herkes birbirini götürmeye çalışırken, çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik…
zamanın tiktaklarının gözlerin derinliklerinde kaybolmaya başladıgı zaman, en uçtaki hücrelerden hissedilmeye başlanan derin, ten kadar bedensi, en kutsal dokunuşlar kadar sarsıcı bir istek…o ana kadar tek başına,tek bir bedenle ve tek bir ruhla sürdürdügün yaşamın, boşluklarını hissederek, boşluklarının acılarını,karanlıklarını duyarak yaşadıgın hayatının anlarının,var oldugunu sandıgın ruhunun varlıgını sorgulama,o sarsılmaz sandıgın kendi iradenin ve gücünün seni tanımazdan gelmesi; yaşamdaki çelişkilerin varlıgının farkına varılmasıyla, en azından bir başka yaşam olabilecegine ilişkin ilk şüphelerin var olmasıyla, boşluklarını hızla dolduran med dalgaları gibi yerini düşlere ve seni anlamsızlıklar denizine bırakmasıyla yavaş yavaş, beliriyordu.
ama bu neydi? Ve buna cevap bulma arayışı sanki yavaşça ölen bir ruha delaletti..
Varılacak yer ya da yolculuk değil, “yola çıkmak”tır önemli olan…
Arka Pencere 178.sayı “Yolda” film eleştirisinden…
Aramıza yeni katılan suyundehali, gipsysss ve karanligagazel, hoşgeldiniz.
Sessiz ve sakince yürüdüler,dipsiz derinliklerde..Nereye gideceklerini bilmeden.Önce çok korktular ama sonra korkuyla yaşamaya alıştılar.Kimdiler, nereden gelmişlerdi,nereye gideceklerdi.Belirsizlikle doluydular,gerçi sonra kendi kendilerine sordular nereden geliyoruz,nereye gidiyoruz diye.Ama sonra manada kayboldular mana ararken, manasızlıkta karşılaştılar….Sonradan anladılar ve dediler ki”Denizdeki bir dalga gibiyiz, nereden bilelim nereden gelip,nereye gideceğimizi..
Bir kapı var önümde simsiyah. Yeni ziftten çıkmış gibi parlak. Renginden uğursuz bir yere açıldığı belli. Önünde durup bir süre bekliyorum. Dokunmak bile istemeden. Ama geldiğim yol tek yönlü bir patika. Kapı, yolun sonunda beklediğim amaç değil. Ama bir engel, hem de kapkara. Aşmam lazım bunu diyorum. Açmam lazım. Uzatıyorum elimi ve açıyorum. İçerisi zifiri karanlık. Acaba kapı şeffaf mıydı diye düşünüyorum o anda. Sonra içeri sesleniyorum. Bağırıyorum. Hani rüyalarda olur ya konuşursun, haykırırsın ama sesin yoktur, çıkmaz. İşte öyle bir vahşi açlıkla emiyor sesi karanlık. Hiç sesim çıkmıyor. Gözüm korkuyor. En iyisi kapatayım bu kapıyı geri, diyorum. Ama ardıma baktığımda geldiğim tüm o yolu geri gitmek zorundayım. Bunu düşünmek daha çok koyuyor bana. O yüzden kapının önünde oturuyorum. Korkumu yenmeye çalışıyorum. Gidecek ne yol var ne de belirli bir durum. Zifiri karanlığın kucağına atlamaktan başka seçenek yok. Fakat kendi varoluşum bunu reddediyor. O halde neden buradayım diye soruyorum kendime. Şu durumda gereksiz bir adamım. Kapladığım yer ve düşündüğüm fikirler bile gereksiz. Aslında gereksizden öte yokum zaten. Ne sesim var ne de eylemim. Cismimin hissiyatından bir tek ben haberdarım. O yüzden at adımını içeri diyorum. İçeride zemin var mı yol var mı bilemiyorum. Hiçliğin getirdiği ağır hiçlikle atıyorum adımımı. Zaten kaybedecek bir kendim dahi yok. Gözlerim zorla kapatılmış gibi varsaydığım yolun sonuna bir ışık hayal ediyorum. Çok hayal edersem izi kalır belki diyorum. Adımlarımı atıyorum karanlıkta. Işığa ulaşmak önemli değil diyorum kendime. Zira ışık sadece kafamda. Gitmek önemli diyorum. Eylem önemli. Kimse anlamıyor, kimse duymuyor. Zaten ben de yokum.