An

       Annesinin kırmızı şalını başına dolamış, kendinden büyük hırkasıyla koca bir başak tarlasının ortasında kollarını iki yana açmış duruyor küçük kız. Gözleri kapalı. Rüzgarı dinliyor. Oradan oraya salınan başaklar, bir öykü fısıldıyorlar küçük kızın kulağına. Uzaklardan süzülerek gelen sesler yine süzülerek gidiyorlar uzaklara. Kirpikleri titriyor küçük kızın. Bir tutam saçı, şaldan kaçıp rüzgarda dans ediyor. Yankılanan sesler uzadıkça uzuyor, sonsuz bir yolun görülemeyen sonuna doğru giderek kayboluyor. Tarlanın yanından, kızın arkasından geçen demir yolu, mekanik bir güçle sarsılıyor. Zerreler akıyor soğuk metalin yüzeyinden. Toprağa karışıyor. Az sonra büyük bir gürültüyle, o koca, demirden canavar görünüyor. Verdiği soluğun simsiyah izi var arkasında. Maviliklerde yok olup giderek daha da karartıyor göğü. İnsanın yarattığı bu mekanik dev, bağıra bağıra geçiyor kızın arkasından. Yapay bir rüzgar başakları kıza doğru itiyor. Kırmızı şal, sıyrılıyor kızın başından. Kendi özgürlüğüne doğru gitmek isteyen fakat bir yandan da bıraktıklarından kopamayan biri gibi, sarı saçlarla uzanıyor rüzgarda. O son temas bittiğinde, giderek yükseliyor. Bir bayrak gibi dalgalanıp, özgür bir kuş gibi kanat çırpıp, yükseklere doğru yol alıyor. Kız o zaman gözlerini açıyor. Maviyle kırmızının dansını izliyor.

        Demirden, soğuk yılanın içinde fötr şapkasıyla oturup pencereden dışarıya bakan adam, arkası dönük kızı görüyor. Başak rengindeki saçların, savrulup giden şalla beraber dalgalanışını izliyor. O da mavilikteki kırmızılığa bakıyor. Uçmakla yol almanın arasındaki duyguyu düşünüyor. Gittiği yerde hiçbir zaman uçmayacak olan şeyleri görecek olmanın sıkıntısı dolduruyor içini. Ödünç aldığı bu duyguyu, oturduğu kompartımanda ilerledikçe damla damla geri veriyor. Az sonra kendi gerçekliğiyle baş başa kalıyor yine. Fötr şapkasını eline alıp bakıyor.

       Demir yolunun üzerindeki makastan geçen, soluk metal tekerlekler fazlaca sarsılıyor. Bir başka kompartımanın camında, kafasını uzatıp tekerlere bakan genç adam, yüzüne vuran serin tokadın etkisiyle gözlerini kısıyor. İçeride merak edecek hiçbir şey yok. Hızlıca akan taşlar, uzun bir çizgi gibi demirin kenarında uzanıyorlar. Bitecekmiş gibi gelen ama hiç bitmeyen, birbirinin ardı sıra ve birbirine benzeyen taşlar koştura koştura geçiyorlar. Toprağın ve demirin, başağın ve rüzgarın, kırmızının ve mavinin olduğu o zamanda, başka hiçbir şey varlık göstermiyor. Birbirinin içine geçmiş, birbirini sarmalamış ve tamamlamış olanlar, hep bir arada hareket ediyor, dönüp dolaşıyor, her tarafı dolduruyor. Sonsuz olanın sonunda tren geçip gidiyor, başaklar duruluyor, şal, yumuşak bir dokunuşla yere iniyor. Sessizlik yeniden her tarafı sarıyor. Kız yavaş adımlarla evine doğru uzaklaşıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=wO20O7ReAVQ

Dün ve Bugün

       Şu andan tam beş yıl önce bir objektif karşısında poz veriyordum. Objektife sırtım dönük bir vitrinin önündeydim. Vitrin, büyük indirim vesilesiyle dekore edilmişti. Bir kaç manken ile göz göze geldim. Arkamdan aralıklarla deklanşör sesi duyuldu. O an zaman yavaşladı, bir film şeridi gibi değil de sanki unutulmaya yüz tutmuş bir anı gibi belli belirsiz birkaç tasvir öylece geçip gitti gözlerimin önünden. Sanki hemen paralelimde akan evrende olan bitendi geçenler. Hem içimde hissettiklerim hem de hiç anlamayacaklarımdı. Akıp gittiler öylece.

       O zamandan şimdiye kadar hiç hatırlamadım o anı. Gittikleri yerde kalmışlardı benim için. Birden bire şu parlak ekranın karşısında oturup öylece düşünürken (ki insan bazen bomboş, gerçekten de sadece öylesine düşünebiliyormuş)  aklıma düştü o ansızın anlar. Bugün, tam şu saatte hatırlanmak için mi geçmişlerdi zihnimin köşesinden?  O vitrine bakarken, kendimi mi görmüştüm acaba şu ekranın içinden?  Hatırımda kalan anlamsız bir duyguydu şimdiye kadar benim için. Ta ki şimdi ne olduğu anlaşılmayan ama duygusu net olan bir şeylere dönüşene kadar. Duygusu özlemdi. Bu zamandan o zamana bir bakış gibi özlem gelip geçmişti içimden. Şimdi tanımlayabildiğim bir duygu artık bu.

       Çekilen fotoğrafa baktığım zaman o fotoğrafın içinde sırtını dönmüş vitrini izleyen adamın yoldan geçen herhangi birinden farkı yok artık benim için. Bir zamanlar belki tanıdığım fakat artık ismini bile hatırlayamadığım biri gibi sadece. Ne ortak bir yaşanmışlığım ne de bir paylaşımım var. Benim için büyük reklam panolarında olan herhangi bir fotoğraf gibi. Ya da sıradan turistik bir fotoğrafın bir objesi. Çok uzaklarda, mahallede bir kereliğine oyun oynadığım bir çocuk sanki. Ya da yıllar önce misafirliğe gittiğimiz evdeki tanımadığım birisi.

DSC_0101a

 

Marakeş

       Akşam pazarında tezgahlar toplanıyordu. Gün boyu süren koşuşturmanın sonunda kalabalık dağılmıştı. Pazardaki son müşteriler kalan tezgahlardaki ürünlere bakıyorladı. Marakeş bu mevsimde çok güzel oluyordu. Özellikle pazarları gezmeye bayılıyordu. Pazarların mistik bir atmosferi vardı ona göre. Bu mistik hava içindeki kalabalığı ya da kalabalığın içindeki bireyleri tek tek gözlemlemek hoşuna gidiyordu. Yukarıdan insanları izlemek gibi bir şeydi bu.

       Kırmızı şehir, akşam güneşi ile birlikte iyice kızıllaşmıştı. İki kadın karşıdaki tezgaha yaklaştı ve kalan hurmaların fiyatını sordular. Adam onlara akşam fiyatını söylediğinde pazarlık başladı. Kadınlar son bir fiyat indirimi daha istiyor adam ise zaten son fiyatı söylediğini izah etmeye çalışıyordu. Abartılı el hareketleri ve birbirinin üzerine binen yüksek sesli konuşmalar sonunda kadınlar birer poşet dolusu hurma aldılar. Adam pek memnun olmuşa benzemiyordu fakat daha fazla da diretmek istememişti. Kadınlar tezgahın önünden uzaklaşırlarken adam da tezgahını toplamaya devam etti. Kalabalık iyice dağılmış, güneş ise son ışıklarını pazarın kalan birkaç tentesinin üzerine gönderiyordu. Tam o sırada onu gördü. Orada, toplanmakta olan bir tezgahın yanı başındaki küçük bir zeytin ağacının dallarının arkasındaydı. Kendisine doğru bakıyordu. Göz göze geldiler. Tam arkasından vuran güneşin son ışınları, saçlarını kıpkırmızı bir renge boyamış ve kırmızı şehrin en güzel kadınını gözler önüne sermişti. Başına alelacele attığı eşarbın kenarından tutmuş ona bakıyordu. Yemyeşil bakışlarının kalbinin derinine kadar işlediğini hissetti. Bir an ki hissettiği ve gördüğü her şey o kadar muhteşem bir zamanlamayla bir araya gelmiş ve kusursuz bir his yaratmıştı. Aşktan öte, insanın kendisine aşık olduğunu hissetti. Akşam güneşinin o ışığı, pazarın o mistik atmosferi ve küçücük zeytin ağacının dalları bile bu anı mükemmele ulaştıran etkenlerdi.

       İşte o kısacık anda, sanki hayata dair muhteşem bir güzelliği görmenin verdiği aydınlanmayla dolmuş, ruhunun derinlerinde ulvi bir huzur hissetmişti. Kız bir süre bakıp gitti. Kalabalığın içinde kayboldu. Ona dair gözlerinde kalan son görüntü, sonsuz bir kızıllığın içine doğru giderken rüzgarda uçuşan eşarbıydı. Fakat içinde hissettiği huzur, hep taptaze kalacaktı. Artık bunu çok iyi biliyordu. Derinine kadar işleyen bu aydınlık hissin, onu değiştireceği, yeniden şekillendireceği bir gerçekti. Koskoca hayatın, en nadir ve güzel hissiyatına nail olmuş olarak hayatına devam edecekti. Çok farklı bir bakışla ve çok farklı bir anlayışla tabi ki.

Duygular, bulutlara binip gittiler

       Evin, uzun vadiye bakan tarafındaki akasya ağacı yeni yeni çiçeklenmeye başlamıştı. Öğlen güneşi, küçük beyaz tomurcukların üzerine vuruyordu. Yakından bakan gözler, çiçeklerin yapraklarındaki parıltıyı görebilirdi. İçlerinde trilyonlarca yıldızın var olduğu koca evrenlere sahip beyaz yapraklardı bunlar. Yumuşak bir esinti eşliğinde sallanıyorlardı dallarında. Hava ısınmaya başlamıştı. Vadinin karşı yakasındaki dağın zirvesinde karlar erimeye başlamış, eteklerinde ise yeşillikler giderek canlanır olmuştu. Dışarıda küçük kuşların sesleri her yeri dolduruyordu. 2 ay önceki o korkunç fırtınanın olduğu gece, aynı pencerenin başında oturmuş, aynı manzaraya bakmıştı adam. Fakat o zaman akasya ağacının dalları oradan oraya yatıyor, rüzgar yerdeki toprağı ve bitki kalıntılarını havaya savuruyordu. Yüksek zirvenin hemen arkasında aralıklarla patlayan şimşekler, silüet halinde bir görünüp bir kaybolan dağı, olduğundan daha yüksek ve korkutucu gösteriyordu. Bulutlar giderek eve doğru yaklaşıyor ve kısa süre sonra bardaktan boşalırcasına yağacak olan yağmuru üzerlerinde taşıyorlardı. Fakat o her şeyin bir tarafa savrulup, kasvetli bulutların giderek her tarafa hükmettiği hava bile belli bir devinim içerisinde daha huzurlu gelmişti adama. Her şey çılgınca hareket ediyor, bazı şeyler alt olurken bazı şeyler üste çıkıyordu. Ama yine de her şey belli bir uyum içerisindeydi. Gizemli, neredeyse imkansız ve muhteşem güzellikte bir uyumdu bu. İzlemek insana garip bir haz veriyordu. Şimdi ise pencere başında oturup aynı manzaraya baktığı bu öğlen saatinde ise o huzuru ve hazzı alamıyordu nedense. Dışarıda, doğanın giderek canlandığını gösteren tüm o renkli ama dingin görüntü, insanda can sıkıcı bir ruh hali yaratıyordu. Sanki zaman yavaşlamış ve anlamsızlaşmıştı. Sanki doğa bile artık mücadeleyi bırakmış, kazanılan savaştan sonra kendini keyfe vermiş fakat mücadelenin olmadığı bu zamanın hiçbir anlamının da olmadığının farkındaymış gibiydi. Öğle güneşinin sıcak rengi bile garip bir aidiyetsizlikle parlıyordu. Sadece her sabah doğmak ve her akşam batmak için yapıyordu bunu sanki. Ve ne o bahçedeki akasya ağacı için ne de vadideki diğer tüm canlılar için bir önemi yoktu. Hayatta bir çok şeyin öneminin ve anlamının olup olmamasının veya neye göre olduğunun bir önemi olmadığından bu garip zaman diliminin de öylece havada salınıp duran bir periyottan ibaret olduğunu düşündü adam. Her ne kadar bu anların öylece var olup geçip gittiğini düşünse ve bilse de insana hissettirdiği ve her zaman hatırlatacağı duygular olduğu gerçeğini de hep bilecekti adam. O zaman bu anların anlamı, bu boşlukta salınan zaman dilimlerinin, öylece doğup, bir yaprağın içinden geçen gün ışığının etki ettiği şey sadece duygular mıydı acaba? Belki de bazı anılardı. Ve onlarında akla getirdiği veya hissettirdiği şeyler başka şeyleri akla getirir, düşündürür belki de değiştirir hatta yaptırırdı. Bu zincirleme bir reaksiyonun doğuşuydu veya bir pes edişin ilk yılgınlığıydı. O halde bir önem arz ediyordu ve bir amacı da vardı. Belki de her şeye bir anlam yükleme gayemizden doğan, beynimizin bize oynadığı bir illüzyondu bu da. Ama yine de bir etkiye neden olduğu açıktı. Gerçekliğin değişken olduğu bir evrende, illüzyonun kelime anlamı, niteliğini kaybetmiş harfler sırasından başka bir şey değildi.

       Vadide yeni bir hayat yeşeriyordu elbette. Göz bunları görebiliyordu. Adam, zirvedeki karların günden güne nasıl eridiğini gözlemliyor, doğru orantılı bir şekilde bahçedeki ağacın dallarının ve vadideki yeşilin giderek nasılda canlandığını izliyordu. Tüm bu düşündüğü şeylere rağmen, yeşil, dallar, çiçekler ve ve hatta güneşin gözünü alan o sarı sıcak ışığı bile yine de anlamsız yine de önemsiz ve yine de gereksiz, lüzumsuz, farazi hatta aykırı geliyordu adama. Demek ki insanın duyguları, koca bir bulutun üzerine binip çok uzak diyarlardaki bir dağın yamacında fırtınalar kopardığında, içi boş kalan o vücudun, içi yenmiş ve bir kenara atılmış boş bir konserve kutusundan bir farkı olmuyordu. Adam, sonunda bu değişebilecek ama ona o an her şeyden daha gerçek gelen gerçeğe haiz olmuştu.

Gitmek

       Bozkırın ortasında bir mezar kazılıyor. Toprak yer değiştiriyor. Tek bir kişi ve bir kürek. Küçük kayalar var yakınlarda. Gri gökyüzü gibi renkleri. Uzaklardan dört telli bir kopuzun sesi geliyor. Dağların arkasından, çok uzak diyarlardan geliyor bu ezgiler.

      Toprak deşiliyor. Bağırsakları ortaya dökülmüş bir canlı gibi saçılıyor zerreler. Şimdi koca koyu bir çukur var bozkırın tam ortasında. Ve bir adam ve bir kürek. Kim kapatır bu mezarı? Kim diker bu yarayı? Ezgi giderek silikleşiyor. Sadece rüzgar kalıyor havada. Bu cenazenin tek duacısı şu küçük kayalıklar. Sessizce izliyorlar öteden. Bozkırın tek sözcüsü, ince bir ıslık çalan rüzgar şimdi.

       Artık kalan tek hedef, tek yol hatta tek varlık bu çukur. Unutulmuş olan her şeyin ortasındaki bu dipsiz kuyu öylece bakar havaya. İçinde olmuş olanın ve olacak olanın kalıntıları ve malzemeleri birikir. Sonsuzluğun kapısıdır veyahut başka bir bozkırın ortası. Bilinmez. Ancak duyulmayan ezgi kalır geriye. An gelir yeniden duyulur. Zaman değişir.

Yol

Ne vakittir bu koca dağın yamacındaki patikada yürüyoruz? Aşağıda altın rengi başak tarlalarının ışıltıları. Biz ise donmuş taşlar ve duygular arasından inişe geçecek olan yolu görmek için tırmanmaya devam ediyoruz. Yüzüme vuran rüzgar aşağıda yumuşak bir okşayış gibi hafifçe süzülüp gidiyor. Patikada milyarlarca insan var. Kimi istemeden kimi isteyerek düşüyor bu yoldan. Dizime kadar kara batsam da kendimi ahşap bir kulübenin girişinde, sundurmanın altında oturup akşam güneşinin solan ışığıyla göz kırpmaya başlayan yıldızları izlerken görüyorum. Yıldızların rüzgarı yüzüme kadar esiyor. Mesafesiz bir yolculuk var onlarla aramda. Şimdiden daha yakın ama geçmiş kadar uzakmış gibi. Hiç bitmeyecek bir yol ama aynı zamanda zaten varılmış bir menzil gibi. Biliyorum ki çok fazla insan bu yolun inişine geçtiklerinde gerideki manzaranın, kokunun ve ışığın tadını çıkaramadıklarını hissedecekler. Geriden gelenlere bu hataya düşmemelerini öğütlerken. Ama yolun geri dönüşü yok. Daracık bir patikadan geçip donan ruhunu, vücudunla birlikte yine donmuş bir taşın içine atıp zamansızlıkta bekleyeceksin. Son yolculuğu burada başlar herkesin. Zamanın olmadığı yerde beklemek, son ikametgahına sonsuza dek uyum sağlamak üzerinedir. Çürüyerek.

Aşağıda başaklar dans ediyorlar. O yumuşak esintinin figürlerini sergiliyorlar gövdeleriyle. Biz yolumuza devam ediyoruz. Durdurulamaz bir ilerleyiş güdüsüyle birlikte. Uzaktan görüp de gidemediğimiz bu manzaranın görevi ise tamam. Sadece uzaktan görünüp gidilememek. Her şey yerli yerinde ve zamanında. Herhangi bir zamana ve kurala göre olmamasına rağmen.

 

https://www.youtube.com/watch?v=Mq609zfx9As

Gece

Hava kararırken şehrin ışıkları yavaş yavaş yanmaya başladı. İşlerinden çıkan kalabalığın neden olduğu yoğun trafiğin sesi, pencere kapalı olmasına rağmen içeri kadar giriyordu. Yolcu otobüslerinin havalı amortisötlerinin yılan gibi tıslamaları duyuluyor, sabırsız şoförlerin kornaları çınlıyordu binaların arasında. Pencerenin ardından bu kaosu izleyen Diren’in gözleri karşıdaki AVM’ye takıldı. Çarpık kentleşmenin merkezinde olan bu semtte, böylesine bir AVM çok ayrıksı duruyordu. Mimarisindeki simetri dahi bulunduğu çevreye karşı büyük bir tutarsızlık içerisindeydi. Modern mimarinin bir sanat eseri gibi yayılıyordu caddenin iki tarafına. Halbuki görünürdeki bu heybetine rağmen içi niteliksiz tonlarca ıvır zıvır dolu bir yerleşkeydi. Boşuna toprak işgaliydi.

Diren bir süre daha dışarıyı izledikten sonra, arkasına  dönüp ofise göz gezdirdi yeniden. Arkadaşı Tunç’a “Aslında biraz zevk sahibi bir dekorasyon ile şahane bir yere dönüşebilir burası” dedi. Tunç, “Aynen öyle abi. Ama biraz daha zamana ihtiyacımız var. Acelesi yok zamanla her şeyi halledeceğiz” diye karşılık verdi. Diren o sırada aklından eski günleri geçirdi. Bundan iki yıl önce gidecek bir yeri olmadığı için kaldırımda oturup saatlerce kitap okuduğu, parası olmadığı için su dahi alamadığı günlerini hatırladı. O zamanki hayallerinin en uzak köşesine ulaşmıştı şimdi. Her ne kadar daha yolun başı olsa da ilk büyük somut adım atılmış ve gerek içgüdüleri gerekse iş akışı, onun bu amacın en tepesine çıkacağını söylüyordu. Kırılma noktasına gelmişlerdi. Bundan sonra onlar için ibre hep yukarıyı gösterecekti.

Dışarıda insanlar evlerine gitmeye çalışıyorlardı hala. Saatlerce işten sonra eve gidiş süresi de uzayınca, bu büyük şehir bir cehenneme dönüyor ve yaşanamaz bir hal alıyordu. Diren, her şeye rağmen çabalamanın ve yeri geldiğinde geçici de olsa bu cehennemi kabullenmenin yararını düşündü. Gitmeyi seçtiği yolda hedefe ulaşmak için en etkili ayrıca tek yoldu. Bu yeni ofisin içinin geçireceği dönüşümü bir yandan düşlerken, diğer yandan da eve gidip yığılan işleri yetiştirip yetiştiremeyeceğinin hesabını yapıyordu. Geçmişte kaybettiği daha doğrusu kendisinden çalınan tüm o manevi, kıymetli duyguların yerini artık bu işler almıştı. Dolayısıyla bu saatlerde cehennem gibi görünen bu şehrin curcunasında savrulmaya kendini bir hayli iyi hazırlamıştı. Artık beklemekteydi…

                                                                                                                                                                         yeni ofise…

Adam

Akşamları hava serin oluyor artık. Gökyüzünde devamlı kasvetli bulutlar geziniyor. Yaz mevsiminin sıcak güzel günleri daha da uzaklaşıyor giderek. Dışarıda insanın yüzüne çarpan o rüzgar giderek etkisini arttırıyor. Ben geldim diyor kış.

Bir adam var ki aklı hep dışarıda. “Şu hayattaki en acı veren şey umursanmamak” diye düşünüyor. Kendi kendine yaşamak sadece kendi dünyanda var olmak, hapsolmak daha doğrusu, insanlık tarihinin uyguladığı en büyük işkencelerden biri. Rüzgar çıkmıştır. Üşüyor mu acaba şimdi, yanında kim vardır “dikkat et üşürsün” diyecek. Fakat onun umurunda değildir ki üşümek. Adam dışındaki herkes hayatına devam ediyor. Yanlış şeyler öğretilmiş meğerse adama. Önemsemek, tam bir hastalıkmış. Yeni dünyanın en büyük yeni kuralı, umursamamakmış, üzerinde durmamak, kafaya takmamak, sallamamakmış. Bu kuralın da 99 farklı adı varmış.

Adamın hayatı bir başkasına bağlı. Kendini adamış bu bağa. Hani nerede şimdi? Zaman, eskisine göre çok daha hızlı akmaya başlamış dünyada. Artık yıllar, geçen günmüş gibi akıldan çıkıyormuş. “Çok içkiliydim, ne yaptım hatırlamıyorum” denilip devam ediliyormuş. İşin bahanesi buymuş. Adam ise günlük her şeyi unutmasına karşın, uzun vadeli hiçbir şeyi unutmaz. Bunları unutmamak için günlük şeyleri kafada tutmayıp yer açıyor. Önemli olan bu uzun anılar, dalga boyları…

Hala başkasının mutluluğundan mutlu olan tek insan bu adam herhalde. Hastalıklı biri demiştim size. “Ben önemli değilim, önce sen” deyip duruyor her zaman. Şimdi bunu diyecek biri olmadığı için duvarlara kapılara söylüyor, rüzgara fısıldıyor. Gidenin yüzüne çarptığında küçük sesleri kulağına taşır belki diye. Bir gülen surat çizmiş duvarına. Ama her baktığında dalga geçer gibi sırıtıyor gibi geliyor ona bu surat. Çizmeyi de becerememiş yani.

Serin havalarda yürümeyi hiç sevmez bu adam. Bir gün bir apartman girişinde kollarını birleştirmiş rüzgarın biraz hafiflemesini beklerken, aynı paltodan giymiş bir kadın gelip sığınır apartman girişine. Çok kısa bir süreliğine göz göze gelirler. Sonra sessizce rüzgarı beklerler. Aslına bakarsanız ikisi de başkalarının rüzgarda gönderdiği o fısıltıları duymaktadır. Duygu dolu cümleler, sözcükler havada salınmaktadır. Kadın adama “sizde mi?” diye sorar. Adam “evet, aynen” diye yanıtlar. Kadın, “sesinizi rüzgarda duyar gibi oldum” Adam, kısa bir duraksamadan sonra “doğrudur, benim de gönderdiğim mesajlar vardır, adresine ulaşamasa da.” Rüzgar, kadının saçlarını yüzüne doğru savurur. Eliyle kulağının arkasına alır saçlarını. “Yanlış yapıyorsunuz beyefendi, yanlış” Adam, “kime göre, pardon” diye karşılık verir. Kadın “Yaşamayın isterseniz. Böyle düşünüyorsanız yani. Tâbi olmak zorunda olduğunuz kurallar var yanlış da olsa.” Adam omuz silker. Kadın “eğer çevrenizdekilere yeterince “ben önemli değilim, önce sen” derseniz sonunda bunu kabul eder ve sizi önemsiz görmeye başlarlar. Siz bunu kendiniz yaptınız yani.” Adam gözlerini fal taşı gibi açar ve kadına bakar. Sinirden burnundan solumaktadır. Kadın devam eder ; “Kusura bakın isterseniz siz bilirsiniz ama bizim için hiçbir şeyin önemi yok. Biz öyle yaşarız. Ne denirse onu yapar her şeyi kabulleniriz. Karşı çıkmayız yani. Direnmeyiz, mücadele etmeyiz, çabalamayız. Niye uğraşalım ki. Hayat zaten kısacık. Tadını çıkarırız kısacası.” Adam öfkeyle “Nasıl tadını çıkarıyorsunuz hanımefendi bana anlatır mısınız? Aldığınız tat nasıl bir tat? Gerçekten keyifli mi bu şekilde yaşamak?” der. Kadın “Tabi ki keyifli. Gayet lezzetli bir tat bu. İnsan alışınca samanı bile et gibi yiyebiliyor. Kabullenmeyi öğrendiğinizde siz de görürsünüz.” Adam “Ama yerken onun hala saman olduğunu görüyorsunuz, biliyorsunuz.”  Kadın kahkahayı patlatır. Rüzgar, sesi kovalar hızlıca. “Bir süre sonra o da gözünüze et gibi geliyor. Saman olduğunu görmüyorsunuz. Hayat bu şekilde ne güzel!” Adamın sinirden sesi titremeye başlamıştır. “Koca bir yalanın içinde yaşamaktan nasıl zevk alırsınız. Sizi ahmaklar. Nasıl kendinizi bu kadar körleştirebilirsiniz? Böyle bir hayatı nasıl kabul edebilirsiniz?” Kadın “Neden bu kadar düşünüyorsunuz, bırakın akışına gitsin. Bakın hayatlarımızdan pek kıymetli bir 15 dakika daha yitip gitti. Onun yerine belki şık bir yerde birer kahve içebilirdik.” Adam, söylediklerinin altında yatan kıymetli gördüğü şeyleri de umursamayan bu kadına karşı nefretle bakmaktadır artık. Dünyada türünün son örneğidir. Azınlığa düştüğünden beri tehlikeli bir türdür. Yok edilmesi gerekmektedir bu türün. Zira öze olan bağlantısını yitirmemiş bu insanlar, tüm insanlığı geçmişe götürebilirler, ilerlemeyi durdurabilirler. Artık kendisi de bu türün son bireyi olduğuna göre mücadele çoktan kaybedilmiştir. Ya da kaybedilmemiş midir? Son kişi de yok olana kadar hala umut vardır. Hep vardır.

Kader!

Dünyanın en büyük yalanı. Kader! “Ne yaparsan yap kaderinde yazılı değilse olmaz. İstediğin kadar çabala, ömrünü tüket, olmayınca olmuyor.” Bunlar hayata karşı zayıflığın, tembelliğin, yılgınlığın bahanelerinden başka bir şey değil. Hayatım boyunca kendimi tembel bir insan olarak görmeme rağmen her zaman bana dayatılan veya mecbur kaldığım şeyleri yapmaya direndim. Bazen benim yararıma bile olsa sırf yapmaya zorlandığım için bunlara karşı direndim. Fakat biliyorum ki hayatımdaki başarıların ve kazanımların çok büyük bir bölümü “Bu böyle olmak zorunda değil” dediğim ve bunda direttiğim için kazanılmıştır. Bunun farkında olduğum için de asla ama asla “öyle olmak zorundaymış” diye bir şeyi kabul etmeyeceğim ve eğer ben istemediysem hiçbir şeyin öyle olmak zorunda olduğuna inanmayacağım.

Yaşamımın sonuna geldiğimde, elimde kendi kararlarımdan dolayı ne kadar az keşkem olursa o kadar iyi. Tam tersi, eğer olacağı varmış deyip boyun eğdiğim birçok şeyi keşke diye anıyorsam, hiç yaşamamış olmayı yeğleyeceğim bir hayat olur benim için. Umarım en az keşkeyle bu maratonu bitirebilirim.

Bu çetrefilli olayın anahtarı küçücük bir kelime aslında. “NEDEN?”. İnsanlar, “böyle olmalıymış” dediği zaman kendilerine bu soruyu sorup içten bir şekilde cevaplamaya çalıştıkları zaman, sorunun çözümünü bulmaları uzun sürmez. Ama genelde ya bilmelerine rağmen görmezden geldikleri çünkü korktukları bir cevabı vardır bu sorunun ya da bu sıkıntılı iç sorgulama sürecini yaşamamak için hiçbir arayışa girmezler ve sonuçta feda ettikleri şeyler, önemli şeyler olur. Farklı zaman, yaş ve duygu dönemlerinde bambaşka tepkiler veren, çıkarımlar yapan varlıklar olduğumuzdan feda edilen şeylerin değeri çok sonradan anlaşılır. Bu süreç aynı evrimin doğal seçilim süreci misali saat gibi ama yavaşça işler. İşin sonunda elde kalan kocaman bir KEŞKE’dir.  İnsanın böyle pişmanlıklarla dolu bir hayatı yaşaması, dünyadaki herhangi bir kaya parçası gibi kendi zamanı dahilinde sadece var olması ve yok olması gibidir. Pişmanlıklarla dolu bir hayat, sırtında ağzına kadar taş dolu koca bir küfe ile yaşamı sürdürmektir.

Aylak Maymun

Bugün biraz fazla içtim galiba. Günler giderek daha uzuyor ya da bana öyle geliyor. Zamanın kişiye göre değişmesi böyle bir şeymiş demek ki. Herkes için aynı akmıyor. İnsanların ruh halleri de zamanı bükebiliyor bence.

Dün yine gördüğüm kötü rüyaların ardından baş ağrısıyla uyandım. Güne ne muhteşem bir başlangıç. Kalkıp şehrin bir diğer ucuna, nefret ettiğim işimi yapmak için yollara düşmek de cabasıydı. Derme çatma ve samimiyetsiz nezaket sözlerinden sonra, umurumda bile olmayan işimi, aklım tamamen başka yerlerdeyken tamamladım ve eve geri döndüm. Evde yapmam gereken işler beni bekliyordu. Fakat ben, hayatta hep şanslı biriymişim gibi gidip yapılması bolca motivasyon gerektiren bir iş seçmiştim. Halbuki hayat tam bir kabus gibiydi benim için. Ne motivasyonum vardı ne de herhangi bir şeye karşı isteğim. Hayata tutunmamı sağlayan kendimce bir takım erdemlerim vardı. Fakat çok geç anladım ki onların da bu toplumda son kullanma tarihleri çoktan geçmişti. Hepsi büyük birer zaafa dönüşmüş, insanlar karşısında beni prangalı bir mahkum gibi gösteren saçma fikirler haline gelmişti. Dışlanmak için ne güzel bir zamandı.

Evdeki işlerimi yarım bıraktım ve birkaç kadeh yuvarladıktan sonra dışarı çıktım. İnsanların hepsi o anda olmaması gereken yerlerdelermiş gibi geldi gözüme. Yürüyüşleri de bakışları da saçma sapandı. Dünya bugün tersten kalkmıştı. Uzun bir süredir kalktığı gibi. Yürümeye devam ettim. Kalabalığın arasına daldım. Öyle bir sıkıntıydı ki hissettiğim, hem tek başıma kalamıyor boğulacak gibi oluyor hem de kendimi en kalabalık yerlere atınca insanlara nefretle bakıyordum. Etrafımdan geçip gitmelerine rahatsız oluyor, onları lanetliyor, caddelerin, şehrin bomboş halinin hayalini kuruyordum. İşte artık her şeyi çözmüştüm. Hayatın tek bir gerçeği vardı. O da yalan.

Okuduğum kitaba göre insanlar yüz bin yıl boyunca doğayı ehlileştirmişlerdi. Hayat eskisi kadar vahşi değildi artık. Onu kolaylaştırmışlardı. Benim içinse hayat hala eski vahşiliğinde devam ediyordu. Acımasız ve sahtekardı. Kendimi evrimimi tamamlayamamış bir maymun gibi hissediyordum. Evrimin kayıp halkasıydım ben.

Yollarda boş boş ne kadar dolaştığımı anımsayamıyorum. Aynı evdeki gibi kalabalıkların arasında da kendimi boğulur gibi hissettiğim anda adımlarımı hızlandırdım ve eve döndüm. Dönüşümü mutlu kılacak en ufak bir şeyin olmadığı bu dört duvar arasında oturdum öylece bir süre. Üzerinden ışığı yansıtıp gözüme vuran her nesne, zalimce bana geçmişten anıları hatırlatıyordu. Kalkıp, halletmem gereken işleri yapmak üzere renkli ışık kutusunun başına geçtim. Klavyenin başına oturdum ve ekranda akan renkleri izlemeye başladım. Hayatımın hiç bir yerinde renk kalmamıştı. Ben ise hayatımı renkler ile kazanmaya çalışıyordum. Hiç biri bana bir şey ifade etmiyordu. Ekranda yazılı olmasalar isimlerini bile çoktan unutmuştum. Yine aklım derin karamsarlıklarda dolaşırken otomatik birkaç tuş ve tıklama refleksiyle bir salyangoz hızında işin bir kısmını hallettim. Kafamı salladıkça içinde hareket ettiğini hissettiğim o ağır sıvının, erimekte olan beynim olduğundan emindim. Bunu durduramayacağıma göre, hızlandırıp acıdan kurtulmak en akıllıca şey gibi göründü gözüme. Bir kaç kadeh daha yuvarladım böylece.

Üst kattan gelen, çok titiz bir heykeltıraşın eseri üzerinde çalışırken vurduğu hızlı, ritmik ve ince çekiç darbesine benzer ses, zihnimin içinde haftalardır dolaşan aynı soru ve cevapları kafama vurur gibi yankılanıyordu boş odada. Aradığım huzur bu evrende yoktu. Bana ait bir çok şey, huzurla birlikte sınırı çoktan geçmişti.

Zaman  yine durma noktasına kadar geldi. Ellerimi klavyeden çektim. Öylece bir süre sadece ekrana baktım. İçtiğim tüm o kadehlere rağmen uyuyamayacağımı adım gibi biliyordum. Benim için iki yol vardı. Beynimi kemiren binlerce soru ve cevapla birlikte duvarlarla kavga etmek ya da korkunç bir deney gibi uzun kıvranmalardan sonra art arda gelecek kabuslar dizisine boyun eğmek. Kandırılmış aylak bir maymun için ikisi de aynı kapıya çıkardı.