7 yaşında bir çocuktu, ilk defa babasıyla gölün kıyısına gittiğinde. Yine ilk defa görüyordu bu denli büyük su birikintisini. Kendisinin tek bildiği, yaşadığı tek odalı evin sokağındaki küçük kahverengi su birikintileriydi. Bazen yanlışlıkla üzerine bastığında evde azarı işitir, bazen de bir hınçla atlardı üzerlerine. Günlük can sıkıntılarını onlardan çıkarırdı.
Ama böyle büyüğünü ilk defa görüyordu. Bir süre göle baktı sonra bakışlarını ayaklarına çevirdi. Gerçekten de bu birikinti, üzerine hınçla basamayacağı kadar büyüktü. Gözü korktu biraz. Sanki her gün mahallede gördüğü o küçük birikintilerin abisi gelmişti karşısına. Ve ondan hesap soruyordu. Babasının elini daha sıkıca tuttu. Babası ona baktı ve gülümsedi. Halbuki o hiçte gülümseyecek halde değildi. Aksine babası da onu kurbanlık koyun gibi bu büyük abinin kucağına atmaya gidiyordu. Dalgalar ona doğru geldikçe kollarını uzatıp kendisini yakalamaya çalışan ve kardeşlerinin uğradığı zulmün cezasını kesmeye uğraşan sabırsız abi gibi görünüyordu gözünde. Daha fazla ilerlemedi. Yerinde çakıldı kaldı. Bir adım daha atsa o kollar kendisine ulaşacak ve ayaklarından tuttuğu gibi içine doğru sürükleyecekti. Babası elinden çekiştirdi ama o ısrarla bir adım bile atmadı. Bir süre göle baktı. Sokaktaki küçük birikintileri düşündü. Kendisini şikayet etmişlerdi. Onlara sinirlendi. Sinsice haftasonunu beklemişler, babasıyla olan tek tatil gününde abilerini çağırmışlardı. Bu tek günü mahvetmişlerdi. Demek öyleydi. Birden elini babasının elinden kurtarıp yerden kaptığı taşı abiye fırlattı ve ardına bakmadan koşmaya başladı. Şimdi mahalledeki küçüklerden hesap sorma vaktiydi.
sosyal ağ ve patolojik vak’alar 2
Geçmiş gün o ki insanlar cep telefonuyla dört duvar arasında kaldıkları zaman kendilerini yalnız hissediyorlardı.ama şimdi kalabalıkların içinde yalnızlar. ekran üzerinden minimum kelimeyle ve bazı işaretlerle konuşuyorlar birbirleriyle.içinde bulundugunuz dünyayı algılayış biçimimiz kullandıgımız kelimelerle dogru orantılıdır bundan ötürü dogal olarak ilişkiler de sıglaşıyor.
yaşam ekranın içinde geçiyor. ekanın içi evin metrekarsinden daha önemli. ( yazık ve vahim ! ) hareket halinde tek başınayken elinizdeki ekrandan bu ilişkileri sürdürebildiginizi varsayıyorsunuz.( üzücü)
Tek başınasınız ve aslında hep berabersiniz.
ama aslında burada tüketilen ilişkiler var, her kurduğunuz ilişki sizi daha da yalnızlaştırıyor.
sosyal medyadan sosyalleşmekten bahsediliyor.ben bu hale tekil sosyallik diyorum. insanlar daha kontrollü olduklarını varsaydıkları bir ilişki içindeler lakin yalnızlar.
diger yandan insanlardan kendilerinden memnun olabilecek bir ‘ben’ yaratmaya çalışıyorlar. benim ne yaydıgım, benim kendimi nasıl qösterdigim önem kazandı.
sizi temsil eden bir avatar var. bukowski gibi bir tipiniz var ya da tipsiz bir hatunsunuz, johnny depp ya da scarlet johanson resmi koydugunuz andan itibaren kimse sizin alakasız bir tip oldugunuzu bilmeyecek.
kimlikler arkasına gizlenen ve ‘arkadaşlık’ tabirini devre dışı bırakan bir maskeler bütünü var. bütün bu yazışmalar sırasında insanlar daha dogrusu ekranlar konuşuyor. o resmin arkasında aslında yalnızsın.
buna bir de paylaşım sitesi deniyor ama neyin paylaşıldıgı önemli. bir şeyi paylaşmak için önce onu üretmek lazım.
tam tersi burada kes-yapıştır kişilikler var. bir yerlerden akan içerigi kesip- biçip etrafa dagıtmaya başladıgınız zaman bu siz oluyorsunuz.
küresel ısınmadan dolayı suya düşecek küçük beyaz ayıyı gönderdiginiz zaman çevreci, bebek fotografı qönderdiginiz zaman anaç,devrimci liderlerin görselleriyle sözde dava adamı…devrimci ya da milliyetçi olmak bir tık ya da bir ‘begen – like ‘ ile bu kadar basitleşti.
komik ama milyonlarca insan sosyal medyada kendi kendine degil de , kendi kendiyle konuşuyor.etraf kalabalık ve kendiyle konuşuyor.
herkesin derdi şu birileri benden haberdar olsun. yalnızlıktan kastım bu.o ihtimamı şefkati görememek.
sanal ortamlara ‘başım ağrıyor’ yazmak, şefkat dilenciliğidir. ya da şurdayım bunu yapıyorum veya bilmem ne eşliginde bilmeme ne yemek v.s gibi ileti veya tweetler denize atılan şişenin içine yazılmış mesajdır.
sosyal ağ ve patolojik vak’alar
hani kuru gürültü derler ya. Bu onun gibi bir şey olsa gerek.
reel bir perspektifte bakıldıgında aslında gerçek hayatta bir kişi yetiyor insana. Fakat kişinin gerçek hayatta tanıdıgı, iletişim içinde bulundugu insan sayısı ne kadar az ise facebook’taki kayıtlı sanal arkadaşı o kadar çok günümüzde. sanal alemde her şey sayılara endeksli oldugu için yetmiyor.aynı metrekareye kaç defa düştügü meçhul olsa da listesinde arkadaş sayısı ne kadar fazlaysa bokunda boncuk bulmuş edasıyla kasılan triplere giren karakterlerin örnekleride mevcut. şu anda ne yapıyorum ne düşünüyorsun sorusuna cevap arayan facebook ya da Twitter, tam bir yargı cehennemi. kendi kendine söylenmek gibi. İzlenmenin ve izlemenin nasıl bir his oldugunu merak edenlerin vazgeçilmezi.
izledigi bir televizyon programı hakkında begenilerini ya da eleştirilerini paylaşanlar,ya da yerli veya yabancı ünlüler hakkında eleştiri yapacak kadar magazin gurmeleri yahut o anda ne yaptıgını şeffaf bir şekilde duyuranlar, köşe yazarlarından daha yazar olanlar ,sevdiklerinden daha çok sinir katsayılarını yükseltenleri takip edenler, ögrenmekten daha çok ögretmeye talip olanlar, kısacası kendini göstermeye çalışanların toplaştıgı bir yer Facebook. Sanal sözlüklerle hayatımıza dahil olan yorumlama yargılama haddini bildirme olayının evrim geçirmiş hali bir bakıma.
Herkes hem her şeyi bilmek istiyor hem herkesin kendisi hakkında her şeyi bilmesini. kişi kendini izler kıldıgında, insanların kendisi hakkında yorum yapmasını sagladıqında ‘’biraz avuntu gibi duracak’’ birey oldugunun bilincine varıyor. Kendi halinde bir girişimci haline getirilen modern insan hayatını ince hesaplarla bir yatırım aracına, bir şov programına çevirebilme becerisine sahip her türlü platformda. Varlıgını kapitalizmin bir ürünü olarak kurguladıgında degerli hissediyor çünkü kendini.
kişiler gittigi yerden yedigi yemegin fotografına, giydigi elbiseden hangi filmi ne içerek izledigine her şeyi Twitter veya Facebookta takipçileriyle paylaşıyor
Kişilik sorunu yaşıyorlar
Sadece kişilik sorunu degil, her yaptıgını sosyal medyaya yazanların küçük bir çocuğun ‘’anne bak, bunu yaptım” demesi gibi etrafındakilerin ilgisini çekmeye çalışıyorlar.Sonuç olarak takıntılı tipler üremeye başlıyor.
Her yaptıgını yazmak ve buna bir yorum beklemek, her gittigin her görüştügün kişiyle resimlerini koymak bir özgüven problemi, bir nevi kendini teşhir etmektir. Onay almak adına yapılan şeyler bunlar.Çünkü ihtiyacın var buna sen post-modern dönemin kimliksiz bir ürünüsün.
Sonuç olarak tüm bunların soncunda Greqor Samsa’ya dönüşürse kişi ne mutlu…
elde kalan nedir
aslında dallanıp budaklandıracak kadar karmaşık değil.ben iyi bir başlangıçtım sadece
sadece iyi bir başlangıç…
bazı insanlar sadece iyi bir başlangıç yapmasını bilirler.sonrasında sıkılırlar,sürdüremezler…
birini terketmek pratikte olsa da ,teorik olarak imkansızdır aslında.
onu terk ettim diyelim, peki hatıraları nasıl terk edecegim?
bir de baktım ki o tonlarca hatırayı zihnimde degil de sırtımda taşıyacakmışım gibi hissetmenin faturasının son ödeme tarihi coktan gecmiş…ve şimdi anlamaya başlıyorum odamın karanlıgını…
sonrasında insan şunu der kendine,geçmişi unutmak istiyorsan geleceğe de gözlerini kapatman gerekir.ama oysaki bazı sokaklar yalnız yürünmez. biri olmalı.
illaki biriyle paylaşmak gerekir o sokağı.
benim ise hiç bir şeyim yok.
uykum bile…
herkes birbirini götürmeye çalışırken, çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik…
Ölen Bir Ruh
zamanın tiktaklarının gözlerin derinliklerinde kaybolmaya başladıgı zaman, en uçtaki hücrelerden hissedilmeye başlanan derin, ten kadar bedensi, en kutsal dokunuşlar kadar sarsıcı bir istek…o ana kadar tek başına,tek bir bedenle ve tek bir ruhla sürdürdügün yaşamın, boşluklarını hissederek, boşluklarının acılarını,karanlıklarını duyarak yaşadıgın hayatının anlarının,var oldugunu sandıgın ruhunun varlıgını sorgulama,o sarsılmaz sandıgın kendi iradenin ve gücünün seni tanımazdan gelmesi; yaşamdaki çelişkilerin varlıgının farkına varılmasıyla, en azından bir başka yaşam olabilecegine ilişkin ilk şüphelerin var olmasıyla, boşluklarını hızla dolduran med dalgaları gibi yerini düşlere ve seni anlamsızlıklar denizine bırakmasıyla yavaş yavaş, beliriyordu.
ama bu neydi? Ve buna cevap bulma arayışı sanki yavaşça ölen bir ruha delaletti..
Yola Çıkıldı Nihayet…
Varılacak yer ya da yolculuk değil, “yola çıkmak”tır önemli olan…
Arka Pencere 178.sayı “Yolda” film eleştirisinden…
Aramıza yeni katılan suyundehali, gipsysss ve karanligagazel, hoşgeldiniz.
Karanlıkta Yol Almak
Sessiz ve sakince yürüdüler,dipsiz derinliklerde..Nereye gideceklerini bilmeden.Önce çok korktular ama sonra korkuyla yaşamaya alıştılar.Kimdiler, nereden gelmişlerdi,nereye gideceklerdi.Belirsizlikle doluydular,gerçi sonra kendi kendilerine sordular nereden geliyoruz,nereye gidiyoruz diye.Ama sonra manada kayboldular mana ararken, manasızlıkta karşılaştılar….Sonradan anladılar ve dediler ki”Denizdeki bir dalga gibiyiz, nereden bilelim nereden gelip,nereye gideceğimizi..
Gereksiz Adam
Bir kapı var önümde simsiyah. Yeni ziftten çıkmış gibi parlak. Renginden uğursuz bir yere açıldığı belli. Önünde durup bir süre bekliyorum. Dokunmak bile istemeden. Ama geldiğim yol tek yönlü bir patika. Kapı, yolun sonunda beklediğim amaç değil. Ama bir engel, hem de kapkara. Aşmam lazım bunu diyorum. Açmam lazım. Uzatıyorum elimi ve açıyorum. İçerisi zifiri karanlık. Acaba kapı şeffaf mıydı diye düşünüyorum o anda. Sonra içeri sesleniyorum. Bağırıyorum. Hani rüyalarda olur ya konuşursun, haykırırsın ama sesin yoktur, çıkmaz. İşte öyle bir vahşi açlıkla emiyor sesi karanlık. Hiç sesim çıkmıyor. Gözüm korkuyor. En iyisi kapatayım bu kapıyı geri, diyorum. Ama ardıma baktığımda geldiğim tüm o yolu geri gitmek zorundayım. Bunu düşünmek daha çok koyuyor bana. O yüzden kapının önünde oturuyorum. Korkumu yenmeye çalışıyorum. Gidecek ne yol var ne de belirli bir durum. Zifiri karanlığın kucağına atlamaktan başka seçenek yok. Fakat kendi varoluşum bunu reddediyor. O halde neden buradayım diye soruyorum kendime. Şu durumda gereksiz bir adamım. Kapladığım yer ve düşündüğüm fikirler bile gereksiz. Aslında gereksizden öte yokum zaten. Ne sesim var ne de eylemim. Cismimin hissiyatından bir tek ben haberdarım. O yüzden at adımını içeri diyorum. İçeride zemin var mı yol var mı bilemiyorum. Hiçliğin getirdiği ağır hiçlikle atıyorum adımımı. Zaten kaybedecek bir kendim dahi yok. Gözlerim zorla kapatılmış gibi varsaydığım yolun sonuna bir ışık hayal ediyorum. Çok hayal edersem izi kalır belki diyorum. Adımlarımı atıyorum karanlıkta. Işığa ulaşmak önemli değil diyorum kendime. Zira ışık sadece kafamda. Gitmek önemli diyorum. Eylem önemli. Kimse anlamıyor, kimse duymuyor. Zaten ben de yokum.

