Kırılma (Bölüm 2)

Parlak ayakkabılar kendini bulutların üzerinden aşağı bakarken buldu. Bu görüşü o kadar netti ki, bilinçsizce gözlerini kapatmış ve ansızın derin bir uykuya dalmış olabileceğini düşündü. Aşağıda oturan iki insan siluetini görebiliyordu. Ve Yukarıda, yanında duran yüzlerce gölgelenmiş yüzleri de. Ağzından “baba” kelimesi çıktığında, aşağıda o ıslak, alçak kaldırımda oturduğunu fark etti, hatırladı hatta birden orada yeniden var oldu. Yanındaki yaşlı bere, bakışını yerdeki su birikintisinde dans eden ışığa kilitlemişti. Halbuki ışığın yağmurla olan dansı onun gözlerinin perdesinde oynamıyordu. Parlak ayakkabılar, her biri birer gölge olmalarına rağmen neden bu siluetlerin bu kadar keskince belirdiklerini düşündü. Yaşlı berenin anısı, parlak ayakkabılara gerçeği hissettirmişti. İki ruh tek bir anıda buluşmuşlardı.

Artık yağmur damlaları tempoyu arttırmışlardı. Bir müziğin crescendo’su, bir filmin catharsis’i gibi hızla, heyecanla ve yüklendikleri duygunun en abartılı halleriyle düşüyorlardı. Parlak ayakkabılar daha da parlamışlardı. Yaşlı bere devam etti; “Kadere inanır mısın?” Parlak ayakkabılar cevap verdi; “İnanç bana hiçbir zaman üzerinde düşünmeye değecek bir şey gibi gelmedi.” Yaşlı bere gülümsedi. “Zaman eğer bir çizgiyse, bu çizgi bir iğne gibi dümdüz değil, şu suyun sesi ve görüntüsü kadar dalgalı.” Parlak ayakkabılar, hayatının gelgitlerini hatırladı. Ona garip gelen son zamanlardaki tekdüzelikti. İğneye dönüşmüş olan hayatı. Yaşlı berenin çatlayan sesi, tam olarak fiziksel anlamdaki formunu anlattığı kelimeleri tek tek sıraladı; “Dalgalar bazen bir taşa çarpar. Bir ışığa dönüşür, ayrışır. Binlerce farklı renge ayrılır. Her bir rengin kendisi bir dalga haline dönüşür. Hepsinin gittiği yön farklıdır.”  Kendini büyük uzay boşluğunda dalgalanırken hayal etti parlak ayakkabı. Boşlukta salınırken, kendisi gibi salınan ama görülemeyen ışık ile kaç defa kesiştiğini düşündü. Doğa tam bir uyumsuzluktu. Salınırken kesişen, birbirinin yolunu ihlal eden, yıkan, fakat sonuç itibariyle her şeyin salındığı bir halde var olmaktaydı. Uyumsuzluğun uyumu.

Beklediği bir anın, sırf kendisiyle aynı tempoda dans ediyor, salınıyor diye yaşanmadığını düşündü parlak ayakkabılar. Kokusunu duyacak kadar yaklaşan sevgilinin (ki o yıllardır beklenendir) elini tutamadan nasılda birden bire hızla uzaklaştığı canlandı gözünde. Tüm o fırsatlar, yaşanmışlıklar ve adına hayat dediği her şeyin görülebilen veya görülemeyen durumlar ile nasıl da yaklaşıp uzaklaştığını hissetti içinde. Çocukken hasta olduğunda gözlerini kapattığı zaman büyük bir çölün hızlıca içinde bulunduğu küçücük bir odaya ve oradan da tekrar uçsuz bucaksız bir çöle dönüştüğünü hatırladı. Hasta olduğunda aslında iyileşmiş olabileceğini düşündü birden bire.

Tam o anda, zihinlerde birbiriyle kesişen dalgalardan birinin yaşlı bere ile kendisi olduğunu hissetti parlak ayakkabılar. Ondan dağılan parçaların bir kısmı suratsız gölgelere doğru kayıp gitti. Kendisinin de içinde o andan itibaren bir gölgenin dalgalanmaya başladığını fark etti. Her şey birbirine girmişti. Ve hep birlikte salınıyordu. Yaşlı bere yıkıcı bir etkiyle konuştu; “Şimdi kırılma anı bizde.”Parlak ayakkabılar gözlerini kısarak yaşlı bereye baktı ve bu an onun için de kesinlikle kırılmanın anıydı. Yaşlı bere suratını iyice kaldırdı. Gözlerindeki buz mavisi perde, kapının üzerindeki küçük ampulün ışığı ile yumuşakça parladı. “Sana her şeyden daha yakın olabilen anlardan biri şimdi artık sana kendinden de yakın.” Parlak ayakkabılar için o an, zamanın kalınlaştığı, yavaşladığı, üst üste bindiği, koyulaştığı bir andı. Zaman içinde tekillik barındırıyordu o anda. Kendi tekilliğinden ziyade bir şeyin tekilliğiydi bu.

Kaşlarını çatmış, zihninde birbirine çarpıp sağa sola saçılan binlerce parçayı takip etmeye çalışırken gözü yaşlı berenin ayakkabılarına takıldı. Ne kadar toz, iz ve zamanın pisliği üzerine yapışmış olsa da o küçük parıltı her şeyi ele veriyordu. O ayakkabılar, parlak ayakkabılar ile aynıydı. Sol tekinin metal şeridinin üzerindeki hatalı harfe kadar. Gözleri daha fazla ışığı içine almak için iyice açıldı parlak ayakkabıların. Yukarı baktığında yaşlı berenin beresi de aynı petrol istasyonunun logosunu taşıyordu. Ve gözler… Yaşlı berenin gözleri, tüm o masmavi kalın perdeye, tüm o kırışıklığına rağmen, parlak ayakkabıların gözleriydiler. Oturduğundan beri fark edemediği bu gerçek şu anda karşısında öylesine sağlam duruyordu ki, bakışları kendi ruhunu delip tam göğsünün ortasına oturmuştu. “Evet” dedi kendi kendine parlak ayakkabılar. “Evet, zaman bu akşam kırıldı.” Birbirine giren iki dalganın, tek bir akışın başı ve sonu olabileceğini düşünememişti. Parlak ayakkabılar, onca salınan hayatlar arasında kendini bulmuştu.

Kırılma (Bölüm 1)

Mevsim Sonbahar. Hava, akşamları hafiften serinlemeye başlamış, kaldırımlar çoktan sarı, solgun yapraklarla kaplanmıştı. Akşamüzeri çiselemiş olan yağmurun ardından, nemli kaldırım taşlarının üzerinde pahalı bir çift ayakkabı yavaş yavaş, sallana sallana ilerliyordu. Büyük semtin kenar mahallesindeki, özensiz, loş sokak aydınlatmasının altında parıldayan ayakkabılar, bir sokak başında ansızın durdular. Bu parlak ayakkabılara rağmen, bir petrol istasyonunun sembolünü taşıyan beresini kaşlarının hizasına kadar indirmiş olan adam, puslu gözlerini yandaki çıkmaz sokağın derinliklerine dikti. Çıkmaz sokak, şehrin çok katlı beton kütlelerinin arkasında kalan birkaç kiremitli küçük eve açılan bir koridor gibiydi. Ve bu evlerin birinin kapı üstünde duran küçük ampulden sızan ışık, kapının hemen önünde oturmuş ve sırtını duvara yaslamış, paltosunun yakalarını kaldırıp yıpranmış beresini iyice indirmiş olan yaşlı bir adamı aydınlatıyordu. Yaşlı olduğunu, sokağın başında durduğu yerden görebiliyordu. Kalın beresi ve paltosunun yakasının arasında kalan gözleri ve yanaklarındaki derin çizgiler, kendini zor aydınlatan o ışığın altında bile seçilebiliyordu. Beresindeki logo, aynı petrol istasyonunun logosuydu.

Sokağın başında öylece duran o parlak ayakkabılar, tekrar hareketlendiler. Kendi istikametlerinden sapıp çıkmaz yola girdiler. Yolun sonunda, kaldırımda oturan, o eski sandığın içinde büyük bir gizem hissettiler.  Küçük, cılız ışığın altına geldiklerinde ise her zamanki gibi parıldadılar. Yaşlı adam, gözlerini diktiği yerden ayırmadan, çatallaşmış, eskimiş sesiyle konuştu; “Sonunda geldin.” Adamın sesi dışında  duyulan tek ses küçük ampulün çıkardığı ince vızıltıydı. Parlak ayakkabıların sahibi yaşlı adamın yanına çöktü. Bir süre daha sokakta sadece ampulün vızıltısı yankılandı. Parlak ayakkabılar sessizliği bozdu; “Burada mı yaşıyorsun?” Yıpranmış berenin sesi duyulmadı. Uzaklardan gelen boğuk bir gök gürültüsü sesi geldi sadece. Az sonra yağmurun dingin sesi, ince vızıltıya eşlik edecekti anlaşılan. Öylece beklediler.

Küçücük damlalar, yüzlerce metre yükseklikten düşmeye başlamışken, yıpranmış berenin sesi doldurdu sessizliği birden. “Duyuyor musun?” dedi. “Şehrin sesini?” Parlak ayakkabılar kulak kabarttı. Şehrin devasa yüz ölçümünden yukarı doğru çıkan ve sonra bulutlardan yansıyıp tekrar şehrin üzerine kirli bir toz bulutu gibi çöken o susmak bilmeyen sonsuz uğultuyu duydu. Günlük koşuşturmaların arasında duymayı unuttuğu uğultuyu…  İnsanı boğan bu uğultunun hemen bir oktav üstünden bir gök gürültüsü daha patladı. Yaşlı dudaklar konuşmaya devam etti: “Burası eskiden çok sessizdi.” Parlak ayakkabılar anlayamadı: “Efendim?” Yaşlı adam derinden gelen bir ıslık gibi çıkan sesiyle sürdürdü: “Burada eskiden bir ağacın yaprağının sesini bile duyardın, bir böcek yürüdüğünde ne tarafta olduğunu anlardın.” Parlak ayakkabılar, bir böceğin ayak seslerini duyabilmenin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştı. Etrafını saran sadece mekanik bir gürültüydü. Hayal edemedi. Eskimiş berenin yine derin ıslığı duyuldu:”Duyamıyorsun değil mi?” Parlak ayakkabılar, “Ben artık hiçbir şey duyamıyorum.” dedi. Yaşlı adam; “Ben de!”. Hafifçe bakışlarını önce parlak ayakkabılara sonra da parlak ayakkabıların sahibine çevirdi. İki çift göz karşı karşıya geldi. Yaşlı adamın gözlerinde ışık yoktu. Solgun, buz mavisi bir tabakayla kaplıydılar. Buz mavisi renk, soğuk bir ürperti düşürdü parlak ayakkabıların vücuduna. Işığın olmadığı o gözlerde, o mavi buz gibi katmanın altında çok değişik bir şeyler saklıydı. Ve onu sadece parlak ayakkabılar anlayabilirmiş gibi geldi ona. Eskimiş bere konuşmaya başladı, melodiden yoksun, hırıltılı ıslığıyla: “Eskiden görürdüm ben de, senin gibi. İşitirdim de. Fakat ne zaman ki göremez oldum görmem gerekenleri ve aynı şekilde işitmem gerekenleri, işte o zaman daha fazla görmemeyi ve işitmemeyi tercih ettim.” Parlak ayakkabıların ürpertisi daha da arttı; “Nasıl?” dedi. Çok yukarılardan bir gök gürültüsü sesi daha duyuldu. O anın soğukluğunu vurgulayan bir ses efekti gibi atmosfere büyük bir kasvet kattı. “Bir şekilde…” diye cevapladı ihtiyar adam, bakışlarını parlak ayakkabıların gözlerinden almadan. Parlak ayakkabılar, yaşlı adamın bir şeylerden kaçarak kendi içine sığındığını kavradı fakat kabullenemedi. Dayanamayıp sorma gereği hissetti kendinde: “Ama neden?” Çatallı ıslık havada salındı yeniden: “Çünkü bu benim hakkım!”

Düşen damlalar, oluşturdukları birikintilere çarpıp her tarafa eşit şekilde yayılan su halkalarını oluşturuyorlardı. Her şey adildi bu birikintilerde. Parlak ayakkabılar böyle düşündü, soğuk gözlerini kendisinden ayırmadan bakan ihtiyar adamdan bakışlarını alıp, önündeki küçük birikintiye bakarken. Yaşlı adamla kurduğu iletişimin nasıl olduğunu bilmiyordu, fakat bu akşam her şeyin bildiği tüm şeylerden farklı işlediğini hissediyordu. Dünyanın kuralları değişmişti sanki ve kendisi bilmediği bu yeni kuralları dahi esnetebilecekmiş gibi hissediyordu. Aklında, birbirlerine çarpan, neden ve nasıl soruları o kadar yetersiz ve o kadar anlamsız geliyordu ki reflekslerinin sonucu sorduğu bu sorular dışında henüz şekillenmemiş binlerce soru daha vardı. Hangi harfleri seçeceğini dahi bilemiyordu.

“Ayakkabıların bana eski bir anımı hatırlattı.” dedi eskimiş bere. Henüz söylemek istediği cümleyi ses dalgaları olarak ağzında şekillendirmeden, parlak ayakkabılar içinde hissediyordu ne diyeceğini. O geçmişten gelen anının hissiyatını dün yaşanmış bir olay gibi derinlerinde hissetti ve daha da garibi bu hissiyat şu andan itibaren yıllardır hissettiği bir ağırlığa dönüştü içinde. Belinin kamburlaştığını hissetti ve tüm geçmişi içerisinde bunu kabul etti ansızın. Yaşlı bere, heceleri ıslığıyla şekillendirdi: ” Sırtımızı dayadığımız, benden yaşlı bu eski evde bir zamanlar genç bir çift yaşıyordu. Güzel bir kadın ve yakışıklı bir erkek.” Yüzler canlandı parlak ayakkabının zihninde. Kulağına fısıldanan detaylı tasvirler gibi oluştu simalar. Islık: “İkisi de biricikti birbirleri için. Yeni yaptıkları evin beyaz duvarları kadar pürüzsüzdü sevgileri. Ve her şey tam çizgisinde gidiyordu. Hayatın akışına anormal bir şekilde…” Parlak ayakkabılar kendi hayatının da çok uzun zamandır anormal bir tekdüzelikte seyrettiğini düşündü. Bu anormallik onun için dehşet verici bir dinginlikti. Geçmişten gelen bir fırtınanın mutlak sessizliğiydi. Yaşlı bere gürültülü bir öksürük patlattı. Parlak ayakkabıların diken diken olan tüyleri titrediler birden. Yine ıslık salındı havada: “Bu anormallik öyle bir normallikle, öyle bir ikilemle bozuldu ki, o tekdüze çizgi bir daha birbiriyle hiç kesişmeyen binlerce çizgiye dönüştü. Anormallik içindeki dehşet normalliğin, büyük anormalliği diye düşündü ayakkabılar. Tam bir girdap gibiydi. Sonsuz aynalar görüntüsü… Yaşlı bere devam etti: Birgün adam işe gittiğinde geri dönmedi. Kendisi yerine iki adamının ağzından çıkan iki cümle geldi. Artık bu dünyada değildi.” Parlak ayakkabılar, giderek soldular sanki. Renkler soldu, ışık soğuruldu, gökgürültüsü yere kadar inemedi. Bu anı geçmişten gelen suretlerle içinde oynamaya başladı. Hikaye devam etti: “Kadın yıkılmıştı. Dünyanın yarısını kaybetmişti. Karşıdaki ev bile fersah fersah uzaktaydı şimdi. Günlerce evden çıkmadı. Duvarları kirletti. Hayatının mumunu üfledi. Yıllarını karanlıkta geçirmeye başladı.” Parlak ayakkabıların da hiç babası olmadığı için bir çok babası olmuştu. Okuduğu masallardan, izlediği filmlerden, dinlediği şarkılardan kendine hep baba seçmişti. Gerçek babasının yüzü hep gölgede, özlemi kalbinin en derinliklerindeydi…

An ve Değişken…

“İnsan olduğunu biliyorsun değil mi?” dedi karşısında oturan kadına. “Bunun farkında olup bu gerçekliği kaybetmemek için çabaladığın sürece bazı gerçekler çok daha net görünüyor” diye devam etti erkek. “Biliyorum tabi ve farkındayım da. Neyi isteyip neyi istemediğimi çok sorguladım” dedi kadın. Erkek atıldı: “Neye göre? Hangi kıstaslara göre, hangi duyguların, hangi bilginin ışığında yaptın bu sorgulamayı ve bu sonuçlara ulaştın?” Kadın sustu. Genelde konuşmayan biriydi. Erkek: “Bak” dedi. “İnsanlar bu vahşi doğa içinde boşuna baskın tür haline gelmediler. Olan şey şuydu: mantık gelişti. Aklını kullanmayı öğrendi insan. Ve böylece bir takım kararlar vererek hakim tür haline geldi.” Kadın: “Konumuzla ne alakası var?” diye sordu. Erkek kendinden emin bir şekilde devam etti: “Aşktan bahsediyorduk değil mi? Aşk dediğin şey romantik bir ilüzyondan başka bir şey değildir. Zamana yenik düşer her daim, uçar, gider, yok olur. Hayata mantığıyla bakanlar bunu görebilir. Gerçek aşk; hissettiğin heyecan, duygu patlaması değildir. Gerçek aşk, ömrünün sonuna kadar güvendiğin insanın yanında olması için mücadele etmektir. Yanında olduğu zaman mutlu olabilmektir, oldurabilmektir. Gerçek aşk budur ve bunun için mücadele ister. Kadının umurunda bile değildi bunlar. Havada salınan bir takım titreşimlerdi sadece tüm bu kelimeler. Erkek bir gün bu titreşimlerin kocaman, ağır, demir topuzlar gibi tam önüne düşeceğini biliyordu. Hepsi de hayat yolunda ayağına zincirlenmiş olarak duracaktı karşısında. Erkek iç çekti ve konuşmaya devam etti: “Galiba sen, yaptığın şeyler ayağında birer zincire dönüşmeden benim bu konuda anlattığım hiçbir şeyi umursamayacaksın. Çünkü göremiyorsun. Görmediğin için bilemiyorsun. Ve bilmediğin için katettiğin tüm o mesafe, henüz gitmen gerekenin yanısıra bir de geriye dönmen gereken bir şeye dönüşecek. Çünkü pişmanlık böyle bir şey. Fakat zaman asla geriye dönmez, affetmez. Ve kulağına fısıldar: “Dersini al ve devam et” diye. Sen de bir daha bu hatayı yapmayacağın o kıymetli anı bekler durursun. İşte bir ömür böyle geçer gider. Kadın hala verdiği kararın tek gerçek ve doğru olduğu inancında gözlerini kırpmadan adama bakıyordu. Henüz en gerçek şeylerin çok kısa sürede dahi en yanlış şeylere dönüşebileceğini bilmiyordu. Bu onun hayatının dersi olacaktı…

Toz Zerresi

Kara camın aydınlanmasıyla, küçük bir çift gözün üzerine düşüyor parıltılar. Aydınlığın ve parıltının zihinlerde çağrıştırdığı olumlu anlamın aksine, ışıkla birlikte yayılan iğrenç bir koku var sanki havada. Işık ve renk hareketlendikçe, birilerinin birilerini, vahşetin en uç sınırlarında gezinmeyen hiç kimsenin kavrayamayacağı bir seviyede döven, yakan, parçalayan görüntüleri, boş zihnin, duygu yoksunu odasına birer külçe gibi düşüyor. Boş zihin düşünemiyor. Her yıl en olağan ithalat ve ihracat rakamları arasında yerini almış, binlerle telaffuz edilen sıradan iş kazası ölümlerini izler gibi izliyor bir çift göz bu görüntüleri. Yeryüzündeki bildiği tüm tarihi boyunca, evrendeki bu küçücük toz zerreciği gezegeni üzerindeki oyunları, sistemleri, kuralları ve hayatı, tüm evreni kapsayıcı bir ehemmiyetle çevrelediğini düşünen bu iki ayaklı, kendini gezegendeki diğer canlılardan ayıran ve üstün gören hatta evrenin kendisi için yaratıldığını bile düşünecek kadar küstah ve aptal varlık, milyonlarca yıllık evrime meydan okurcasına, doğasında değişmeyen (ya da birileri tarafından değiştirilmiş) bu meşrulaştırılmış vahşet sistematiği içerisinde kendini var edebiliyor. Tüm devrimsel yenilikler ve icatlar, çağ atlatan atılımlar, yatırımlar, katrilyonlarca galaksi, yıldız ve gezegen içerisindeki tek bir toz zerresi üzerinde yaşayan yedi milyar nüfuslu bir tür tarafından, aralarından çok azının işine yarayacakken dahi yapılırken çıkardığımız onca ses evrende sadece yok olup gidiyor. Devrimsel tüm buluşlarımızla birlikte…

İnsanlık için en iyi şey, bize ait olan tüm “yatırımlar”, kavramlar ve bu amaç doğrultusundaki vahşet ile birlikte küçük toz zerresi evimizin de çıkarabileceği tüm gürültüyle beraber ve rağmen evrenden sessizce yok olmasıdır. Böylelikle büyük amaçlar uğruna yapılan bu vahşet ve mucizevi yenilikler, koca uzay boşluğu gibi boş ve daha da anlamsız bir şeye dönüşür. Şimdi bile böyleyken…

Şimdinin Geçmişi

Oralarda bir yerdesin.
Giderek unutulan bir şarkı sözü gibi.
Belirsizlikte dolaşan bir avareyim.
Tek meczupu bu şehrin.
Ve dediği gibi şairin;
Kalp herkeste var,
Yürek ise başka bir şey.

Siyah beyaz bir fotoğrafta gülümseyen, yitip gitmiş bir gençlik gibisin şimdi.
Zihnimde duyduğum melodinin, hatırlayabildiğim son notaları.
Ya da güzel bir anıya dönüşmüş olan, tatlı ve huzur dolu bir koku, geçmiş zamandan.
Yıkıntıların arasında, durmuş bir saat.
Kırıldığı vakti gösteren…

Oturuyor yanı başımda hayalin.
Elinin sıcaklığı yüzümde.
Tasvirin gözlerimde.
Konuşuyorum kendi kendime.
Uyku çok uzaklarda benden.
Soğuyan bir beden misali,
Ve verilen son bir nefes,
Gidiyorum şimdi bu evden.
Geriye bıraktığım tek iz,
Duvarlarda yankılanmış yalvarışlarım
Ve akıttığım gözyaşlarım.

Bir Gün Yıllar Senin Olacak…

Bazen gözümüzün önüne çekilen o perdeyi, rüzgardan savrulmasın diye tutan o kadar çok etken vardır ki. Onlarla savaştıkça bitmeyeceklerini anlarız. Sonsuzluk gibi görülürler gözümüze. Birini mağlup ettiğimizde bir başkası çıkar ortaya ve perdeyi devralır. Pes ettiğimizde ise, o perde artık yavaş yavaş cesedimizin üstüne örtülen o beyaz çarşafa dönüşür. Son nefesimizde hala görmeye çalıştığımız için gözlerimiz açık ölmüşüzdür. Perdenin arkasında kalan hayaller, mutluluklar ve özlem, güzel çiçekli yollar ve huzurlu bir gelecek, evrenin boşluğunda yok olur gider. Hiçbir şey yapmamanın kaybıdır bu ve acısı büyük olur.

Büyük perdenin hipnotize etkisinde kaldığında, seni bundan kurtaracak tek bir şey vardır. Seni seven, seni tanıyan biri. Çünkü ne kadar çabalarsan çabala, kafa patlatırsan patlat hiçbir şey değişmez. Bütün yollar aynı anlamsızlığa çıkar. Tüm seçenekler saçma görünür. Ve yavaş yavaş battığın iğrenç bir bataklığın ortasında öyle kalakalırsın. Ta ki başka biri sana elini uzatana kadar. Ne gururun ne de hissedilen bir acizliğin engel olabileceği bir olaydır o eli tutmak. Çünkü insan olmak ve şu koca dünyada birlikte yaşamak, bunu gerektirir. “Birbirimize yardım etmek.”

Zaman geçtikçe bazı şeyler daha çok netleşiyor insanın gözünde. Ne kadar yardım almış olursan ol ve ne kadar kendi yaşamını yaşayamadığından, kararlarını veremediğinden yakınırsan yakın, bir süre sonra görünen o asıl gerçeklik şudur ki aslında kendi kararların olarak görmediğin tüm o anlar, daha önceden yaptığın bir takım hareketlerin sonucudur. Dolayısıyla yine tamamen kendi kararların olurlar. Ve yaşlandığında, yaşadığın tüm hayatın, sadece sana ait olur. Senin yaptıklarına, senin kararlarına dönüşür her şey. Mutluluklar yaşanmış ve geçmiştir, pek hatırlanmazlar. Ama telafisi olamamış pişmanlıklar insanın canını acıtır. Ve hepsi sana mal olur.

Hiç kimse hayatın yükünü tek başına sırtında taşıyamaz. Bırak, bazen yanında güvendiğin biri sana yardım etsin. Gözlerini kapa ve sana verdiği eli tutarak mücadele et. Sırtındaki yükü paylaş. Bazen seni başka bir bataklığa çekiyormuş gibi görünse de, zamana bırak. Büyük perde yavaşça açıldıkça gözlerinin önünden, o elin seni düzlüğe çıkardığını göreceksin. Hiçbir karar başkasının kararı gibi, hiçbir yaşantı başkasının yaşantısı gibi gelmeyecek ve tüm o yıllar senin olacak. Yaşlanana kadar ve “Her şey için artık çok geç demek” için bekleme. Elini ver. Bırak, bazı şeyler kendi kendini yenilesin…

 

 

Samsa Olabilmek…

Tamı tamına 458.967 nokta. Birbirlerine uzaklıkları eşit ve adil olmayan irili ufaklı noktalar. Çapları ve derinlikleri farklı, tamamen kendilerine özgün küçücük oluşumlar. 52 gün boyunca, tavandaki beyaz boyanın bıraktığı bu küçük pütürlü noktaları sayarken, tüm bu benzersiz izleri enine boyuna düşünmüştüm. Nasıl birbirlerinden bu kadar farklılar ve nasıl bu kadar benzerler birbirlerine? Neden oradalar ve bana bakıyorlar? Niye bu kadar hareketsizler, ruhsuzlar? Niçin kimseye sorumlulukları yok? Acıları, Sevinçleri? 52. günün sonunda artık onlarla konuşmaya başlamıştım. Hatta yavaştan isim bile takıyordum onlara artık. Karanlıkta bile tam olarak yerlerini bilebiliyor, aralarındaki ton farkını seçebiliyordum. Bir yandan beni anlayan insanların olmadığından yakınırken, öte yandan 458.967 sohbet arkadaşım olmuştu. Bu rakam içerisinden beni anlayabilecek birkaç tanesinin çıkma olasılığı yüksekti. Bu umutla bile yaşayabilirdim. Onca uykusuz geceden sonra bir kişi bile olsa beni anlayacak birinin çıkması, bir daha o bitmek bilmeyen gece boyunca yarı bilinçsiz bir halde gözlerim açık sabahlamadan, ufak da olsa huzurla uyuyabilmek demekti. Tabi bu rakamdan ayrı olarak odadaki gardırop, şifoniyer ve kapıyı da saymak gerekiyordu.

Tam bu umutla içimde oturan koca kayayı hafifçe hareket ettirmişken, aklıma başka bir şey geldi. Belki de kendimi birilerine anlatma çabasından vazgeçip, tamamen başka bir şeyi umut etmeliydim. Daha doğrusu çabalamalıydım. Samsa gibi olmak… Bir gün sabah bu koca yatakta uyanıp kendimi büyük bir böcek olarak bulmak. Birden bire bu fikir çok daha değerli bir şeymiş gibi göründü gözüme. Zira son zamanlardaki ruh halim, hissettiklerim ve tüm o derin sorgulamalar sonunda çıkan komik derecede basit nedenler ve sonuçlar, bu çabayı haklı kılabilecek nitelikteydi. Hayat, hiçbir zaman bu kadar düşünmeye değecek kadar kıymetli olmadığını gösterdi. Mükemmel bir cinayet azmettiricisi gibi içimdeki çocuğu katlettirdi. Şimdi sadece Samsa olabilmenin vereceği huzur, hayatın bu cinayetine karşılık okkalı bir küfür olabilirdi. Düşüncesi dahi beni hafifletti. Bunun için çabalamak, dört yüz bin küsür arkadaşımla birlikte daha doğru bir mücadele olacaktı.

Küçük bir düşünce zinciri, sorularla birlikte kısa bir süreliğine kafamı karıncalandırdı. Acaba Kafka’da benimkine benzer bir durumda, öylece yatağında uzanmış tavanı izlerken mi bu fikri bulmuştu? Belki de tavandakilerden biri söylemişti. Benimkilere Kafka’dan bahsettiğimde öylece baktılar. Onu tanımıyorlardı.

Yarı açık gözlerim ile saatleri sayarken, her gece yatağın başucunda, kapı açık vaziyette balkonda oturan ve tüm kabuslarımı bütün ızdıraplarıyla çekip çekmediğimi kontrol eden onun gölgesi, beni bir böcek olarak gördüğünde ne düşünecekti acaba? Gece boyunca aramızda küçük bir kapı ve ufacık bir mesafe bulunmasına rağmen, devamlı bana sırtı dönük oturan bu gölgenin belki bu sefer dikkatini çekebilirdim. Bıyığımı ona uzatıp onu dürter, belki de yüzünü tekrar bana dönmesini sağlayabilirdim. Ya da onu korkutup kaçırabilirdim. Bu düşüncenin verdiği umut, içimi biraz olsun rahatlatmıştı. Şimdi tek yapmam gereken gece gündüz bir böcek olduğumu düşünmek, kendimi buna inandırmaktı. Samsa olabilmekti tüm olay. Eğer şu ömürdeki son ve en radikal başarıyı başarabilirsem, hiç adil olmayan bu hayata güzel bir çelme takabilir, ölüm döşeğindeki birinin son sözünü söylemesi gibi küfürümü basabilirdim. Zamanın bende bıraktığı derin izlerin başka hiç kimsede bu kadar derine inmediğini farkettiğimden beri, bir adaletsizlik sembolu gibi tek vücut ortalarda dolaşmaktansa, Samsa olmanın beni ulaştıracağı büyük kaçışın ne denli bir saygıyı hakkettiği düşüncesi giderek güçlendi içimde. Bu büyük başarının sonunda artık tek düşüneceğim şey, yemeğimi odanın hangi köşesinde yemek istediğim olacaktı. Ve Samsa olarak gözlerimi huzurla kapatabildiğimde, balkonda sırtını dönmüş oturan gölge usulca kalkıp gidecekti.

Eve Dönüş

Soğuk akan bir nehrin kıyısında durdum önceleri. Biraz bekledim. Su buz gibi, girmek istemedim. Belki girmek zorunda kalmam diye. Zaten hava da soğuk. Ben ise yaz geldi sanmıştım. Bir an önce gitmek istedim oradan.

Hiçbir şey olmayacağını anladığımda girdim suya korkarak. Gördüğüm kabusların, suyun içinde beni beklediğini sezebiliyordum. Ama artık ıslanmıştım. Geri dönemezdim. Bütün benliğimi saracak şekilde bıraktım kendimi suya.

İşte tam karşımdaydı. Kabuslarımın sardığı bir yerde, kocaman bir balığa binmiş, omuz üstünden bana bakarak bekliyordu. Azıcık baktı. Çok az. Yüzünü hemen çeviremez sandım. O yüzünü çevirdi, balık da hareket etti. Arkasından çok bağırdım. Çok. Ama sesimi duyuramadım.

Nefesim tükendi. Kabuslar beni de sardı. Üşüdüm. Gözyaşım nehrin sularına karıştı gitti. Anlamını yitirdi. Öylece kalakaldım.

Eski bir evim vardı koca ormanın içinde. O soğuk nehirden çok da uzakta olmayan. Küçük tahta kapısının üzerinde bir tabela vardı. “Yalnızlık” yazardı orada. Ve tek kişinin ancak ayakta durabileceği kadar yer vardı. Gittiğimde kapısını açık buldum. Benim için açılmıştı. Tüm o yaşayan yüce ağaçların, canlıların arasında, benimkisi tek kişilik bir hücreydi. Anladım ki artık rüzgarda bağırınca da sesim çıkmıyor. Kara bir duman gibi uçup yok oluyor. Zaten onurumun son kırıntılarını da kelimelere yükleyip göndermiştim ona. O da akıntıda kaybolup gitti.

Bir volkandan akan lav gibi, giderek taşlaşıyor içimde bir şeyler. Evimin içinde dururken, hala içinin sıcak olduğunu hissettiğim o şey, bir daha kırılamayacak şekilde sertleşiyor. Bu yıkımın bir heykeli, bir anıtı gibi. Dev bir lav silahıyla kollarımı birbirine kenetleyip, bir daha hiç açılamayacak şekilde eritip tutabilseydim keşke. Kollarımı feda edebilseydim. Aynı şimdi canımı feda ettiğim gibi. “Benden aldığını lütfen geri ver” diyemeyeceğim kadar uzaklardaki sularda yüzerken o, benim küçük pencerem çarpıyor rüzgardan. Ağaçlar dallarıyla süpürüyorlar kokusunu. Yeni doğmuş bir bebeğin yumuşacık ellerinin kokusu. Ve boynunun. Nehrin sesi geliyor uzaklardan. Gittiğini biliyorum. Koca bir baraj gibi durabilsem önünde o suyun. İncecik kollarım buna da yetmiyor.

Evime bir halı alırım belki. İki ayağın yan yana zor durduğu yere, rengarenk. Yeni doğmuş bir çocuk gibi özenle besliyorum umudumu. Engelli doğmuş, ölüme mahkum bir çocuk gibi… Son günlerini iyi geçirsin istiyorum. Gözleri açık gittiğinde son resimde ben olayım gözlerinde istiyorum. Gülerek. Biri beni sevdi diyeyim. Ben de onu.

Gözünde bir yaş daha görsem mutlu olurdum. Benim için dökülen son inciler gibi. Onları toplayıp keseme doldururdum. Asla kaybetmeyeceğim eşyalar gibi. Işığın söndüğü her yerde parlatır, yolumu bulurdum. Tüm bu hayalleri, karanlık bir mağaradaki, eski küçük bir müzik kutusuna doldurdum. İlk insanların çizdiği duvar resimlerinin gölgesinde, bıraktım onu orada. Tarihin büyük değirmeninde.

 

Rüya

Uzun bir rüya gibiydi bizimkisi.
Ben uyanmak istemedim.
Sen bir daha uyuyamadın.
O rüyayı gerçek kılmak için o kadar çabaladım ki;
Sonunda içinde kayboldum.
Gerçek olur sandım.

Bir ağaç dikmiştim.
Kökleri derin.
Fırtınada tutunacağım, sıcakta sulayacağım bir selvi.
Masallardan fırlamış gibiydi rengi.
Yaşamın tonu gibi yemyeşil.
Güzel bir rüzgarda başımı yaslayıp, gölgesinde hayal kurmak,
Dallarının içinde kaybolmak.
Bir çocuk şenliğinde gövdesine tırmanıp,
Hayatı en yüksekten izlemek.

Bir rüyaydı bizimkisi, yemyeşil
Ben uyanmak istemedim,
Sen çoktan başka bir yerde
Başka bir rüyaya dalmıştın bile.
Gün gelir belki sabah hatıraları içinde
Hatırlarsın bizim rüyamızı.
Bir ağacın dalından eser gibi,
Yanaklarından öpen bir esinti misali.

Korkak!

Bir korkak gibi yaşamak ne güzel olurdu şimdi.

Her şeye neden burnumu sokmuşum ki?

Kuyruğumu kısıp bir yerlerde tüneyebilirmişim pekala.

Bana çizilen hazır yollardan gidip hiç baş kaldırmadan mesela.

Ya da hiç değer vermeyip, sadece nefes alarak yaşayabilirmişim.

 

Bir ben yok benden içeri.

Bir karınca, ya da bir arı gibi,

Yatırmışım tüm benliğimi emeğe.

Filmdeki gibi;

Sevgi neydi?

Sevgi Emekti.

Öyle bellemişim ben de koca bir yanlışı en büyük doğru misali.

 

Tek başıma ve umutsuz ve yorgun ve de güvensiz kaldım şimdilerde.

Eğer bir korkak olsaydım;

Hazır mutluluklarla geçinebilen,

Ve uğraşmasaydım o kadar

“Kendi yolumu ben belirlerim” diye haykırarak

Karşımdaki kocaman dağa

Belki de tüm o büyük hayaller

Sadece birer hayal kalıp, acıtmazdı bu denli.

Hayatın bir tadı kalırdı ve birazcık da nedeni.

 

Bir yolculuğun ortasında,

Trenden inen yolcu gibi

Hayalinin ortasında kalmak, sıkışmak,

Hayatının baharında ölmek sanki

Gözlerin açık gitmek ve de ağzın

Gözyaşların donmuş, zamanla birlikte.

Hiçbir değişkenliğin değiştiremediği bir obje

Kimliksiz, ruhsuz ve hayâsız.