Annesinin kırmızı şalını başına dolamış, kendinden büyük hırkasıyla koca bir başak tarlasının ortasında kollarını iki yana açmış duruyor küçük kız. Gözleri kapalı. Rüzgarı dinliyor. Oradan oraya salınan başaklar, bir öykü fısıldıyorlar küçük kızın kulağına. Uzaklardan süzülerek gelen sesler yine süzülerek gidiyorlar uzaklara. Kirpikleri titriyor küçük kızın. Bir tutam saçı, şaldan kaçıp rüzgarda dans ediyor. Yankılanan sesler uzadıkça uzuyor, sonsuz bir yolun görülemeyen sonuna doğru giderek kayboluyor. Tarlanın yanından, kızın arkasından geçen demir yolu, mekanik bir güçle sarsılıyor. Zerreler akıyor soğuk metalin yüzeyinden. Toprağa karışıyor. Az sonra büyük bir gürültüyle, o koca, demirden canavar görünüyor. Verdiği soluğun simsiyah izi var arkasında. Maviliklerde yok olup giderek daha da karartıyor göğü. İnsanın yarattığı bu mekanik dev, bağıra bağıra geçiyor kızın arkasından. Yapay bir rüzgar başakları kıza doğru itiyor. Kırmızı şal, sıyrılıyor kızın başından. Kendi özgürlüğüne doğru gitmek isteyen fakat bir yandan da bıraktıklarından kopamayan biri gibi, sarı saçlarla uzanıyor rüzgarda. O son temas bittiğinde, giderek yükseliyor. Bir bayrak gibi dalgalanıp, özgür bir kuş gibi kanat çırpıp, yükseklere doğru yol alıyor. Kız o zaman gözlerini açıyor. Maviyle kırmızının dansını izliyor.
Demirden, soğuk yılanın içinde fötr şapkasıyla oturup pencereden dışarıya bakan adam, arkası dönük kızı görüyor. Başak rengindeki saçların, savrulup giden şalla beraber dalgalanışını izliyor. O da mavilikteki kırmızılığa bakıyor. Uçmakla yol almanın arasındaki duyguyu düşünüyor. Gittiği yerde hiçbir zaman uçmayacak olan şeyleri görecek olmanın sıkıntısı dolduruyor içini. Ödünç aldığı bu duyguyu, oturduğu kompartımanda ilerledikçe damla damla geri veriyor. Az sonra kendi gerçekliğiyle baş başa kalıyor yine. Fötr şapkasını eline alıp bakıyor.
Demir yolunun üzerindeki makastan geçen, soluk metal tekerlekler fazlaca sarsılıyor. Bir başka kompartımanın camında, kafasını uzatıp tekerlere bakan genç adam, yüzüne vuran serin tokadın etkisiyle gözlerini kısıyor. İçeride merak edecek hiçbir şey yok. Hızlıca akan taşlar, uzun bir çizgi gibi demirin kenarında uzanıyorlar. Bitecekmiş gibi gelen ama hiç bitmeyen, birbirinin ardı sıra ve birbirine benzeyen taşlar koştura koştura geçiyorlar. Toprağın ve demirin, başağın ve rüzgarın, kırmızının ve mavinin olduğu o zamanda, başka hiçbir şey varlık göstermiyor. Birbirinin içine geçmiş, birbirini sarmalamış ve tamamlamış olanlar, hep bir arada hareket ediyor, dönüp dolaşıyor, her tarafı dolduruyor. Sonsuz olanın sonunda tren geçip gidiyor, başaklar duruluyor, şal, yumuşak bir dokunuşla yere iniyor. Sessizlik yeniden her tarafı sarıyor. Kız yavaş adımlarla evine doğru uzaklaşıyor.
