Parlak ayakkabılar kendini bulutların üzerinden aşağı bakarken buldu. Bu görüşü o kadar netti ki, bilinçsizce gözlerini kapatmış ve ansızın derin bir uykuya dalmış olabileceğini düşündü. Aşağıda oturan iki insan siluetini görebiliyordu. Ve Yukarıda, yanında duran yüzlerce gölgelenmiş yüzleri de. Ağzından “baba” kelimesi çıktığında, aşağıda o ıslak, alçak kaldırımda oturduğunu fark etti, hatırladı hatta birden orada yeniden var oldu. Yanındaki yaşlı bere, bakışını yerdeki su birikintisinde dans eden ışığa kilitlemişti. Halbuki ışığın yağmurla olan dansı onun gözlerinin perdesinde oynamıyordu. Parlak ayakkabılar, her biri birer gölge olmalarına rağmen neden bu siluetlerin bu kadar keskince belirdiklerini düşündü. Yaşlı berenin anısı, parlak ayakkabılara gerçeği hissettirmişti. İki ruh tek bir anıda buluşmuşlardı.
Artık yağmur damlaları tempoyu arttırmışlardı. Bir müziğin crescendo’su, bir filmin catharsis’i gibi hızla, heyecanla ve yüklendikleri duygunun en abartılı halleriyle düşüyorlardı. Parlak ayakkabılar daha da parlamışlardı. Yaşlı bere devam etti; “Kadere inanır mısın?” Parlak ayakkabılar cevap verdi; “İnanç bana hiçbir zaman üzerinde düşünmeye değecek bir şey gibi gelmedi.” Yaşlı bere gülümsedi. “Zaman eğer bir çizgiyse, bu çizgi bir iğne gibi dümdüz değil, şu suyun sesi ve görüntüsü kadar dalgalı.” Parlak ayakkabılar, hayatının gelgitlerini hatırladı. Ona garip gelen son zamanlardaki tekdüzelikti. İğneye dönüşmüş olan hayatı. Yaşlı berenin çatlayan sesi, tam olarak fiziksel anlamdaki formunu anlattığı kelimeleri tek tek sıraladı; “Dalgalar bazen bir taşa çarpar. Bir ışığa dönüşür, ayrışır. Binlerce farklı renge ayrılır. Her bir rengin kendisi bir dalga haline dönüşür. Hepsinin gittiği yön farklıdır.” Kendini büyük uzay boşluğunda dalgalanırken hayal etti parlak ayakkabı. Boşlukta salınırken, kendisi gibi salınan ama görülemeyen ışık ile kaç defa kesiştiğini düşündü. Doğa tam bir uyumsuzluktu. Salınırken kesişen, birbirinin yolunu ihlal eden, yıkan, fakat sonuç itibariyle her şeyin salındığı bir halde var olmaktaydı. Uyumsuzluğun uyumu.
Beklediği bir anın, sırf kendisiyle aynı tempoda dans ediyor, salınıyor diye yaşanmadığını düşündü parlak ayakkabılar. Kokusunu duyacak kadar yaklaşan sevgilinin (ki o yıllardır beklenendir) elini tutamadan nasılda birden bire hızla uzaklaştığı canlandı gözünde. Tüm o fırsatlar, yaşanmışlıklar ve adına hayat dediği her şeyin görülebilen veya görülemeyen durumlar ile nasıl da yaklaşıp uzaklaştığını hissetti içinde. Çocukken hasta olduğunda gözlerini kapattığı zaman büyük bir çölün hızlıca içinde bulunduğu küçücük bir odaya ve oradan da tekrar uçsuz bucaksız bir çöle dönüştüğünü hatırladı. Hasta olduğunda aslında iyileşmiş olabileceğini düşündü birden bire.
Tam o anda, zihinlerde birbiriyle kesişen dalgalardan birinin yaşlı bere ile kendisi olduğunu hissetti parlak ayakkabılar. Ondan dağılan parçaların bir kısmı suratsız gölgelere doğru kayıp gitti. Kendisinin de içinde o andan itibaren bir gölgenin dalgalanmaya başladığını fark etti. Her şey birbirine girmişti. Ve hep birlikte salınıyordu. Yaşlı bere yıkıcı bir etkiyle konuştu; “Şimdi kırılma anı bizde.”Parlak ayakkabılar gözlerini kısarak yaşlı bereye baktı ve bu an onun için de kesinlikle kırılmanın anıydı. Yaşlı bere suratını iyice kaldırdı. Gözlerindeki buz mavisi perde, kapının üzerindeki küçük ampulün ışığı ile yumuşakça parladı. “Sana her şeyden daha yakın olabilen anlardan biri şimdi artık sana kendinden de yakın.” Parlak ayakkabılar için o an, zamanın kalınlaştığı, yavaşladığı, üst üste bindiği, koyulaştığı bir andı. Zaman içinde tekillik barındırıyordu o anda. Kendi tekilliğinden ziyade bir şeyin tekilliğiydi bu.
Kaşlarını çatmış, zihninde birbirine çarpıp sağa sola saçılan binlerce parçayı takip etmeye çalışırken gözü yaşlı berenin ayakkabılarına takıldı. Ne kadar toz, iz ve zamanın pisliği üzerine yapışmış olsa da o küçük parıltı her şeyi ele veriyordu. O ayakkabılar, parlak ayakkabılar ile aynıydı. Sol tekinin metal şeridinin üzerindeki hatalı harfe kadar. Gözleri daha fazla ışığı içine almak için iyice açıldı parlak ayakkabıların. Yukarı baktığında yaşlı berenin beresi de aynı petrol istasyonunun logosunu taşıyordu. Ve gözler… Yaşlı berenin gözleri, tüm o masmavi kalın perdeye, tüm o kırışıklığına rağmen, parlak ayakkabıların gözleriydiler. Oturduğundan beri fark edemediği bu gerçek şu anda karşısında öylesine sağlam duruyordu ki, bakışları kendi ruhunu delip tam göğsünün ortasına oturmuştu. “Evet” dedi kendi kendine parlak ayakkabılar. “Evet, zaman bu akşam kırıldı.” Birbirine giren iki dalganın, tek bir akışın başı ve sonu olabileceğini düşünememişti. Parlak ayakkabılar, onca salınan hayatlar arasında kendini bulmuştu.