Bu kadar…

Dün bir rüya gördüm. İşlek ve cıvıl cıvıl bir caddede, şahane tarihi bir kemerin altında güzel bir kız keman çalıyordu. Çingeneler zamanı filminin müziğiydi çaldığı. İncecik narin bilekleri zarif hareketlerle tellerin etrafında dans ediyordu çaldıkça. Sesler o kadar içten çıkıyordu ki kemanın ağladığını hissettim. Kaldırımda durmuş, içime kadar nüfuz eden bu melodiyi dinliyordum tek başıma. Yanımdan insanlar geçiyordu günlük yaşantılarının koşuşturmasında. Orada dikilen 72 yaşında bir ihtiyardım ben. Bir ayağım zor tutuyordu. 72 yaşımda bile kimse yoktu yanımda. “Bir kere kaybedersem bu güveni bir daha kimseye güvenemem demiştim.” bir keresinde kendimi tanıyarak. İşte 72 yaşımda tek başımaydım hala. “Benden daha iyilerine layıksın!” diyerek beni hayatımın sonunan dek yalnızlığa mahkum ettiğini bilemedi giderken. Çünkü peşinde koştuğum ne daha iyisiydi ne de daha güzeli. Sadece şu caddenin ortasında bu güzel kızın kemanını bu yaşımızda birlikte dinleyebilmekti.

Tüm bu düşünceler kafamdan hızlıca geçerken, hala gençliğimde kaldığım evde oturduğumu hatırladım. Seviyordum evimi. Anlaşılan tüm hayatımı orada geçirmek istemiştim. Kalan anıların kırıntılarıyla belkide. Ödediğim onca bedel, o evi daha da değerli kılmıştı. Ayrılmak istememiştim anlaşılan. Kim uğruna bedel ödediği bir şeyden vazgeçmek isterdi ki zaten?

Elimde bir poşet vardı. Anlaşılan bir markete uğramış yine şarap almıştım kendime. Genç yaşta kaybettiğim bir duygunun yasını tutuyordum hala. Her zamanki gibi buna da sadık kalmıştım. Beni bu kadar yıpratan, bu sadakatimin bedelini hafifletmek için dost olduğum içkiydi anlaşılan.

Bu arada kız çalmayı bitirmiş, gitmek için kemanını topluyordu. Alkışlamak istedim kendisini. Poşeti yere bırakıp ellerimi çırpmaya başlayana kadar ayrılmıştı oradan. Giderek uzaklaştı, kalabalığın arasında kayboldu. Kendi kendimi alkışlar buldum.

Poşeti alıp eve doğru yürümeye başladım. Aynı gençliğimdeki gibiydi her yer. Hiç değişmemişti ortalık. Kıyafetler de aynıydı. İnsanların yüzleri bile aynıydı sanki. Tek yaşlanan ben gibiydim. Her şey aynı kalmıştı benim dışımda. Bedenimin değil ruhumun yaşlanıp yorulduğunu anladım. Kimse bana birşey katmamıştı, vermeye çalıştığım onca şeye rağmen onlara. Benden götürdükleriyle bu kadar kalmıştım. Ağaçların yapraklarını okşayan rüzgar bile bu yaşlı ruhun düşmesi için itiyordu beni. Günlük kahkahaların ve koşuşturmaların arasında öylece yere yığıldım.

Bir Ev

“Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme Lavinya” diye seslenmiş şair boşluğa birgün.
Lavinya yine de gitmiş.
Ardında bıraktıklarının değerini bilmesine rağmen gitmiş.
Hayatının manası ile gözünün feri,
Birlikte gitmiş.

Bütün bu çetrefilli yaşamın amacı tek bir ana hazırlık olabilir mi acaba? Artık bu zaman çizgisinde daha fazla iz bırakamayacağını düşündüğün an, eğer tek başınaysan koca bir hiç gibi mi gelir acaba hayat? Yaptıkların değersizleşir, geçirdiğin zaman anlamsızlaşır. Bu zamana anlam katacak birilerinin olması gerekmez mi?

İnsanlar birbirlerinin yaşamlarına anlam katarlar. Bazen yanyana olmadıklarında bile, varlıkları bu anlamı sürdürür. Hayatın amacı anlam katmaktır. Öyle ya da böyle akan zaman nehrinin kıyısında geçmiş boş bir yaşam, anlamsızlığın çölünde oradan oraya savrulmuş bir ruh gibi. Gereksiz ve hatalı. Savrulmamak için mücadele eder insan. Kendi doğasının farkında olup, hayallerinin ve heyecanlarının onu uyuşturacağını bilmelidir. Bazen kendini bırakır öylece. Zaman nehrinde sürüklenir rastgele. Çıkmak istediği bir kayayı geçtiğini görünce üzülür ve o pişmanlık, bir daha geri dönülemez olması nedeniyle sonuna kadar takip eder o ruhu.

Bir yandan da bu yüzden evrim boyunca mantık gelişmiştir. Bizi bu savruluşlardan korumak, gözlerimizin önündeki perdeyi yırtmak için. Nehrin sonuna kadar bizi takip edecek olan pişmanlığı doğmadan boğmak ve o kayayı ıskalamamak için. İnsan olmanın doğası gereği, her zaman var olan akıl ve kalp iç savaşının galibi her zaman neden ve sonuçlarla yürüyendir. Ortaya koyduğu somut şeylerdir.  Damarlardan akan kandaki kimyasallar, vücuttaki hormonlar azaldığında, kişiye en büyük ihaneti kalbi yapar. Sırtını döner ve akıl perdesinde herşey berraklaşır. Sonrası ders alma ile avutulmuş sözcükler ve acı ile yoğrulacak pişman bir ruh. Çünkü kalp acı ile çalışır.

Durmadan mücadeleye zorlanan ruhlarız burada. Bıraktığımız anda yerimiz ayakların altında hazırdır. Değerler biriktiririz. Ve insanlar. Hepsinin içinde emek vardır. Büyük fedakarlıklar. Somut şeyler. Kimse bunları elinin tersiyle itecek güçte değildir. Sadece sıkıldıkça yerini değiştirir eşyaların, duvarları boyarız. Ve bunu bir kere yapmayız. Evden sıkıldık diye evi satmayız, yenilikler yaparız. Önemli olan, tüm yeniliklerin yapıldığını düşünmemektir. Çünkü her zaman başka yenilikler, gözden kaçmış mutluluklar vardır o evde. Mücadele ister. Derinlerden çıkarılmak ister. Defalarca deneyerek. Bunu değerli kılan budur. Yılgınlık tuzağına düşüp, kaçmak en kolay şeydir. Altta duruyor diye unuttuğumuz emekten yapılmış temel, vazgeçtiğimiz anda çökerse altında kalacak olan bizleriz, tüm biriktirdiklerimizle birlikte. Binlerce kilometre uzakta olsak bile o evden. Kayayı kaçıran bir kimse gibi.

Beklemek…

Tamam dedim;

Git tek başına, bin o vagona

Bu yaşlar güzel yaşlar,

Doya doya ağla, yaşa

Zaman akar, senden bağımsız

Kimseye iltimas geçmez

Bazen acı bazen mutluluk 

Ne getireceği tahmin edilemez.

 

Günlerim acı ve zor

Şimdilik

Peşinden koşarım bende

Huzurun ve iyi bir yüreğin

Aynı senin beklediğin gibi bilmeden

Ben de beklerim

Vaktimin gelmesini.

 

Anladım ki artık, 

Buz gibi demirden vagonumda

Beni ısıtacak biri olmalı yanımda

Tabutumun başında,

Hayalleriminin içinde olduğu gibi

Ve sıkıldıkça bu demir mezarda

Boyamalıyız duvarları

El ele vererek, yavaşça ve özenli

Renkleri tartışmalıyız belki

Yeni sohbetler, kavgalar etmeliyiz,

Ta ki zamanın aktığını hissetmeyene dek,

Pişmanlıklarımızdan kaçtığımızı zannedene dek,

Vagonun duracağı zamana kadar bekleyerek…

 

 

 

 

 

Kapı

Derin bir uykuya dalıyorum şimdi
Göreceğim rüyayı biliyorum
Kaçış yok bundan
Hiç uyanmamanın getireceği hafiflikten mahrum
Huzuru çalınmış bir kimse
Enayi bir zanlı
Kovulmuş bir çocuk…

Kusarcasına dökülen cümleler
Konuşan nesneler
Artık neden aldığımı bilmediğim,
Etrafımı saran bir çöplük yığını
Özel döşeli bir hapishane burası
Zihnimden çok daha dar!

Yelkeni doldurmayan bir rüzgar
Sıcak ve boğucu
Hiç durmadan esiyor,
Rüyalarda bile.
Bir koku taşıyor beraberinde
Ve zehirli bir özlem
Yüce dağın yamacından geliyor
Aşması imkansız
Düşünmeden yaşamak,
Ağlamadan insan olmak gibi.

Git uzaklara doğru artık.
Rengini kaybedip, ruhunu unutana dek.
Kendi kapımın önümdeyim ben.
Açmaya aradığım cesaret,
Kollarımda yok.
Ve bir ömür boyu oturabilirim
Hayalimde açıldığını görene kadar.
Sonsuz bir bekleyiş,
Sonun gelmeyeceğini bilip sonuna kadar sabredebilmek…

Bir Film…

Gençken izlediğim bir film vardı. Filmde, büyük bir intikam hikayesi anlatılıyordu. Bilmeden kendi ailesini yok eden adam, bunu öğrenince tarif edilemez bir acıyla karşı karşıya kalıyordu. Oyuncu o kadar iyi oynamıştı ki, ben o mavi koca yastıklı kanepede uzanmış 20 yıllık renkleri soluk eski televizyonda izlerken bile inanılmaz etkilenmiştim. Uğruna savaştığı, kaybetmemek için tüm enerjisini verdiği şeyi kendi elleriyle yok etmişti. Etkilenmiş olmama rağmen bu kadar uç noktada bir patlamayı tam olarak anlayamamıştım. Çünkü bu gerçekten çok fazlaydı. Yani tüm dünyada böyle bir kayıp, böylesine bir çöküş kaç kişinin başına gelebilirdi ki?

Gün gelip dev bir çaresizliğin, dersini almamış bir çocuk gibi tekrar aynı şekilde beni sarmasına kadar bunu anlayamadım. Hayatımda değer gördüğüm şeyler yapmanın, değerli şeyler yapmanın zamanı geldi diye düşünmüştüm. Bir ev, eşyalar ve yavaş yavaş daha ciddi bir ortam. Bir şeyler biriktirmek istedim. Sahip olmak. Ve korumak istedim. Hayat sana hiçbir zaman kurduğun hayallerin, yaptığın planların istediğin gibi olmayacağını değişik şekillerde öğretiyor. Banim için de güzel bir şeyler hazırlamış. Kendimi dünyanın açık ara en saf adamı ilan etmemi sağlayacak, muhteşem bir durum. Her başıma gelenden bir ders çıkarmam gerektiğini bilmeme ve güçlü sezgilerimin bana son birkaç yıldır söyledikleri o can sıkıcı şeylere karşın kendimi tüm bu ipuçlarına kapatmamdan beri, büyük bir mutsuzluğun içine sürüklendim. Zamanında izlemem gereken yolların, almam gereken kararların can sıkıcı sonuçlarından kaçtıkça, büyük bir fırtınaya dönüşen olumsuzluklar küresi altında eziliyorum şimdi. Aynı o filmde olduğu gibi kaybetmemek için çırpındığım şeyin, her çırpınışımda mezarına bir avuç daha toprak attığımı hissettikçe daha büyük bir acıyla yanmak bu. Hiçbir şey yapmadan beklemek, tüm bu detaycı sorgulamalar içinde sadece deliliği beklemekten ibaret. Hayatımdaki tüm zorluklara karşı nasıl mücadele etmeye çalışıyorsam, yaşamın beni kırıp değiştirmeye çalışmasına karşı da, “Ben buyum ve bir şeyleri bu kadar karşılıksız hissetmek iyi bir şey.” diyerek mücadele ediyorum. Yaşlılık denilen şeyin, anlamlarını kaybeden şeylere tekrar anlam yüklemeye çalışırken kat ettiğimiz yol olduğunu daha iyi anladım. Ama peki ya tekrar aynı anlamı yüklemek istersek? Ya bizim için tek bir anlam ve onun verdiği huzur varsa? Her defasında aynı değeri oluşturmak için uğraşmak bir yerden sonra anlamın da değersizleşmesini kılmak değil midir?

İnsanın aklından, söyleyebileceğinden çok daha fazla cümle geçmesi ama söyleyebilse de hiçbirinin hiçbir şey ifade etmeyeceğini bilmesi ne korkunç bir durum. Dışa çıkmak isteyen bu sözcüklerin duvarlardan akması, her eşyada belirmesi, tımarhanelik bir durum tam olarak. Şimdi o filmdeki adamı çok iyi anlıyorum. Kaybetmemek için çırpındığı şeyi kendi elleriyle boğmak. İçinde olduğum çaresizliğin bana tanıdığı o iki yoldan hangisinde gidersem gideyim benim de durumumun tam olarak bu olduğu ortada artık. İki yolun da katı bir mutsuzluğa ve daha da kötüsü asla kaybolmayacakmışçasına inandığın anlamların yok oluşuna çıktığını biliyorum. Tek bilmediğim şey, tekrar anlamlandırmak için uğraşıp uğraşmayacağım. Anlamsız bir yaşam nasıl yaşanır onu da bilemiyorum.

Anlamsızlık Denizinde Süzülmek…

Karşındakine hiçbir kelimeyle kendini anlatamamanın verdiği ızdırap. Başka düşünceler ve kelimeler tarafından yargılanmak, yaftalanmak, yadırganmak. Anlamsızlık denizinde süzülmek. Keyifli bir şeymiş gibi oradan oraya süzülmek. Ve gitmeyi dilediğin tüm istikametlerin tam tersine doğru “huzurla” öylece süzülmek. Birden bire kabusun hortlaması. Hayat kemerinin bağlı olduğu tek kancanın kopması. Çılgın değişkenlik. Ruhun ayak uyduramayacağı, saçma sapan bir acele. Nedensiz, anlamsız ve lüzumsuz. Ve hatta zarar, ziyan ve umutsuz. Acı dolu, savruluş. Yok dediğin kaderin birdenbire ortaya çıkıp sana okkalı bir tokat atması. Şu hayatta yaşamaya değer gördüğün şeylerin ansızın tamamen değersizleşmesi. Yaşamın amacının öylece ayaklanıp yavaş adımlarla uzaklaştığını, lanet bir plastik sandalyede oturup, zihnin zincirlici bir halde izlemek.  Aldığın havanın ciğerlerine yetmemesi. Bir astım hastasının, baş dönmesiyle karışık acısını hissetmek. İçindeki şeytanın seni sabaha kadar uyutmayacak miktarda kötü düşünce üretmesi için binlerce kozunun olması. Görmezden gelmek için en ufak takatinin kalmaması. Suratına yapışan ağır bir tükürük gibi ardı ardına beynini yemeleri. Yaldır yaldır mor renkli yatakta dönüp dururken, mışıl mışıl uykunun var olduğunu bilmek. Renklerin geçmişi çağrıştırması. Melankolinin dibi. Hiç tatminkar, net cevapların olmadığı binlerce neden sorusunun tekrar tekrar ve tekrar dönüp durması. Hayatın sergilediği müthiş küstahça performansı. Milyonlarca yıllık evrimin muhteşem uyumunun yanında, hiçbir tercihin muhteşem uyumu yakalayamadığı kararlar silsilesi. Geçmişin tamamen dolu olduğu.
Bazı anları donduramamak. Bir tablo gibi donuk ama hep o anın yaşandığı bir çerçevenin olamayışı. Bu kadar hayalperest olmanın getirdiği ağır bedeller. Tanıdığın tüm çevrenin göz kırpıncaya kadar tanımadıklarına dönüşmesi. Hatta yanlış tanıdıklarına dönüşmesi. Ardından tüm kararların doğruluğunun ve tüm mutlulukların gerçekliğinin sorgulanması. Fast food mutluluklar. Kullan at ilişkiler. Son kullanma tarihine kadar iyice sömürmek. Hayallerin yıkılışı. Enkaz altında, tam bir işkence halinde can vermek. Ağır ağır, kozmozun bundan zevk aldığından emin olmak. Duvarların ardından gelen tüm sesleri, kabusun bittiğine dair safça düşüncelere yormak.  Öğretilen tüm dürüstlüğün, saflığın ve adilliğin hiçbir işe yaramadığının kanıtıyla yüzleşmek. Kanıtlanmış formüllerin reddedilişi. Gözleri kapatmak. İyi olanın kötüye dönüşümü. İçinde hissettiğin gücün tam bir kaybeden olarak dışa vurumu. Sinir. Saf sinir. Duygu. Yavaşça gelen olgunluk. 4 kat hassaslaşmış kulaklara taarruz halindeki lanet buzdolabının çıkardığı çıtırtı sesleri. Hüzün. Ellerinin, gitmesine izin veremeyeceği kadar sıkı tutacak güçte olamayışı. Yaşlılık hissi. Şimdiden ömrünün geri kalanından bir beklenti içinde olmamak. Tüm çare arayışları içinde gizlenmiş olan dev çaresizlik. Küçük duygu kıvılcımlarına dev aynasından bakmak. Önceki yaşamından dolayı cehennem cezası aldığını düşünmek. Fakat tüm tasvir ve betimlemelerdeki cehennemlere taş çıkartmak. İçindeki çocuğu falakaya yatırmayı istemek. Herşeyden onu sorumlu tutmak. Onu kendi ellerinle dövmek ve evlatlıktan reddetmek. Artık iyiden iyiye yanlış giden bir şeylerin abardığını düşünmek. Hayata koca bir “hasssiktir lan!” çekmek.
İçinden fışkıran bu cümlelerin devamının, binlerce sayfayı dolduracak varyasyonlarının kafada dönüp durması. Bitmeyen bir döngüye girmesi. Ve tüm kapıları açacak anahtarın sadece birkaç kilometre uzakta uyuyor olması.

Uzak Diyarlarda… (Bölüm 2)

İKİNCİ ŞANS

Gidecekleri yer kadar parıltılı olan limanın, sanki bir metaformuş gibi en izbe, ücra ve karanlık yerinde indiler kayıktan. Büyük gemiler limanın diğer taraflarında demirlemişlerdi. Kendilerinin indiği yer ise sanki limandan bağımsız, gizli bir yerdi. Kocasına baktı. “Böyle olması gerekiyor.” dedi kocası ona. Aleiah için önemli değildi. Yolculuğun zor geçeceğinin farkındaydı. Önemli olan tek şey o parıltılı şehirlerden birine ulaşmaktı. Heyecanlıydı.

Kızının başını okşadı. Hava serindi. Onlar gibi limanda bekleyen bir grup insanın arasına katıldılar. Onları yönlendiren adam, biraz sonra teknenin gelip kendilerini alacağını söyledi. Bunun için bütün paralarını vermişlerdi. Yolculuk başlıyordu.

Eski, yıpranmış bir balıkçı teknesi geldi. Kayıktan fazlaca büyük olmayan bir tekneydi bu. Hiçbir yerinde ışık yoktu ve siyaha boyanmıştı. Gecenin karanlığında fark edilmesi çok zordu. Topluluk tekneye binerken, onları götüren adam sessiz olmalarını ve yolculuk boyunca sıkı tutunmalarını, birinin düşmesi halinde onu bırakıp yola devam edeceklerini söyledi. Aleiah kızına sıkıca sarıldı. Herkes teknede düzgün ve sağlam bir yer kapmak için birbirini itiyordu. Bu kargaşa sırasında iki kadın arasında bir tartışma çıktı. Kadınlardan biri diğerinin, kendi yerini çaldığını söylüyor, kadına bağırıyordu. Kaptan sinirlenerek ikisinin yanına geldi ve bir daha seslerini duyarlarsa ikisini de denize atacağını söyledi. İki kadın da hemen sustular. Zaten tam olarak hiç kimsenin rahat olabileceği bir yer yoktu. Tekne çok kalabalıktı ve herkes bir yerlere sıkışmak zorundaydı. Aleiah, kocasıyla birlikte teknenin kenarında bir yere oturdular ve birbirlerine sarıldılar. Kocası evden aldığı battaniyeyi kızının üstüne örttü. Motor çalıştı. Onları yönlendiren adam, kıyıdan teknenin kaptanına başka bir dilde bir şeyler söyledi. Kaptan sadece başını salladı. Tekne yavaşça limandan açıldı ve zifiri karanlığın içine doğru yavaşça ilerledi.

Artık denizin ortasında, doğanın koynunda seyahat ediyorlardı. Aleiah için bu hayatının ikinci şansıydı. Doğa ona bu şansı tanıyacaktı ve karanlık denizin üzerinden ışıklı şehirlere kadar usulca gitmesi için ona izin verecekti. Kendisi için değil kızı için verecekti bu şansı. Onun için çok dua etmişti.

Tekne yavaş yavaş ilerlerken, birileri öksürüyor, birkaç kişi sessizce kendi aralarında konuşuyordu. Kaptan gergin ve kalın bir ses tonuyla konuşanları uyardı. Bu son uyarıdan sonra onları bekleyen yerin, denizin dibi olduğunu biliyorlardı. O saatten sonra teknedeki kimseden en ufak bir çıt çıkmadı.

Dalgaların arasında sallanıyorlardı yavaşça. Teknenin tahtalarının çıtırtısı, sessiz sonsuzluğunun ortasında duyulan tek sesti. Ve o çıtırtılar vasıtasıyla deniz onlarla konuşuyordu sanki. Geçmelerine izin verecekmiş gibi usulca fısıldıyordu onlara karşı. Dalgaların sesi de aynı ritimde destekliyordu çıtırtıları. Birden bire yolculardan biri kenara yanaşıp denize doğru kustu. Kaptan yanındakilere onu oturtmaları ve sessiz olmaları için işaret etti. Yanındakiler adamı omuzlarından tutup zorla oturttular. Adam ağzını eliyle kapatıp kendini tutmak zorunda kaldı. Bu sırada karanlığın ortasından, uzaklardan gelen ritmik bir ses duyuldu. Kaptan gözlerini fal taşı gibi açtı. Kulağını karanlığa dayayıp bir süre dinledi. Yolcuların hepsi taş kesilmişti. Aleiah, kızını daha sıkı sardı. Gözlerini karanlığa çevirdi. Göz bebeklerinde en ufak bir ışık pırıltısı bile yoktu. Gerçekten de sonsuz bir karanlıktı bu. Kaptan biraz dinleyince karanlığın içinden gelen başka bir teknenin sesi olduğunu anladı bu sesin. Hemen motoru durdurdu. Herkese iyice yere kapaklanmasını söyledi. Her an koca bir projektörün ışığı onların üstünde patlayabilirdi. Tek şansları karanlığın ortasında kaybolmaktı. Ses giderek onlara doğru yaklaşıyor, sanki yerlerini biliyormuşçasına yanlarına doğru sokuluyordu. Birdenbire uzakta bir ışık topağı belirdi denizin üzerinde. Tam da kaptanın korktuğu şeydi bu. Sahil güvenlik teknesinden gelen bu ışık başka bir yeri aydınlatıyordu. Geldikleri yere doğru bir bölgeye dikmişti gözlerini sanki. Teknedeki tüm yolcular başlarını kaldırıp ışığa doğru baktılar. Kaptan sinirden çıldırıyordu. Bağıramıyor fakat kaşlarını çatmış bir halde el kol hareketleriyle onlara yatmalarını anlatmaya çalışıyordu. Fısıltıyla bağırarak “Aptallar, yerimizi belli edeceksiniz, yatın çabuk, hayvanlar” diyordu. Herkes tekrar teknenin tabanına doğru birbirlerinin üzerinde kapaklandı. Aleiah, gizlice bir gözünü teknenin kenarından kaldırıp ışığın geldiği yere doğru baktı. Uzaktaydı ama bir hareketlilik olduğunu görebiliyordu. Işığın doğrultulduğu yerde zor seçilen başka bir tekne vardı ve içindekilerden bazıları denize atlıyordu. Işığın geldiği sahil güvenlik teknesinden yapılan anons duyuluyordu.Karanlığın içinde bir kaos yaşanıyordu adeta. Aleiah, o teknedeki insanların bir ikinci şansı olmadığını düşündü. Doğa onlara bu şansı vermemişti ve yakalanmışlardı. Birden bire diğer tekneden silah sesi duyuldu. Sonra da sahil güvenlik teknesinden ateş açıldı. Kaptan bunu fırsat bilip motoru çalıştırdı. Tekne tekrar yavaşça suyun üzerinde süzülmeye başladı. Aleiah, uzaktaki teknede insanların vurulduğunu görebiliyordu. Denize düşen insanların bağrışları karanlığın boşluğunda yankılanıp onların kulaklarına kadar geliyordu. Aleiah kızının kulaklarını elleriyle kapadı. Diğer teknedeki insanlar için yolculuk burada sona ermişti.

Hayatlarıyla oynadıkları bu kumarın, doğuştan kaybedenleri olarak, kendilerine yaratmaya çalıştıkları şansın sınırlarını zorluyorlardı. O tekne yerine kendileri yakalanmış olabilirlerdi. Ama Aleiah rüyasında kızıyla o parıltılı şehrin sokaklarında yürüdüğünü görmüştü. Oraya ulaşacaklardı.

Gün ağarmaya başladığında kıyıya yaklaşmış olduklarını fark ettiler. Kıyıda görünen yer, geldikleri yerden çok faklı değildi. Bir süre sonra tekne kıyıya yanaşıp içinden indiklerinde bileklerine kadar çamura battılar. Nemli havada solumak bile zordu. Kızı Aleiah’a “Üşüyorum” dedi. Aleiah battaniyeyi sıkıca sardı vücuduna kızının. Kaptan tekneden inip burada beklemelerini, bir adamın gelip onları alacağını söyledi. Sonra tekneye binip sisli denizin içinde kayboldu. Aleiah, kıyıya baktığında yolculuğunun burada şekil değiştirdiğini biliyordu. Artık başka bir yolculuktu bekleyen onları. Ama ne olursa olsun, kendilerini var edecekleri bir yolculuktu bu. Birbirlerinden kopmadan. İyi bir geleceğe doğru bir yolculuk. Ne de olsa bu ikinci şans verilmişti onlara. Gerisi onlara kalmıştı. Ve bu şansı kaçırmaya hiç niyeti yoktu.

Ruh Ağacı

Kocaman arazinin ortasındaki tek ve hür ağaç, yüzyıllardır kendisini bekliyordu adeta.

O tepenin üstüne çıktığında ruh ağacını bulduğunu hemen anladı.

Kokusunu koklamak istedi yaklaşıp,

Kendi içini koklamak gibi bir şeydi bu.

Usulca…

 

Yarının ne getireceğini bilmeden gelmişti buralara.

“Güneye” demişti kendine,

Belki o buz gibi kalbin ısınacağı bir yerler vardı,

Dünyanın herhangi bir yerinin güneyinde.

Ama ne kadar giderse gitsin,

Ne kadar inerse insin güneye,

Aslında kendi kuzeyine seyahat ediyordu sessizce.

Nedensizce fakat zorunlu bir halde.

Bu laneti ona zincirleyene lanet ederek,

Döndü etrafında bu sığ hapishanenin.

Döndükçe gördü, bildi ve sıkıldı.

Hem kaçmanın getirdiği heyecan,

Hem de kaçamamanın verdiği mide bulantısı vardı.

 

Sırtladığı;

Dışlanmış herkesin yükünün toplamı kadardı.

Geri döndü geldiği yere,

Kuzeye, hapishaneye ya da adı her neyse…

Ölüm bir başka kafes,

Işığın olduğu her yer, insanlığın laneti

Ve,

O gece, bulduğu o ağacı kesti.

Ruhunun en derinlerinden

Köklerini tek tek ayırdı, yaktı, yok etti.

Zaman yoktu onun dünyasında

Artık ruh da yoktu.

Ağaç da…

İnsanlar da,

Kendi değer yargılarında boğulmuş

Karanlık birer silüetti sadece.

Yapay ışıkların yarattığı birer gölge gibi.

Bir yerden bir yere salınan karanlık kümeleri.

Doğanın rüzgarının gün gelip temizleyeceği birer yanılsama

Ve pişmanlıkla dolu molekül zerrecikleri.

 

Bilincinin başka bir yerde aktığını hissediyordu artık.

Görünmez bir ışık ve var olmayan bir sesin yönlendirdiği,

Bir garip algı.

Ne bir yanılgı, ne bir farkındalık

Sadece boşluk…

Ruhsuzluğun getirdiği hafiflik

ve ebediyetin getirdiği ferahlık vardı artık.

 

http://www.youtube.com/watch?v=HWGHNkh5xW8&index=2&list=PLED5D90B2757E8E05

Karanlığa Doğru

Bir sandalye. Koca parlak bir zeminin üzerinde dört bacağının üzerinde öylece duruyor. Varoluşunun amacını yerine getirmek için sadece bekliyor. Vernikli yüzeyinden parlayan renkli ışıklar, orada o anda oluşunun niteliğini hiçbir açıdan değiştirmiyor. Sadece bekliyor. Üzerine oturacak olan kimsenin rahatlığından çok oturabilmesini sağlamak ve orada oluşunun amacını yerine getirmek için duruyor. Kendi özünün ve hatta yapıldığı ahşabın ve metalin ve plastiğin özünün bir araya getirilirken ki sıkışmışlıkla tek bir öze ve dolayısıyla varoluşsal bir amaca dönüştüğü için orada. Ne kendi özünü sonradan şekillendirebildi ne de varoluşu özünden önce geldi. Ve kapladığı hacim ile bile üzerine oturacak adamdan daha çok varoluşunun amacını haykırıyor.

Üzerine oturacak adam, aslen büyük sistemin küçük bir parçası, büyük saçmalıkların temsilcisi, utanmazlığın dünya üzerindeki en büyük uzmanlarından birisi. Ve kırmızı perdenin arkasından çıkarken, sırıtarak parlak zeminin üzerinde marka ayakkabılarıyla yavaşça adım atıp, orada duran o sandalyenin bile büyük kibrini ve poposunu kaldıramayacağını düşünüyor. Kendi bedeni ve ruhunun tek bir özden oluştuğunu, onun da kibri olduğunu bilmeden ve zaman içerisinde kendine dahi inandırdığı kusursuz ve hatasız karakteriyle örttüğünü düşünen ve bu karakterin dünyadaki tüm varoluş ve özlerden, tüm amaç ve yollardan ve mücadelelerden daha muhteşem, üstün ve tabi biricik olduğunu düşünüyor. Kendince yürürken neredeyse ışıklar saçması gereken şahsı için artık bu zaman kayıpları canını sıkıyor. Fakat ülkedeki son katliamlar ve dozu iyice yükselmiş umarsızlıklardan sonra önündeki seçim ayağı için davet edildiği bu televizyon programına çıkmanın DOĞRU olacağını düşünüyor. Konuşacaklarının hepsi YALAN ve çarpıtma pek tabi. Ama önemli olan kendisinden saçılan bu kudret parıltılarının tebasına ulaşması kendince.

Sonunda kendisi için konulmuş olan ve vernikli yüzeyinden renkli sahne ışıklarını yansıtan o sandalyeye ulaştığında, hiç beklemeden oturdu ve bacak bacak üzerine attı. Sahte olduğu en arka sıralardan bile anlaşılan bir gülümsemeyle başlama işareti verdi sunucuya… O gece söylediği tüm o yalanları büyük bir soğuk kanlılıkla, belki de kendini bile inandırdığı psikopatça bir yüzsüzlük ve pişkinlikle söyledi. Varlığının özünü oluşturan kibir o kadar kuvvetli sarmalıyordu ki kendisini, yüzü kızarmak bir kenara, haysiyetsizce konuşmuş, tehditler bile savurmuştu kendince sesi gibi zekanın da şekil verdiği cümleleriyle. Bu onun sanatıydı. Vücudunu bir arada tutan, kendisini kendisi yapan şeydi. Böyle davrandıkça daha çok kendisi oluyor, kendisi oldukça da daha fazla böyle davranıyordu. Damarlarındaki kanın her hücresini dahi ele geçirmiş bir paradokstu bu.

Programda söylediği “Ölen ölmüştür” ya da  Bunlar başkalarının oyunu” laflarını söylerken içi soğumuş ve bir kez daha veremeyeceği hiçbir cevap olmadığını kanıtlamıştı kendince. Büyük irade yine galip gelmiş ve olaylara büyük pencereden bakabilme yetisinin ne denli güçlü olduğunu göstermişti. Karakterinden ve iradesinden yayılan o iğrenç koku, onursuzluğun timsali ve korkunun temsilcisi olarak tebasına ulaşmıştı kendince. Artık eve gitme vaktiydi.

Yatağına uzanıp uykuya daldığında bir rüya gördü. Hiç bir rüyada kibri kendisini bırakmamış ve onun için özel konseptler hazırlamıştı. Fakat bu kez farklıydı. Bu kez kapkaranlık bir yere doğru yürürken gördü kendini. Aşağı doğru iniyor ama karanlığın ölçüsü hiç değişmiyordu. Gözleri ufacık da olsa bir ışık aradı, bir parıltı ya da belki bir ışık huzmesi. Ama bulamadı. Karanlığın içinde kendisini saran karanlıktan öte, sıcak ve ağır bir şeyler vardı. Etrafını sarıyor tüm bedeninin her yanını, yavaşça hareket ederek kaplıyordu. Bunu hissedebiliyordu. Yavaşça yukarı doğru süzülen, ve giderek daha da ısınan bir şeydi bu. Burnuna geldiğinde anladı ne olduğunu. Karanlığı daha da karartan bir dumandı bu. Tüm etrafını sarmış, bedenini ele geçirmiş, şimdi de nefesini almaya çalışıyordu elinden. Büyük iradenin karşısında büyük bir düşman vardı şimdi. Öyle çabuk pes etmeyecekti, zaten boşluk onu hemen yutmak istemiyordu. Öncelikle özünün ham maddesini değiştirmek, kibrini kırmak ve içindeki her hücreyi zehirlemek niyetindeydi.

Koşmaya başladı önce. Gittiği yönü bilmeden koştu. Sonra koşunca daha hızlı nefes aldığını fark etti ve dumanı geçemediğini. Ne zaman dursa o sıcaklık hemen yayılıyor ve tekrar bedenini yutuyordu. Ağzını kapattı. En azından ışık olmasını diledi. Ağzına koyduğu elini bile göremeyecek kadar karanlık bir dehlizdeydi. Enerjisini toplayıp tekrar koşmaya başladı. Fakat bu kez de koştuğu mekan iyice daralmaya kendisini sıkıştırmaya başladı. Durdu. Geriye döndü ve koştu. Ama hala duvarlar üzerine geliyordu. Artık durduğunda bile duvarlar yavaşça hareket ediyormuş gibi geldi kendisine. Ellerini duvarlara koydu. Duvar değildi ellerini koyduğu. Parmaklarının arasından parçalanan, bu karanlığı oluşturan şeydi. Kokusunu alabiliyordu. Kazmaya çalıştı. Parmaklarıyla, tırnaklarıyla. Bu karanlığı yırtabilirse aydınlığa çıkacağını biliyordu. Ama kendisinin de ait olduğu yerin, kendi içinde oluşturduğu böylesine karanlık bir yer olduğunu biliyordu. “Aynı şey değil!” dedi kendi kendine. Bir gün ansızın bir başka karanlık, doğanın karanlığı gelip yutmuştu kendisini. Ve bir insanın oluşturabileceği karanlığın, doğası gereği özünden asla daha büyük ve gerçek olamayacağını hatırlattı kendisine. Şimdi ellerinde tuttuğu şey karanlığın somuta dönüşmüş haliydi. Tutabiliyordu, parçalayabiliyordu ve delebiliyordu. Bir yere kadar! Kazdıkça, karanlığın daha da büyüdüğünü, arkasından dolanan karanlığın onu çektiğini hissediyordu. Ellerini oynatamayınca, omuzlarıyla, çenesiyle kazmaya çalıştı. Karanlık üzerine yıkılıyordu. Hiçbir sağlam iradenin karşısında duramayacağı gibi o da yıkıldı sonunda. Sıcaklık ciğerlerine oradan da tüm vücuduna yayıldı. Tabi karanlık da. Kendini rahatlamış hissetti. Yavaşça kasları gevşedi. Güzel, tatlı bir uykuya dalıyormuş gibiydi. Tatlı bir ölüm onu alıp götürüyormuş gibi.

Rüyada gözlerini kapatıp ölüme daldığında sıçrayarak uyandı yatağında. Yüzü sırılsıklam, vücudu sıcacıktı. Ellerini yüzüne götürdüğünde terini silmek için, bir şey hissetti ellerinde. Aynı rüyadaki sıcaklık ellerindeydi. Ve ellerine baktığında aynı karanlığın da ellerinde olduğunu gördü. Simsiyah elleri, tırnakları ve parmaklarının boğumları… Sanki hiç temizlenmeyecekmiş gibi duruyordu ellerinde karanlık. Ve gerçekten de öyle olduğunu biliyordu artık. Kendi içinde oluşturduğu karanlık gibi elleri de karanlıktı artık. Benliğinin bir kısmı o karanlıkta ölmüştü. Bundan sonra diğer kısmının da o karanlığa koştuğunu biliyordu. Elleri karanlığa bulanmış, karanlık adamdı. Sonunun, milyonlarca insanın gölgesi arasında, yine karanlıklar içinde olacağını anlamıştı.

 

 #soma

 

Uzak Diyarlarda… (Bölüm 1)

Resim

 

OKYANUSU YUTAN HALKALAR

          Oturduğu yıpranmış, boyası dökülmüş tahta sandalyeden dışarıyı izliyordu. Kocaman şehrin üzerinde kara bulutlar yavaş yavaş toplanıyor, güneş yüzünü ufkun diğer tarafına dönüyordu. Şehirden yukarıya süzülen bir sis belki bir duman veya pis kokuların yoğunluğu, heybetli binaları yavaşça gölgeliyordu. Kendilerini, var oldukları kaosun içine gömüp gizlece ayrılıyorlardı oradan. Gözünün önünden çekiliyorlardı ama varlıklarını hissettirerek. Hiç bir zaman omuzlarından indiğini hissetmediği bir yükü daha da bastırarak yok oluyorlardı yavaş yavaş. Güneşin son ışıkları dizlerine çarpıyor ama ısıtmıyordu. Şu anda oturduğu ve sahip olduğu bu tek sandalyeye gelene kadar katettiği binlerce kilometre boyunca hiç ısıtmamıştı onu. Bir daha hiç bulamamıştı, evinin küçük penceresinden geçen ve her yeri ısıtan, aydınlatan o ışığı. Hiç görebileceğini de sanmıyordu artık. Gözlerini bulutlara kaldırdı. Bulutlar belki evinden geliyordu. Ya da belki onun gibi çok uzak diyarlardan. Birbirine benzemeyen yüzlerce, binlerce şekilden oluşuyorlardı. Aynı birbirine benzemeyen o kapkara bulutların altında çıktıkları yolculuk gecesi gibi…

           Artık çok anımsayamıyordu o geceyi. O kadar çok yol katetmiş, o kadar çok zaman geçmişti ki üzerinden tek hatırlayabildiği acıydı artık. Yüzündeki çizgileri oluşturan ve onlardan başka en ufak bir anı kırıntısı bırakmayan saf acı. Onun gibi insanların dünyanın her yerinde çektikleri gibi kaderleri olmuş olan acı. Onlara değer görülen, onlara reva görülen ve onların çekmekte mecbur bırakıldıkları o büyük ve sonsuz acı. Şimdi tüm o yaşadıklarından sonra eskiden olduğu gibi tek derdi bir gün daha yaşamak değil sadece rahat ölmekti artık. Kimsenin ölüsünü rahatsız etmeyeceği bir yerde ölmekti. Zira bir mezarı dahi olmayacağını iyi biliyordu. Bu şehir onun ölüsünü bile yutacaktı.

           Kapkara bulutlarla dolu o zifiri karanık gecede, beş kişinin sığacağı kayığa, üst üste on iki kişi bindiklerinde, uzaklarda sanki ufkun da gerisinden sızan bir ışık görmüştü. Kocasıyla ve kızıyla birlikte o gözleri kamaştıran Avrupa şehirlerinden herhangi birine gidebilmek arzusuyla binmişlerdi o kayığa. Kalsalar, kendi topraklarında da sadece acı vardı onlar için. Hiç bitmeyen aşiret savaşlarından biri için alacaklardı kocasını. Ne için dövüştüğünü anlamadan öldüreceklerdi bir çatışmada. Tek varlıkları olan hayatlarını da ellerinden almaları bu kadar kolaydı orada. Yıllar önce komşularının karısını hadım ettiklerinde, aylara yayılan acı ve çırpınışla canını nasıl verdiğini hiç unutamıyordu. Kendisinin de başına gelmesi çok muhtemel bir gelecek gibi hep diken üzerindeydi. Zaten devamlı mücadele ettikleri açlık ve hastalıklarla yılmıştı artık. Hep anlattıkları, hep duydukları, hayal ettikleri o şehirleri görmeyi, oralarda yaşamayı istiyorlardı. İnsan gibi hissetmeyi istiyorlardı. Ufkun ötesinde gördüğü o ışık bu umudun ışığıydı.

           On beş kişinin olduğu sallanan kayıktan, kürekler indi usulca sulara. Küçük halkalar oluştu önce. Ve sonra o kadar büyüdüler ki okyanusu yuttular. Halkaları görünce suyun üzerinde, “Biz de gideceğiz böyle bir çırpıda. Ta en uzak kıyılara, şehirlere. Orada hayat bizi bekliyor. Hiç yaşamadığımız hayat.” dedi kendi kendine. İçi daha bir umutla doldu. Sandal hareket etti. Geriye dönüp son bir defa baktığında tek özleyeceği şeyin evinin küçük penceresi olduğunu fark etti. Kendi evinin kendi küçük penceresi. Ve oradan dolan tüm gün ışığının içini ısıttığı anları. Ama gittiği yerlerde de evi olacak, oradaki güneşi de penceresinden izleyecekti. Kendi yurdundaki güneşi düşleyerek hayalinde. Ufka doğru ilerledikçe içindeki umut arttı. Kızına baktı. Kızının asla kendisi gibi olmasını istemiyordu. Başka yerler görsün, insanlar tanısın istiyordu. Hayatların en güzelini kızı için dileyip duruyordu Aleiah.

           Güneş doğdu tepelerinde ve sonra battı. Yanlarına tıkıştırdıkları erzak bitti, mesafeler bitmedi. Gittikleri liman sanki sulara gömülmüştü ve bir türlü yüzünü göstermedi onlara. Aralarında zaten zayıf olanlar iyice bitkin hale düştü. Kürek çeken kollar yoruldu. Gecenin karanlığında sonunda küçük ışıklar parıldadı. Aleiah, o ışıkların kendilerini bekleyen tekneye ait olduğunu biliyordu. Büyüyen göz bebeklerine ışıkların parıltısı düştü. Sonra da bir damla yaş. O ışıklar onlara yeni bir hayat verecekti. Yeni kapıların anahtarıydı. Ve artık hayatlarının amacı. Kocasına sarıldı. Kızını koynuna aldı, başını okşadı. Kayık limana yaklaştıkça, etraftaki renkler değişti sanki, havanın kokusu farklılaştı, güzelleşti. Işıklar içinde bir yolculuk onları bekliyordu. Öngörebildiği bütün zorluklara rağmen her şeye değecek bir yolculuktu bu. Başarmak zorunda oldukları bir yolculuktu…