyor. Meydanın kenarından birkaç güvercin havalanıyor.

Adam bir süre daha Malik’e bakıyor. İlk şoku atlattıktan sonra birkaç söz söylemek ister gibi oluyor. Malik’in gözleri net ve alevli. Keskin bir hınçla adama bakıyorlar. Adam söylemeye niyetlendiği şeylerden vazgeçiyor. Kısacık bir süre daha Malik’e bakıp yoluna gidiyor. Kuşlar havada attıkları birkaç turdan sonra alanda durdukları yere geri konuyorlar. Malik giden adamı gözleriyle takip ediyor.
Bu tepkisi, sabahtan beri her şeyleriyle ilgilendiği, güzel görünsünler diye tatminsizliğin derininde gezinip devamlı konumlandırdığı, çevirdiği kestaneleri üzüyor. Yerlerinden sarsıyor. Suratlarını asıyor. Malik, onları satmak istemiyor. Satmak için pişirdiğini bilse de, onları oraya bu yüzden dizdiğini, sergilediğini idrak etse de, tüm gün, gece ve ay ve yıllarda onlarla ilgilenip kusursuz dizmek için, güzel gösterebilmek için onca uğraştan sonra satmak zoruna gidiyor. O kestaneler artık onun sermayesi olmaktan çıkıp, yoldan geçen bir yabancının üç kuruşluk banknotları karşılığı bir paketin içinde taşınmaktan daha iyisini hakedecek birer yaşayan organizmalara dönüşmüş durumda. Saygıyı hakeden, emeğin gömülü olduğu birer çocuk gibi tek tek ve ayrı ayrı kişilik sahibi birer karakter haline gelmiş. Malik onları satamaz istese de. Bu artık Malik’i aşan bir mesele!

Evet Arkadaşlar; Şimdi Sistemli Bir Şekilde Kopuyoruz!

Akşam saat 18:30

Işıklar ayarlanmış, kameralar kurulmuş. Renkli odada bir hengamedir gidiyor. Canlı yayın sırasında oynayacak reklamın hazırlıkları tamam. Dört cümlelik karşılıklı diyalog için yirmi tekrar çeken genç asistan stüdyodakilere haykırır; “Arkadaşlar az sonra canlı yayına gireceğiz. Lütfen sessizlik. Rica ediyorum, yardımcı olun bize. Lütfen.” Ve bir tekrar daha çekilir. Reklam, az sonraki “muhteşem” müzik ziyafetinin arasına sıkıştırılmak için hazırlanmaktadır. Sonunda yirmi üçüncü tekrar ile istenilen alınır ve hızlıca canlı yayın stüdyosuna geçilir. Sıradaki işlem, jüri üyelerinin taht gibi koltukta oturdukları platformun çevresinde beş yüz seyircinin kıç kadar plastik tribün koltuklarına tıkıştırılmasıdır.

Saat 19:00

Seyirciler salona alınmaya başlanır. Çoluklu çocuklu ablalar, teyzeler, elinde çekirdeğiyle gelmiş dayılar, üç otobüs dolusu ergen kız ve oğlan birbirlerini itekleye itekleye salona girerler. “Daha büyük sahne, daha çok eğlence” şeklinde bir düşünceyle mi stüdyoya giriş kapıları bu kadar küçük yapılmıştır bilinmez. Ya da belki de olası bir yangın durumunda herkes eğlenerek içeride ölsün, program bir efsaneye dönüşsün diye! Asistan gençler kitleyi yönlendirmektedir; ” Arkadaşlar çabuk oturalım, fazla zamanımız yok, ablacım oturun lütfen. Oradan da görürsün abi sıkıntı yok, oturalım.” Herkes oturunca bu kez konumlandırmalar başlar. “Ablacım siz arkaya geçin. Gençleri öne alalım. Gençler, siz şöyle geçin. Kızlar öne doğru. Beyefendi, beyefendi. Sizi arkaya alalım. Lütfen bakın kameraların çekim açısına göre bu düzenlemeyi yapmak durumundayız. Oradan da görürsünüz. Hem daha iyi görürsünüz yüksekten. Evet biraz acele edelim.” İnsanlar oturup yerleştikleri, kiminin “Güzel yer kaptık be!” diye sevindiği konumlar hemen değiştirilir. Kameranın önüne bolca çığlık atacak ergen alınır.

Saat 19:40

Tüm bu konumlandırmalar ve sahnede oradan oraya koşuşturan asistan çocuklara rağmen, sahnenin parlak yüzeyinde iz kalmasın diye yarım saattir sahneyi silen elli yedi yaşındaki Salim abi, sahneyi silmeye devam eder. Kendi sildikçe insanlar yürür, insanlar yürüdükçe Salim abi siler. Ta ki, canlı yayın için geri sayım başlayana kadar.

Saat:19:55

Yayın için son hazırlıklar da tamamlanır. Ses ve ışık kontrolü yapılır. Ve büyük bir hengame içinde, sonunda jüri üyeleri teşrif eder. Alkış kıyamet salon yıkılır. Burunlar havada, stüdyodakilere gülücükler ve küçük selamlar lütfederek tahtlara geçilir. Ergenler boğaz patlatır. Fotoğraf çekmek engellenir. Zira stüdyoda çekilen tüm görsel materyalin sahibi, program yapımcısıdır. Kimse ondan çalamaz.

Saat 19:59

Programın başlamasına son otuz saniyedir. Ekranlarda VTR’ler dönmeye başlamıştır. Hoparlörlerden yapay bir alkış ve çığlık sesi duyulur. Program yapımcısı, kanal sahibi, programın sunucusu ve stüdyonun ağası iki dakika önce ızbandut gibi iki koruması ile salonda yerini almıştır. Önündeki tablet bilgisayarda bir şeyler ile meşguldür. Korumalar devlet başkanını korur gibi temkinlidir. Herkesi dikkatlice süzerler.

Saat: 20:00

Müzik ziyafeti, program sunucusunun anonsuyla başlar. Sahnenin tepesindeki dev ekranda  “Ses Seda Türkiye” yazar. Salondakiler böğürür. Tarz olmaktan yürüyemeyen bir genç çıkar sahneye. Yapacağı hareketler ezberletilmiştir. Şov başlar. Hoparlörler stüdyoyu delicesine sese boğar. Ergenler çıldırır. Üç saatlik reklam bombardımanı arası müzik başlamıştır.

Saat 20:35

İlk iki yarışmacıdan sonra diğer iki yarışmacı gelir. Bir tanesinin yayın esnasında çalarmış gibi yapacağı kuyruklu piyanonun sahneye getirilmesi gerekmektedir. VTR arasındaki otuz saniyelik sürede, insanların bile itişerek geçebildiği dar girişten, kuyruklu piyanonun sokulması mücadelesi başlar. Yedi kişinin zor kaldırdığı piyano, toplamda on beş kişilik bir ekip ile girişten yarı yarıya sokulmuşken, birden VTR kesilir ve yayına bağlanılır. Program sunucusu konuşur; ” Sevgili izleyenler, cep telefonunuzda yararlı bir uygulama olsun istemez misiniz? Artık Cart operatörünün sizlere sunduğu Curt hizmeti ile bu çok kolay.” Reklam sunumu esnasında neye uğradığını şaşıran piyano taşıyıcılarının başındaki genç, fısıltıyla; “Dur Dur Dur Dur! Sakin, beklemedeyiz. İndir abi. Murat, Murat yere koy abi indirin, bekleyin. Anons biter bitmez geçiriyoruz beyler. Yirmi saniyemiz var.” Saniyeler sonra koşuya başlayacak bir yarış atı gibi hazırda beklerler. Gözler sahneye kilitlenmiştir. Guinness rekorlar kitabına girecek bir performans sergilemeleri gerektiğinin farkında bile değillerdir. Anons biter ve geri sayım başlar. Ekibin başındaki genç haykırır; “Al al al al. Murat tutun oradan, çabuk çabuk. Sakin sakin. Arda kabloyu çek. Tutun abi alttan. Çabuk.” Piyano girişten geçer sahneye kadar tam yedi saniyede çıkarılır. On beş kişilik ekip insanüstü bir hızla çalışır. Kablolar bağlanır. Piyano silinir. Mikrofon ve tabure getirilir. Piyanonun kapağı açılır. Geri sayım başlamıştır. Üç, iki, bir. Sahnedeki son kalan genç kendini seyircilerin arasına, ayakları yere paralel olacak şekilde atar. Birilerinin üzerine düşer ama önemli değildir. Günü kurtarmışlardır. Seyirciler, alkış hareketiyle alkışlamaya başlarlar fakat asıl alkış piyano taşıyıcılarına gitmektedir. VTR biter, program sunucusu anonsu basar; ” Şimdi de Anıl geliyoooooor.”

Saat 21:30

Programın ortalarına yaklaşılmıştır. Birçok yarışmacı sahneye çıkıp şovunu yapmıştır. Alttan alta verilen yapay alkış ve çığlık sesi ve stüdyodaki asistan gencin seyirciye dönük “alkışlayın” hareketi ile stüdyo yıkılmaktadır. Otobüslerle gelen ergen gençler zaten boğazlarını iyiden iyiye parçalamışlardır artık. Program sunucusunun anonsuyla bir reklam arasına gidileceği duyurulur. VTR’nin yayına girmesi ile tahtlarda oturan şarkıcı bozması dört şovmen, anında yerlerinden kalkıp kulise doğru harekete geçerler. Etraflarında korumalardan bir duvar örülür. Onlara dokunabilmek için parmaklıklardan sarkan gençlerden birinin bile yere çakılıp ezilmemesi bir başka mucizedir. Seyirciler de yavaştan ayaklanır ve diğer binadaki küçük tuvaletin kadın-erkek toplamda yirmi kişilik kontenjanından yer kapmak için başka bir yarışma başlar.

Saat 21:34

Tuvalete gidenlerden çok az bir kısmı stüdyoya geri dönebilmiştir. Stüdyoda da hala gitmeye çalışanların sayısı hayli fazladır. Asistan genç yine başlar haykırmaya; “Evet arkadaşlar yavaş yavaş yerlerimizi alalım. Fazla zamanımız kalmadı.” Seyircilerden ufak bir tepki gelir. “Tuvalete de gitmeyelim mi?” der dayının biri. “Kızın çişi geldi. Bir koşu gidip gelelim hemen.” der ablanın bir tanesi. Asistan genç seslenir; “Ablacım az zamanımız kaldı, hem boşuna çıkmayın zaten yapamazsınız. Şimdi tuvalette kuyruk vardır. Boş ver. Tutun biraz bir sonraki araya çıkarsınız. Abicim siz de oturun lütfen. Yerleşelim artık.” Tuvallette kuyruk olanlara ise başka bir asistan genç haber uçurmuştur. “Arkadaşlar program başlamak üzere, yerlerimizi almamız gerekiyor stüdyoda. Sırada bekleyenler yerlerine dönsünler. Bir sonraki araya çıkarsınız. Zaman kalmadı.” Mırın kırın eden birkaç seyirciye dönüp “Abi hemen hemen, girebiliyorsan gir. Giremiyorsan bir sonrakine. Zaman yok. Hadi biraz acele.”

Saat 21:36

İnsanlar stüdyoya girip yerlerine yerleşmeye başlamışlardır. Hızlandırmak adına kapıda duran genç bağırmaktadır; “Acele edelim çabuk çabuk. Hemen yerleşmemiz lazım. Abi hadi oyalanmayalım abi. Yoksa dışarıda bırakmak zorunda kalacağım.” Dışarıda kalan son kişiler de içeriye koştururlar. İnsanların daracık aralardan yerlerine geçmesi ayrı bir problemdir. Asistan genç; ” Ablacım çocuğu alalım. Hadi artık oturuyoruz. Acele edelim. Çok az zamanımız kaldı. Abicim lütfen. Rica ediyorum oturalım. Oturun abi siz de.”

Saat 21:38

Herkes yerleşmiş, dışarıda kalan birkaç kişinin suratına “diğer arada girersiniz” diyerek kapılar kapatılmıştır. O esnada elindeki fotoğraf makinesiyle fotoğraf çeken gence, asistanlardan biri seslenir; “Arkadaşım çekmiyoruz. Verir misin o makineyi? Gönder bana oradan.” Korumalardan biri tartışmaya dahil olur. “Arkadaşım, gönderiyorsun o makineyi. Gönder çabuk!” Genç, isteksizce makineyi gönderir. Makine dışarı çıkartılır. Bu sırada VTR’nin bitmesine saniyeler kalmıştır. Geri sayım başlar. “Sessizliiiiik. Üç, iki, bir.” Program sunucusu anonsa girer. Yeni adamlar sahneye çıkar. Düello havasında söyleyecekleri şarkı için yerlerini alırlar.

Saat 22:15

Yoğun “dın dırı dın” lı bir andan sonra nihayet sabır taşı çatlatan oylama biter ve bir yarışmacı daha elenir. Program sunucusu sorar; “Evet son olarak bize ne söyleyeceksin?” Elenen yarışmacı, idama mahkum edilmiş birinin edasıyla son sözlerini ciddiyetle söyler; “Burada bulunmak benim için dünyanın en önemli olayıydı. İnanılmaz bir heyecan ve deneyim oldu benim için. Ayrıca Zaccun bey (program yapımcısının adı) size de ne kadar teşekkür etsek azdır, bize, bu ülkeye böyle bir yarışmayı kazandırdığınız için. Çok sağolun.” Program sunucusu gururlu ve mağrur bir duruş takınır. Suratından adeta şu sözcükler dökülür. “Tabe lan! Ben olmasam sıkıntıdan patlıyordunuz a.q” Türk televizyon programcılığına büyük etkiler yapmış olmanın farkındalığı ile programı sunmaya devam eder; “Evet seni uğurluyoruz. Yolun açık olsun.” Elenen yarışmacı son kelimelerini sesi titreyerek söyler ve gider.

Saat 22:45

Son yarışmacılar da şovlarını bitirip ağızlarının oylarını alırlar. Elenen son yarışmacıya yorum yapmakta olan jüri üyesi yakışıklı yarışmacıya bayağı asılmaya başlayınca, kameraların kendisini çekmediğini bilen program sunucusu, jüri üyesine kolundaki saati göstererek “toparla” işareti yapar. Jüri üyesi toparlar ve yolun açık olsun der. Program sunucusunun hemen anonsa girmesiyle araya bir reklam kuşağı daha sıkıştırılır.

Saat 22:59

Elenen elenmiş kalan haftaya çıkıp şova devam etmek üzere kalmıştır. Program sunucusu yine muhteşem bir şova imza atmış olmanın gururundan çok kazandığı paranın mutluluğuyla kapanış anonsunu yapar. Araya VTR girer. Jüri ayaklanır. Program sunucusu korumalarıyla birlikte anında ortadan kaybolur. Ergen tayfasının jüri üyeleriyle bir fotoğraf çekmek ya da dokunabilmek amacıyla olan tüm bağrışmalarına kulak tıkayan jüri üyeleri yine etten bir duvar ile hızlıca stüdyodan çıkarlar. Az önce stüdyoyu hızlıca doldurmaya ve boşaltmaya uğraşan görevlilerden ortada eser yoktur. Seyirciler yavaş yavaş stüdyodan ayrılır.

Saat 23:50

Stüdyodaki tüm alet edevat kapanmıştır. Işıklar söner. Son kalan görevliler de çıkarlar. Üç saatlik bu “muhteşem” şovdan geriye söylenebilecek tek bir şey vardır; Kendi sesimizle kendimize şarkı söyledik. Güzel ışıklara, güzel bir mekana sahip olan ve bir sürü televizyona ulaşma hakkını elinde bulunduran adam bizi birbirimizle yarıştırarak bundan gerçek parayı kazanan tek taraf oldu. Zaten program boyunca önündeki tabletle gelecek paraları hesapladı durdu. Nasılsa onlar söylüyor onlar izliyor diyordu içinden. Biz ise ona teşekkür ediyorduk üstüne üstlük…

(Tüm gözlemler, popüler bir kanalda yayınlanmakta olan popüler bir ses yarışmasının canlı izlenimlerinden yapılmıştır.)

Yolda Kalmış Bir Öykü

Aslında sadece Mersin- Konya hattında bir tren yolculuğudur yaptığınız. Ama tren hareket etmeye başladı mi? Işte o andan sonra hayata dair ne varsa sizinle birlite trene binmiş gibi etrafınızda dolaşmaya başlar. Hele bir de elinizde, biraz uzun sürecek  yolculuğunuzu daha katlanılır kılmak için bir kitap varsa… Ve o kitap Ercan Kesal’ın ”Peri Gazozu” öykülerinden oluşuyorsa. Işte o zaman bütün o şeyler daha sahici ve içten hissettirir kendini. Demir yol kıvrıla kıvrıla sizi gideceğiniz yere ulaştırmaya çabalarken, siz çoktan bambaşka diyarlara gidip gelmiş oluyorsunuz bile.

Hayat o anlarda trendedir. Küçük şekillerde nasıl işlediğinin ipuçlarını verir. Siz yine de canım diğer tarafında akip giden mekanlara, nesnelere, doğaya bakar öyle devam edersiniz. Az sonra küçük köylerin içinden geçersiniz. Mevsim güzdür. “Akdeniz ikliminde bir başka güzelmiş” dersiniz içinizden. Birbirine yakın kimi yeni, diğerleri eski, çoğu terkedilmiş evler. Eski evler! Ne çok merak edersiniz o evlerde yaşananları, hepsi birbirinden farklı ve hiç tanımadığınız insanları. Az sonra küçük bir kasabaya varırsınız. Tren durur. Bir kaç yolcu iner, birkaçı biner. Tam o sırada siz okuduğunuz kitaptan başınızı kaldırıp dışarı bakarsınız. O hiç tanımadığıniz. Hayatlardan bir kesit görürsünüz. Küçük eski bir araba yanaşır o eski evlerden birinin önüne. Siyah kısa kuyruklu bir köpek koşup az sonra açılacak araba kapısının önüne atılir. Kısa kuyruğunu sallaya sallaya sevinç içinde sağa sola zıplayıp durur.Elli yaşlarında bir adam ve yanımda ki küçük kızla arabadan iner. Küçük kız köpekten korktuğunu anlatmaya çalışır yanındaki adama. Onlar yürürken köpek etraflarında zıplayıp kendince eylenir. Küçük kız elinde ki okul çantasını bırakıp bir an önce eve girmek için koşar. Adam çantayı yerden alıp gülerek arkasından gider. Tren çoktan hareket etmiştir. Bakışlarınız arkaya doğru uzar. Son sahneyi takip edememis olmanın hüznü ile yolunuza devam edersiniz. Ve işte yine trendesiniz. Saat biraz daha ilerlemiştir. Güneşten geriye kalan son bir kaç sıcak ışık hüzmesi dağlardan ve yüksek ağaçlardan kurtulup camdan sızar ve  yüzünüzde hissettirir kendini. Güneşi bu azminden dolayı tebrik edesiniz gelir. Sonra yenik düşer önünde yükselen dağlara içinizde ufak bir burukluk bırakarak. Aydınlatma işini yol boyu uzanan yer yer kaybolan uzun direklerin tepesindeki lambalar devr alır. Ama sıcaklık onun yeri boştur. Ceketinizin önünü ilikletir size soğuk. Yanınızda yönünüzde uyumaya başlamıştı insanlar. Bir kaç yaramaz koşuştuturur ortadaki boş koridorda. Biraz sonra taze soyulmuş bir portakal kokusu yayılır etrafa. yaşlıca bir teyze hemen arkanızdaki koltuğun kenarından sizedoğru yarım portakalı uzatır. Sevcen bir ses tonuyla da ekler “evladım yemez misin? Bizim buranın portakalı ye bak can verir adama” tanışmamış olmanız hiç bir şey ifade etmez böyle anlarda. Hiç bir etnik dini lisanı farklılık gözetilmez. Portakal merhabanız olur tanışma vesileniz. “sağol teyzecim”. Trenlerin en cazip yanlarından biri de istediğiniz gibi hareket edebiliyor olmaktır. Canınız bir sigara çeker ki dayanılmazdır. Koridorda yalpalaya yalpalaya iki vagonu birbirine bağayan arada bir kaç genç sigara içmektedir. Aralarına katılırsınız biri ateş uzatır hemen sigaranızı yakar. Nasıl soğuktur ama! Önemli değildir beş dakika boyunca soğuk hissedilmez bile. Yerninize oturur biraz kestirirsiniz… bir ara emektar, temzi giyimli bir memurun “konya’ya beş dakika sonra varmış olacağız lütfen eşyalarınızı unutmayın” sesiyle kısa süren tatlı uykunuzdan uyanırsınız. Ve artık yolculuk bitmişitr… Akdeniz’in makul havası İç Anadolu’nun sert ve soğuk havasıyla çoktan yer değiştirmiştir..Görsel

Koş Tuğba Koş…

Taksim, İstiklal Caddesi’nin tam orta yerinde, dilenen bir küçük kızdır Tuğba.
Yaşı, on bir on iki var yok,
saçları güneş kadar sarı,
gözleri onu tamamlayan gökyüzü kadar mavi.
Oturuyordu, caddenin estetikten yoksun, pislik taşlarının üzerinde.
Yanından geçenlerin görmedikleri kadar özgür bir halde.
Derken karşıdan gelen mavi aracı,
gördü mavi gözleriyle.
Hissetti dehşeti bedeninde.
Ve huzuru ve özgürlüğü yok oldu ansızın.

Mavi araç yaklaşıyordu.
İçinde yine mavi üniformalarıyla zabıta memurları.
Yanlarında, güneş saçlı, gökyüzü gözlü çocuklar.
Hapsetmişler parıltılarını araca.
Tuğba bakıyor o tarafa,
“Zabıtalar geliyor, topluyorlar çocukları.
En iyisi hemen kaçmalı. İlerideki çocuklara haber vere vere koşmalı.”

Fırladı yerinden Tuğba.
Saçları dalgalandı rüzgarda.
Saçtı parıltılarını, göremeyen gözlerin önüne.
Bacaklarını yara yara, bağıra bağıra koştu Tuğba;
“Ayşa, Ayşa çocuğu kaldır. Geliyorlar Ayşaaaa!”
Son sürat koşarken
ve yanlarından geçerken,
kendisini göremeyen insanların,
çarptı karşısına birden bire çıkan gövdesine yaşlı kadının.
Beş metre havalandı havaya teyzenin bastonu,
fırladı beş metre ileriye gözlüğü
ve kendisi de önce sendeleyerek
sonra da iyice tökezleyerek
tutundu yanından geçen iki havai genç kıza.
Kızlar irkildi.
İki tiz “Ayyy” yankılandı havada.
Yaşlı kadın dengesini sağlayınca,
çektiler, anaç kokusu sinmiş ellerini tiksinerek yaşlı gövdeden.
Suratları buruşuk ve çağın trend tavırlarıyla devam ettiler yollarına,
mutsuz ve gösterişli.

Yanına geldi soluk soluğa,
rengi değişmişti Ayşa’nın.
Konuştu hızlıca Tuğba;
“Araba çocuk dolu, herkesi toplamışlar. Hemen kaçalım.”

Ayakları çıplak ve beli açılmış çocuğu kaldırdılar yerden.
Aldılar kucağa ve koştular hızlıca.
Çocuk baktı anlamsızca etrafa.
Havanın soğuğu,
koşmanın heyecanının yanında etkilemiyordu onu.

Geçtiler son sürat birlikte,
Quentin Tarantino’nun ikizi olan
ve keman çalan eşofmanlı adamın yanından.
Sonra geçtiler son sürat,
elindeki kavalı muhteşem bir özgüven ile bilmeden çalan
fakat yine de dinlemekten keyif aldıran sakallı amcanın yanından.
Kimsenin dinlemediği için canı sıkılmış
ve önündeki santuru çalmayı bırakmış adamın yanından ayrıca.

Şimdi koşuyorlar yine son sürat,
tünele doğru bağırarak avaz avaz;
“Toplanın, kaçın, zabıta geliyooor.”
Önlerine katarak diğer güneşin çocuklarını,
düzenin, varolmalarını istemedikleri yerden kaçarken,
dağılıyorlar
ara sokaklara,
caddelere,
şehre.
Yaşadıkları yurttur burası onların.
Metropol üzerine oturmuştur bu toprağın.
Ve her anlamda,
toprağa bıraktığı ağırlıkla,
kalplere çöreklediği karamsarlıkla,
mahkum ediyor Tuğba’yı koşmaya,
her zaman.

Bazıları…

Güzel bir manzara canlandırın gözünüzün önünde. Muhteşem, yemyeşil bir vadinin içinde güneşin ışıltılarını saçan bir göl. Ciğerleri açan tertemiz bir hava, saçları hafifçe okşayan rüzgar. Gökyüzü o kadar mavi, su o kadar berrak ki, bir ayna misali her şey son derece pürüzsüz yansıyor suyun yüzeyine. Ve biz tüm hayatımız boyunca bu manzaranın ortasında, sudaki yansımamıza bakıyoruz. Nasıl biri olduğumuzu hatırlatırcasına sudaki yansımamız da bize bakıyor. Bütün bir ömür böyle geçiyor. İşte bu bizim hayata kendi penceremizden bakış açımız. 

Bazen bu su, hafifçe dalgalanır, bulanıklaşır. Yüzümüz giderek kaybolur. Bulanıklık ne kadar uzun sürerse o kadar kendimizi unuturuz. Nasıl biri olduğumuzu, nelere önem verdiğimizi, özümüzü unuturuz. Su bulandıkça, karışan çamur gibi hayatımız da karışır. Yanlış, kaybolmuş insanlar, birbirlerini bulduklarını zannederler başkalarının suretlerinde. Benzetirler birbirlerini, kimselere, duygulara, bir şeylere. Halbuki özlerini unutmuşlardır. Halbuki sadece su bulanmıştır birazcık.

Bazıları, hayatın her zaman bu keskinlikte olmayacağını bilir. Su bazen bulanır evet fakat sonunda her zaman tekrar durulur. Suretler ortaya çıkar tekrar. Bunu bilen kimseler, beklerler öylece suyun durulmasını. Arayışa girmezler. Bilirler ki arayışa girseler bile, bulacakları şeyler, kendilerini yansıtmayan, kendilerinin olmayanlardır. Sadece beklerler o yüzden. 

Arayışa çıkanlar ise bulduklarını sandıkları yansımalarla geçirirler bulanıklık, karışıklık zamanlarını. Hoş da geçirirler belki kendi pencerelerinden görmedikleri kadar hayatı. Fakat bu sadece bir yanılsamadır. Öz kaybolmaz ve su durulunca ve suret çıkınca tekrar ortaya, pişmanlıklar başlar. Çünkü kaybedilen sadece yanılsamalarla birlikte geçirdikleri zaman değil, kendi özlerinden de parçalardır. Bu çok önemlidir hayatta. İnsan kendini ne kadar tanırsa o kadar az yanılsamaya düşer, savrulur. Elbette ders alır insanlar yanlışlardan ve ancak böyle öğrenir hayatı fakat bu farklı bir şeydir. Kendi benliğini unutmadığı sürece tüm yanlışlar faydalı gelebilir kişiye. Ama insan nasıl biri olduğunu bir kere unuttu mu, değerli duyguların sıcaklığını kaybetti mi, kazanması çok zordur bir daha. Özüne karşı giriştiği ihanette, sonunda kazanan hep, o koca çamur tabakasının altından illaki çıkacak olan kişiliğidir yine. Bunun sadece bir perde olduğunu, suyun bir süreliğine bulandığını ve elbette bulanabileceğini bilen insanlar, özlerine sadık oldukları müddetçe, kazanımla çıkarlar bu kayıp zamanlardan. 

Çamur, ağır ağır dolanır suyun içinde. Estetik şekiller oluşturur. Göz alır, göz boyar. Sahte eğlenceler hatta mutluluklar hissettirir. Görmeye alışık olunmadığı için farklık, yenilik heyecanı hissettirir. Sahte bir yenilenme hissi yaratır. Öylece alır götürür, kişiye ait olmayan yaşamları yaşadığını hissettirerek. Su birden bire durulduğunda ve yüzü bütün keskinliğiyle göründüğünde, almış olduğu halin benliğine tüm aykırılığıyla baş başa kalır insan. Sonra pişmanlıklar, hiç geçmeyen.
Bu yüzden hayat devam ediyor lafı bana göre suretlerini devamlı unutan insanların uydurduğu bir şey. Çünkü bunlar oldukça, hayat devam etmez aynı şekilde. Giderek eksilir insan. Önemli şeyleri kaybeder ama onların içindeki kıymeti hiç değişmediği için acısını ve pişmanlığını çeker her zaman. Güvenini yitirir kendine karşı. Her defasında çarçabuk unutmayı seçip, kendini eksilttiği için. Yaş ilerledikçe, gençken hovardaca savurup durduğu kıymetler, giderek hayatın anlamı haline gelir. Sonra da bunları kendi kendine unutmayı seçtiğini hatırladıkça, acı çeker, acı çeker, acı çeker. Hayat ile ilgili tüm özlü sözlerin kalbinde bu yatar. Herşeyden ve herkesten kaçsa da insan kendinden kaçamaz.
Kimsenin, bulanıklık zamanında suretini unutmaması dileğiyle…

…Ve dedi ki,

Sabah erken saatlerde mahalle kahvesinde buluştular. Ortak bir amaçları veya sözleşmişlikleri de yoktu üstelik. Önce beyaz saçlı yıllanmış yüz oturdu masaya. Eli arkasında birleşik, etrafına bakına bakına gelmişti o masaya kadar. Sonra,  geriye doğru taranmış siyah saçlarıyla kavruk parlak tenli olan oturdu. O da evden çıkarken gömleğinin yakasını düzelterek bıçkın hallerle, hızlı ve kendinden emin adımlarla yetişmişti masaya. Kahvenin önünde yükselen çınarın gölgesinde kurulu masaya sabahın serinliği hakimdi. İkisi de içerde oturanlara bir göz attılar. Çınarın serinliği dururken, vantilatörün yapay esintisini tercih etmeleri onlara anlamsız gelmişti. Genç olan ocakta duran çaycıya görünecek şekilde eğilerek eliyle iki çay istediğini işaret etti. Sesini yükselterek “sıcak olsun” diye de ekledi. Bir süre sonra çaylar geldi. Yaşlı olan önce önüne konan çay bardağına sonra da karşısında oturan gence baktı. Genç adam elindeki tespihi masaya bıraktı. İki küp şeker attı bardağına ve karıştırmaya başladı. Yaşlı adam gözlerini gencin yüzünden yavaş yavaş  bardağa indirdi. Beş on saniyede biten karıştırma işlemi yaşlı adama bir ömür gibi gelmişti.

-hey gidi günler dedi dalgın ve iç çekerek.

-buyur bey baba bişey mi dedin? diye sordu genç olan

birden irkilrek kendini toparladı yaşlı olan.

-bişey dedim ya bişey dedim. Aç kulağını da iyi dinle. Ömür dediğin bir kaç yudumda içip bitirdiğin o çay gibidir. Yaşamın o bardağın içindeki herşeydir. Su, şeker, çay taneleri. Şekeri az atarsan tatsız olur, suyu çok katarsan yine tatsız olur. Ya da çayı fazla kaçırırsan bu sefer acı olur. Sonra kaşıkla onları iyi harmanlamalısın. Ben hayatımda bunlardan birini eksik ya da yanlış yaptım ve şimdi yalnızım ve her sabah buraya gelip otururum senin gibi bir misafirim olurda iki laf ederim diye…

genç pür dikkat kesilmiş söylenenleri dinlemişti. Bardağı elinde duruyordu ve sadece bir yudum almıştı. Yavaşça tabağa bıraktı ve yutkundu. Gözleri, yaşlı adama takılmıştı. Yaşlı adam çayını içip bitirdikten sonra gence bakıp:

-ha unutmadan, bir de şunu hiç unutma çayını soğutmadan sıcakken içmeye bak he zaman.

genç adam yavaşça yerinden kalktı cebinden iki lira bozukluk çıkarıp masaya bıraktı. Sonra arkasını dönüp ordan ayrıldı.

Sıcak arttıkça esinti daha tatlı gelmeye başlamıştı yaşlı adama. Oturduğu yerden geriye doğru gerindi ve arkasına dönüp çaycıdan sıcak bir çay istedi…

 

Kırmızı Çanta

Her şey bir kırmızı çantayla başladı. Hayatın, gözüne soktuğu koca bir uyarı gibiydi rengi. Ortaya saçılan tüm duyguların toplanmaya başlanacağının habercisi gibiydi. “Sende bana ait olan her şeyi toparlıyorum ve gidiyorum” der gibiydi. Halbuki çantayı da beraber seçmiştik.
Tek düşündüğüm, çok bunaldığımızda, o çantaya sorunlarımızı, yüklerimizi koyup nefes alabileceğimiz yerlere gitmekti. Şimdiyse, o ateş kırmızısı rengiyle, her gece kabuslarımda görüyorum o çantayı. Çok fazla parçam kaldı içinde.
Her sabah onun fermuarları kapanırken, içimdeki eksikliklerle kıvranıyorum yatağımda. Böyle eksik uyandığın günler her şey nasıl iyiye gider ve düzelebilir ki? Ah kırmızı çanta, keşke hiç girmeseydin hayatımıza ve keşke seni gördüğüm o ilk anda tutup elinden uzaklaştırsaydım onu. Türlü oyunlarla aklını çelip, fikrini değiştirseydim. Güvenmeseydim bu kadar.
“Durun gitmeyin öyle kaçar gibi!” diye haykırmak geliyor içinden insanın. O çantada bana ait bir şey var. Yaşayabilmem için gereken bir şey. Fermuarları patlayacak kadar dolu olan çanta, daha kimlerin yaşamlarını çalacak, tıkıştıracak içine bakalım…

Aynadaki Ve Ben

Görsel

Kendi kendine yaratmak ve ardından yok etmenin verdiği paradoksu yaşarken suratıma yakışmayan bir yara izine dönüştü gülüşüm.

Yaşadıkça, her geçen gün daha çok emin olduğum bir şey varsa, o da bilmenin aslında kötü olduğu…
Sorgulamalarla gelen farkındalık travmaları, sürekli tedirginlik, bilgimi gizlemek, yalan içinde yaşamak, düş kırıklığı yaratmamak, avaz avaz ilan etmemek için bütün sinirlerimin acılı zorlanışı vesaire…
Normal hissetmek için kupa dolusu türk kahvesi içiyor olmamın acınasılığı da apayrı bir hüzün sebebi. Masamın üstünde hep bitmeye yüz tutmuş bir sigara paketi ağzına dek dolu bir kül tablası duruyor. Beynimde özgürce dolaşan gereğinden fazla anlamlı devrik cümleler var.

Suyumu kazanıp içmenin ya da ekmeğimi bölüp yemenin beni yeterince adam yapmadığı eksik bir çağın anlamsızlığı vurgulanıyor sürekli beynimde. Gün ortalarına tecavüz edip ağlayan, intihar eğilimli akşamlarım var. Bir haftadır aynı cam kupayı kullanıyorum. Boşken bile hafiften çay renginde. Hafif şekerli bir dokunuşu var. Giderek bana mı benziyor ne?
bense uzun zamandır kendime benzemiyorum.

                                                                                                                                                            15.10.13