Bazen susarken de konuşursun

Bazen susarken de konuşursun
Boğazında düğümlenir kelimeler
İçinde kıyamet kopar
Kulakların patlar sessizlikten
Haykırır içinden o ses
Ardı ardına cesur cümleleri
Sadece kendini savuran
Koca bir fırtına gibi

Bazen de seslere dökersin içindekileri
Ne kadar zarifçe salınsa da
Havada süzülen dalgalar
Tırmalar kulağını
Başka yere bakanın
Gördüğü başka renktir o
Seslenirsin kıpkırmızı bir fikirle
Onun gördüğü sadece bir sarı
Hayallerden kalan bir gün batımı

Anladığını anlatamadığın
Bir zamandasındır artık
Aynı pencerenin iki farklı camı
Yansıyan manzaralar birbirinin zıttı
Ama tamamlar birbirini
Sen göremezsin o sarıyı
Oysa derdinde değildir kırmızının

Birgün olurda havada çarpışırsa fikirler
Gözlerin kamaşır
İçinde bir kıpırtı
Benliğinin en öznel hissiyatı
Birleşir sese dönüşen dalgalar
İki çılgın aşık gibi sarılır
Çocuksu bir sevinç
Bir renk kaplar her yanı
Geleceğin kapıları açılır zihninde
Görürsün kendini hayalinde
Bu anlaşıldığının kanıtı
İşte o zaman görmüşsündür sarıyı
O ise fikrin kırmızısını…

Yaratmanın Peşinde

ayakları yere saglam basan,her yönüyle canlı,nefes alan,yaşayan bir karakter yaratmanın peşinde bilinmeyen bir adrese dogru yol alırken ,kaybolmanın ve belirsizligin sabırsızlık zamanlarının insanı kendinden geçiren gücü elem ve ıstırapla beraber tutkuya dönüşürken kendimi kendi çıkmazlarımda buluyor oluşum,karakter yaratma niyetiyle çıkılan bu yolun kendimi eklemleyerek yeniden yaratmanın sokagında son buluyor olması ;her seferinde yeni yaralar,yeni nefretler,yeni cevaplarla hakikat arayışına dair sorularımı,sorunlarımı,ıstıraplarımı dindirmek yerine daha da can yakan bir hal alıyor.yine de bundan haz almam başka bir soru işareti belki de hastalık…

Anlamadan Dinlemek Ya da Dinlemeden Anlamak Veyahut Her İkisi

Image

Bağırmadan konuşmak ne güzel şey

Dinlemek,sessizlik ne güzel şey

Kafa patlamadan,ağzından salyalar akmadan konuşmak ne güzel şey

Dinlemeden konuşmak ne boktan 

Ben anlamam,ben bilmem arkadaş

Dinlemeden söz söyleyeni anlamam,anlayamam

Bir Ofis Hikayesi

Beyaz masaların üzerindeki beyaz bilgisayarlarda çalışan insanların yüzlerine vuran beyaz ışık, sessizlikte gürültü haline gelen fare tıklamaları eşliğinde titreşip duruyor. Koca odada hafta sonunun geldiğine sevinen çalışanlar hiç konuşmadan işlerini bir an önce bitirip gitmek istiyorlar. Biri, son anda çıkan işin can sıkıntısıyla ara ara öfleyip pöflüyor, diğeri ise bitmek üzere olan işte çıkan aksilikler yüzünden çıldırıyor. Beyaz bilgisayar kilitleniyor ve beyaz bir ışık içinde bu programın daha fazla çalışamayacağını söylüyor. Herşey beyaz bu ofiste. Yani herşey temiz. Temiz gibi görünüyor daha doğrusu. İnsanlar da öyle. Fakat çalıştıkça işe yönelik duygular kirleniyor. Bezginlik, lanet okumalar başlıyor. Haftanın 5 gününü senden alan, üstelik belirlenen mesai saatlerinden her gün çok daha fazla çalışılan bir iş bu. Hafta sonlarında aniden iş çıkabilme tehlikesiyle seni hiç rahat bırakmayan, tüm hafta boyunca bedenen ve özellikle zihnen seni yoran dolayısıyla hafta sonunda da oturup düşünmene, kendi kişisel yaratıların için takat bırakmayan bir iş bu. Önceleri bu işten para kazandığını düşünerek sana yardımcı olduğunu düşündüğün ama sonra aslında senden paradan çok daha değerli şeyleri alıp götürdüğünü farkettiğin bir iş bu. Bunu farkedince yanında değil karşında olduğunu, bir karakter olsa tekme tokat dövebileceğin bir iş bu. Senden hayatını çalan, sonra da büyük abisi sistem ile sen sinirlenip hınçlandıkça karşına geçip kıs kıs gülen bir iş.
Dediğim gibi bu ofislerde herşey beyaz. Ama çalışanların içi, dışı, hayatları simsiyah. Gülüşleri, sohbetleri, yedikleri, yaptıkları plastik tamamen. Kendileri gibi.

Otobüsün Arka Koltuğu

Arkada olmak güzel bir şey mi bilemem ama otobüs hareket ettikçe ve görüntü geriye doğru aktıkça, çocukluğumda bir eşya gibi arabanın bagajında seyahat ettiğimiz zamanlar geldi aklıma. Büyükler önde, biz çocuklar ise araba sığmadığı için ya da “arkası geniş, oynaya oynaya, yata yata giderler” gibi muhteşem fikirler nedeniyle, piknik malzemeleri ile birlikte seyahat ederdik. Tüm çocukluğumuz boyunca, büyüklerin kendilerini büyük hissetmelerinin aracıydık. Ne tam anlamıyla tatmin edebilir ne de gururlandırabilirdik. Her zaman bizden daha iyileri vardı ve biz sadece birer eşya kadar değerliydik.

Büyük Gösteri

Uluslararası saygınlıktaki tarihi sahneye çıkar gibiydiler. Aceleyle gözlerine kestirdikleri yerlere geçip, hepsi muhteşem bir senkronla ceplerinden telefonlarını çıkardılar. Zor ve haftalarca çalışılmış bir koreografi gibiydi. Avuçların içi ışıkla doldu. Rengareng grafikler akmaya başladı gözlerin parlaklığında. Metrobüsün loş ışığında, başları eğik modern insan modelleriydiler. Pencerenin dışında zaman ve mekan akarken, onlar başka bir dünyanın gerçekliğindeydiler. Parlayan, renkli bir dünyanın. Duraklar anons edildikçe azar azar çekildiler sahneden. Gösteriyi izledikçe, salonda oturan bir seyirci gibi hissettim kendimi. Çekmek istedim olan biteni. Kaydetmek istedim zamanı. Teknolojiye ayak uydurarak, ben de parlak bir ekrana bakarak…

Bir Göl Hikayesi

7 yaşında bir çocuktu, ilk defa babasıyla gölün kıyısına gittiğinde. Yine ilk defa görüyordu bu denli büyük su birikintisini. Kendisinin tek bildiği, yaşadığı tek odalı evin sokağındaki küçük kahverengi su birikintileriydi. Bazen yanlışlıkla üzerine bastığında evde azarı işitir, bazen de bir hınçla atlardı üzerlerine. Günlük can sıkıntılarını onlardan çıkarırdı.
Ama böyle büyüğünü ilk defa görüyordu. Bir süre göle baktı sonra bakışlarını ayaklarına çevirdi. Gerçekten de bu birikinti, üzerine hınçla basamayacağı kadar büyüktü. Gözü korktu biraz. Sanki her gün mahallede gördüğü o küçük birikintilerin abisi gelmişti karşısına. Ve ondan hesap soruyordu. Babasının elini daha sıkıca tuttu. Babası ona baktı ve gülümsedi. Halbuki o hiçte gülümseyecek halde değildi. Aksine babası da onu kurbanlık koyun gibi bu büyük abinin kucağına atmaya gidiyordu. Dalgalar ona doğru geldikçe kollarını uzatıp kendisini yakalamaya çalışan ve kardeşlerinin uğradığı zulmün cezasını kesmeye uğraşan sabırsız abi gibi görünüyordu gözünde. Daha fazla ilerlemedi. Yerinde çakıldı kaldı. Bir adım daha atsa o kollar kendisine ulaşacak ve ayaklarından tuttuğu gibi içine doğru sürükleyecekti. Babası elinden çekiştirdi ama o ısrarla bir adım bile atmadı. Bir süre göle baktı. Sokaktaki küçük birikintileri düşündü. Kendisini şikayet etmişlerdi. Onlara sinirlendi. Sinsice haftasonunu beklemişler, babasıyla olan tek tatil gününde abilerini çağırmışlardı. Bu tek günü mahvetmişlerdi. Demek öyleydi. Birden elini babasının elinden kurtarıp yerden kaptığı taşı abiye fırlattı ve ardına bakmadan koşmaya başladı. Şimdi mahalledeki küçüklerden hesap sorma vaktiydi.

image

sosyal ağ ve patolojik vak’alar 2

Geçmiş gün o ki  insanlar cep telefonuyla dört duvar arasında kaldıkları zaman kendilerini yalnız hissediyorlardı.ama şimdi kalabalıkların içinde yalnızlar. ekran üzerinden  minimum kelimeyle ve bazı işaretlerle konuşuyorlar birbirleriyle.içinde bulundugunuz dünyayı algılayış biçimimiz kullandıgımız kelimelerle dogru orantılıdır bundan ötürü dogal olarak ilişkiler de sıglaşıyor.

yaşam ekranın içinde geçiyor. ekanın içi evin metrekarsinden daha önemli. ( yazık ve vahim ! ) hareket halinde tek başınayken elinizdeki ekrandan bu ilişkileri sürdürebildiginizi varsayıyorsunuz.( üzücü)

Tek başınasınız ve aslında hep berabersiniz.

ama aslında burada tüketilen ilişkiler var, her kurduğunuz ilişki sizi daha da yalnızlaştırıyor. 

sosyal medyadan sosyalleşmekten  bahsediliyor.ben bu hale  tekil sosyallik  diyorum. insanlar daha kontrollü olduklarını varsaydıkları bir ilişki içindeler lakin yalnızlar.

diger yandan insanlardan kendilerinden memnun olabilecek bir ‘ben’ yaratmaya çalışıyorlar. benim ne yaydıgım, benim kendimi nasıl qösterdigim önem kazandı.

sizi temsil eden bir avatar var. bukowski gibi bir tipiniz var ya da tipsiz bir hatunsunuz, johnny depp ya da scarlet johanson resmi koydugunuz andan itibaren kimse sizin alakasız bir tip  oldugunuzu bilmeyecek.

kimlikler arkasına gizlenen ve ‘arkadaşlık’ tabirini devre dışı bırakan bir maskeler bütünü var. bütün bu yazışmalar sırasında insanlar daha dogrusu ekranlar konuşuyor. o resmin arkasında aslında yalnızsın.

buna bir de paylaşım sitesi deniyor ama neyin paylaşıldıgı önemli. bir şeyi paylaşmak için önce onu üretmek lazım.

tam tersi burada kes-yapıştır kişilikler var. bir yerlerden akan içerigi kesip- biçip etrafa dagıtmaya başladıgınız zaman bu siz oluyorsunuz.

küresel ısınmadan dolayı suya düşecek küçük beyaz ayıyı gönderdiginiz zaman çevreci, bebek fotografı qönderdiginiz zaman anaç,devrimci liderlerin görselleriyle sözde dava adamı…devrimci ya da milliyetçi olmak bir tık ya da bir ‘begen – like ‘ ile bu kadar basitleşti.

komik ama milyonlarca insan sosyal medyada kendi kendine degil de , kendi kendiyle konuşuyor.etraf kalabalık ve kendiyle konuşuyor.

herkesin derdi şu birileri benden haberdar olsun. yalnızlıktan kastım bu.o ihtimamı şefkati görememek.

sanal ortamlara ‘başım ağrıyor’ yazmak, şefkat dilenciliğidir. ya da şurdayım bunu yapıyorum veya bilmem ne eşliginde bilmeme ne yemek v.s gibi ileti veya tweetler denize atılan şişenin içine yazılmış mesajdır.

sosyal ağ ve patolojik vak’alar

hani kuru gürültü  derler ya. Bu onun gibi bir şey olsa gerek.

reel bir perspektifte bakıldıgında aslında gerçek hayatta bir kişi yetiyor insana. Fakat kişinin gerçek hayatta tanıdıgı, iletişim içinde bulundugu insan sayısı ne kadar az ise facebook’taki kayıtlı sanal arkadaşı o kadar çok günümüzde. sanal alemde her şey sayılara endeksli oldugu için yetmiyor.aynı metrekareye kaç defa düştügü meçhul olsa da listesinde arkadaş sayısı ne kadar fazlaysa bokunda boncuk bulmuş edasıyla kasılan triplere giren karakterlerin örnekleride mevcut. şu anda ne yapıyorum ne düşünüyorsun sorusuna cevap arayan facebook ya da Twitter, tam bir yargı cehennemi. kendi kendine söylenmek gibi. İzlenmenin ve izlemenin nasıl bir his oldugunu merak edenlerin vazgeçilmezi.

izledigi bir televizyon programı hakkında begenilerini ya da eleştirilerini paylaşanlar,ya da yerli veya yabancı ünlüler hakkında eleştiri yapacak kadar magazin gurmeleri yahut o anda ne yaptıgını şeffaf bir şekilde duyuranlar, köşe yazarlarından daha yazar olanlar ,sevdiklerinden daha çok sinir katsayılarını yükseltenleri takip edenler, ögrenmekten daha çok ögretmeye talip olanlar, kısacası kendini göstermeye çalışanların toplaştıgı bir yer Facebook. Sanal sözlüklerle hayatımıza dahil olan yorumlama yargılama haddini bildirme olayının evrim geçirmiş hali bir bakıma.

Herkes hem her şeyi bilmek istiyor hem herkesin kendisi hakkında her şeyi bilmesini. kişi kendini izler kıldıgında, insanların kendisi hakkında yorum yapmasını sagladıqında ‘’biraz avuntu gibi duracak’’ birey oldugunun bilincine varıyor. Kendi halinde bir girişimci haline getirilen modern insan  hayatını ince hesaplarla bir yatırım aracına, bir şov programına çevirebilme becerisine sahip her türlü platformda. Varlıgını kapitalizmin bir ürünü olarak kurguladıgında degerli hissediyor çünkü kendini. 

kişiler gittigi yerden yedigi yemegin fotografına, giydigi elbiseden hangi filmi ne içerek izledigine her şeyi Twitter veya Facebookta takipçileriyle paylaşıyor

Kişilik sorunu yaşıyorlar

 Sadece kişilik sorunu degil, her yaptıgını sosyal medyaya yazanların küçük bir çocuğun ‘’anne bak, bunu yaptım” demesi gibi etrafındakilerin ilgisini çekmeye çalışıyorlar.Sonuç olarak takıntılı tipler üremeye başlıyor.

Her yaptıgını yazmak ve buna bir yorum beklemek, her gittigin her görüştügün kişiyle resimlerini koymak bir özgüven problemi, bir nevi kendini teşhir etmektir. Onay almak adına yapılan şeyler bunlar.Çünkü ihtiyacın var buna sen post-modern dönemin kimliksiz bir ürünüsün.

Sonuç olarak tüm bunların soncunda Greqor Samsa’ya dönüşürse kişi ne mutlu…

elde kalan nedir

aslında dallanıp budaklandıracak kadar karmaşık değil.ben iyi bir başlangıçtım sadece
sadece iyi bir başlangıç…
bazı insanlar sadece iyi bir başlangıç yapmasını bilirler.sonrasında sıkılırlar,sürdüremezler…
birini terketmek pratikte olsa da ,teorik olarak imkansızdır aslında.
onu terk ettim diyelim, peki hatıraları nasıl terk edecegim? 
bir de baktım ki o tonlarca hatırayı zihnimde degil de sırtımda taşıyacakmışım gibi hissetmenin faturasının son ödeme tarihi coktan gecmiş…ve şimdi anlamaya başlıyorum odamın karanlıgını…
sonrasında insan şunu der kendine,geçmişi unutmak istiyorsan geleceğe de gözlerini kapatman gerekir.ama oysaki bazı sokaklar yalnız yürünmez. biri olmalı.
illaki biriyle paylaşmak gerekir o sokağı. 
benim ise hiç bir şeyim yok.

uykum bile…