Beşiktaş’lı Mehdi

İstanbul otogarı viyadüklerin çevrelediği bir örümcek ağıdır. Ağlarına yalnız bahtsızlar takılır. Parası olmayanların kaderleri değişmese de yerlerinin değiştiği bir başlangıç, ya da sondur burası. Hele öğlen kalkan ya da öğlen ulaşan otobüslerin yolcusuysanız bu hayata sarılma direncinizin ilk test yeri yine bu otogardır. Öğlen ezanı okunuyordu. Nisandı ama hala kaşkollara sarılmış insanlar, ciğerlerinden çıkan havayı kaşkolun içine üfleyerek ısınmaya çalışıyorlardı. Artvin’e gidecek otobüs yolcuları sigaralarından son bir fırt çekip, otobüsün basamaklarını çıkıyorlardı. Muavin bagaj kapaklarını kapattı, peron görevlisi içerideki yolcuları sayıp, kafasını arka kapıdan uzatıp bağırdı;
-22 numara, 22 numara…
22 numara yoktu. Tam o sırada bir ambulans yanaştı yan perona. Ambulanstan gözaltına kadar sakallı bir adam indi. Muavine el kol yapıp otobüsü durdurdu. Muavin;
-“Bagaj var mı?”
Adam:
-“Yok, ama cenazem var” dedi.
Muavin yıkıldı. Çünkü ağzına kadar dolu bagajı indirip, tekrar yerleştirmek demekti bu. Peron zili çaldığı halde Artvin otobüsü hala bagajlarını topluyordu. Tabut orta kısma sürüldü, ambulans sessizce ayrıldı yan perondan. Yolcular cama dayanmış, efkarlı gözlerle izliyordu olan biteni. Terden pembeleşmiş yüzüyle muavin adamı buyur etti içeri, otobüs yola düştü. 22 numara yolcusunu merakla süzdü otobüs. Müsaade isteyip yerine oturdu. Yanındaki yolcu merakını kustu hemen;
-“Allah rahmet eylesin, yakının mıydı?”
Adam düşündü uzun uzun, “Mehdi” benim neyim oluyor diye. İçini çekip,
-“Kardeşimdi” dedi.

Otobüs köprü üzerinden geçiyordu. Adam içinden,” Mehdi, son kez hisset boğazı” diye geçirdi. Uzun yol başlıyordu. Adam kitabını açıp okumak istiyordu ama yanındaki yolcu kıpır kıpırdı. Sürekli içleniyor, vah vah çekiyordu.
-“Kaç yaşındaydı?”
diye sordu yolcu. Adam,
-“Tam olarak bilmiyorum, ama ben yaşlarındaydı.”
-“Yahu kardeşim diyorsun yaşını bilmiyorsun.”
diyerek hayret dolu çıkıştı yolcu.
-“Kardeşim dediysem, öyle değil.”
diye cevap verdi adam.
-“Ya nasıl?”
dedi yolcu. Uzun bir sohbet başlıyordu, otobüs İstanbul sınırlarından çıkarken.

“Mehdi’yi ilk kez hapishanede gardiyanlarla dövüşürken gördüm. Alt koğuşlarda, 1980 fraksiyonunun koğuşlarında kalıyordu. Orada kavga çıkınca bizim koğuşa postaladılar. 1980 fraksiyonu ile bizim koğuşun görüşleri ters olduğundan kimse yüzüne bakmadı Mehdi’nin. En dipte benim ranzanın sağ altına yatırdılar onu. Birkaç ay kimseyle konuşmadı. Yemek yaptı, topladı, çay dağıttı. Havalandırmada yalnız dolaşırdı. Koğuş eğitimlerimize katılmazdı, anlamam öyle şeylerden der kenara çekilirdi. Anladım ki fraksiyoncu filan değil. Bir harita metod defterine gazetelerden resimler kesip yapıştırırdı geceleri. Her koğuş baskınında jandarma o defteri bulur yırtardı. Bizim zulayı bilmediğinden her seferinde yeni defter bulur, bir dahaki baskına kadar çalışmasına devam ederdi. Bir sonraki baskın tüyosu geldiğinde haline acıyıp, defterini bizim zulaya attım. Jandarma döşek altını açıp defteri bulamayınca Mehdi hayretler içinde kaldı. Ona aldığımı söylemedim, merak ediyordum çünkü deftere neler yapıştırdığını. Herhalde karı kız resimleridir, hela için malzeme yapıyordur diye düşünüyordum. Öyle ya jandarma bulur bulmaz paramparça ediyordu defteri. Işıklar sönünce zuladan çıkardım defteri. Gözlerime inanamamıştım. Koğuşta kimsenin okumayıp bir kenara attığı, ziyaretlerde don, sigara sarılıp getirilen, iaşe sandıklarının üzerinde gelen ne kadar spor sayfası varsa ayıklanmış, içlerinden ne kadar Beşiktaş ile ilgili haber varsa kesilip bu deftere yapıştırılmıştı. Resimlerin kimilerinin üzerinde domates çekirdeği vardı, kimileri sonradan ütü vurulup düzleştirilmiş buruşukluktaydı. Ama her birinin altında tarihi düşülmüş, önemli yerlerinin altı çizilmişti. İlginç gelmişti bana Mehdi. Bir sabah yoklamasında yanında durdum. Pantolonuma soktuğum defteri arkadan sıkıştırdım eline. Şaşırdı. Çocuk gibi sevindi. Teşekkür etmek istedi, konuşmadım onunla. Ajan damgası yiyebilirdim koğuşta. Havalandırmada yolumu kesti. “Sağ ol” dedi. Sigara tuttum ona. Çömeldik. “Kimsin, necisin, ne arıyorsun siyasilerin mapushanesinde?” dedim. “Vallahi ben de bilmiyorum, neci olduğumu ben de bilmiyorum” dedi Mehdi. “Peki, anlat o zaman” dedim. “Kimseye demek yok ama söz mü?” dedi. “Söz” dedim. “Eylül 80 yılıydı. Malum stad bir tane. Ülke bir savaş yaşıyor ama bizim derdimiz kapalıyı kaptırmama savaşı. Akşamdan yığıldık, sabahlıyoruz kapalının kapısında. Kimimizin koynunda şarap, kiminde emanet, kiminde yarım somun ekmek. Baskın yemeyelim diye üçer üçer erketeye çıkıyoruz Maçka tarafına, Dolmabahçe’ye, spor sergiye. Ben gece üç gibi Maçka’dayım. Motorcular geliyordu aşağıdan. Son seferinde karşıdan grup indirmiş, nümayiş yapacaklarmış dikkat et dediler. Bıçkın delikanlıyız o zamanlar, semtimizde nümayişe tahammülümüz yok elbet. Bir o sokağa dalıyorum, bir bu sokağa derken bir baktım, o grup duvara tezahürat yazıyor. Allah dedim, çektim emaneti üzerlerine yürüdüm. On kişiydiler, dayak yerim ama hiç olmazsa bir ikisini iyileştiririm dedim ama beni görünce öcü görmüş gibi kaçmaya başladılar, ben de arkalarından. Meğer benim hemen arkamda polis varmış, ben onları kovalıyorum, koşuyorum, polis hepimizin arkasından koşuyor. Girdik bir çıkmaz sokağa, çocuklar durdular, elleri havada, ben hala bana teslim oldular diye havalardayım, polis arkadan ışık tutunca uyandım, elimde emanet, kolum havada, megafondan “at elindeki silahı” diye bağırıyor, ben kala kaldım. İçimden sıçtık şimdi dedim ama yırtarız. Çocuklar bilmem ne örgütünden, ben orada saf saf bir adam, polis minibüsünde Gayrettepe’ye vardık. Nezarete oturduk, geçmiş olsunlaştık. Çocuklar duvara yazı yazacaklarmış meğer, ben onları ne zannettim, güldüm kendi kendime, bir an önce salsalar da maça yetişsem diyorum hala. Nezarette çocuklardan ayrılıp duvara yaslandım, sabah oluyordu, sigara tuttu arkamdan biri. Uzandım aldım, hırsızmış, basılmış evde salak. Durumu anlattım güldü bana. Rakip takımı tutuyormuş, “İyi beklememişsin maçı nasılsa koyacağız size” dedi. Ağırıma gitti zırtapoz hırsızın lafı, koydum kafayı burnunun üstüne, dağıldı ağzı burnu. Apar topar çıkardılar dışarı. Tehditler savurdu bana. Hadi lan ikile, kodumun hırsızı dedim arkasından. Sabah dokuz gibi sorguya aldılar teker, teker. Sıra bana geldi. Klasik sorgu odası iste. İçim rahat, ifadeyi verip gideceğim maça. Aaa, bir baktım bizim hırsızı da aldılar odaya, oturdu karşımda. Burnu tamponlu, sargı içinde. “Noldu lan yetmedi mi?” dedim. Koltuğunun altındaki silahı görünce yıkıldım. Sivilmiş meğer, nezaretten laf almaya karışmış, nasıl yedim bu numarayı diye kendi kendime kızdım. Diğer çocukları salmışlar mahkemeye kadar, ama bizim kırık burun davasından “memura karşı koyma ve darptan” kalakaldık. Mac gitti, ama asil giden benim hayatımdı. Asker ertesi gün darbe yaptı. Memurun raporuna göre hala ben örgüt üyesi zanlısıydım. Darbenin ilk günlerinde kurulan mahkemelere çıkartıldım. Konuşturmadılar bile. Sonrası o koğuş senin, bu koğuş benim.
Her koğuşta derdimi anlattıkça bana ajan muamelesi yaptılar. Ben de kimseyle konuşmamaya başladım. Dışarıda hala bizim tribünden avukat çocuklar uğraşıyormuş ama yakalandığım grup çok sivriymiş, çok vukuatı varmış, yırtamaz demişler. Ben de bir umuttur bekliyorum iki yıldır, ama şu gardiyanlara gıcık oluyorum, ne olduğumu bildiklerinden ne zaman maç kaybetse Beşiktaş abuk subuk hareket yapıyorlar, ben de dalıyorum, sonrası jandarma dayağı, bıktım, ağzımda diş kalmadı.”

 Otobüs otobanı bitirmiş, yola döner dönmez, mola vermişti. Yolcuya kalsa hikâyenin devamını dinlemek için altına işemeye razıydı. İkide bir vah, vah diyor, yorum yapmak istiyordu. Adam aşağı indi, bir sigara yaktı. Hava soğumaya başlamıştı. Bagaj sıcak mıdır, diye düşündü. Ölüler üşümezdi oysa. Çaylarla birlikte üst üste, hızlı, hızlı sigaralar içildi. Anons yapıldı, otobüs mola yerinden ayrıldı. Meraklı kulaklar dikildi, VCD’de oynayan filmi kimse seyretmez
olmuştu. Adam devam etti. Mehdi’nin bir arkadaşı olmuştu artık.

“Okumamıştı, ama hayat onu yetiştirmişti. Bize katıl dedim ona. Anlamam o işlerden, sevmem o işleri dedi. Olsun vakit başka türlü geçmez, gel otur akşamları sen de tartış bizimle dedim. Koğuş sorumlumuza durumu anlattım. “Ajan olabilir” dedi. Ben kefil oldum Mehdi’ye. Oturdu o aksam bizimle. Kısmetsiz Mehdi’nin ilk geçesi de şanssız başlamıştı aramızda. Okuma yapılacaktı. Zuladan kitaplar çıktı. Herkes harıl harıl okumaya başladı. Yan gözle Mehdi’yi seyrediyordum, okumak ne kelime, kitaba bakmıyordu bile, sonra harita metodunu soktu kitabının arasına, yine kendi dünyasına daldı. Ama onu bekleyen bir sürpriz vardı ki, okunan kitabın bölümü hakkında tartışma yapılacaktı gece yarısı. Okuma bitti. Bölüm bölüm herkes koğuş sorumlusunun sorduğu sorulara yanıt veriyordu. Sıra Mehdi’ye geldi. Ben gözlerimi kapadım, çıkacak cümbüşü ve Mehdi’nin sorumluluğunun bende olduğunu düşünerek başıma gelecekleri düşünüyordum. Koğuş sorumlusu sordu “Mehdi, teoride yenilmek kişi benliğinde ideolojiyi zedeler mi?” Ben yer yarılsa da içine girsem diye düşünürken Mehdi gırtlağını temizledi, konuşmaya başladı, kulaklarımı tıkadım. “Bir harekete taraf
olmak, eğer ona aşk ile bağlanmamışsan sana kaçacak çok fırsat bırakır. İnsanın kendi dünyası bencillik üzerine kuruludur. Benlik, bencillikten türemiştir. Teori diye tanımlanan hareket, insanın bencilliğini kaybolur gider. İşte insanoğlu harekete saygısını yitirmemek için aşkı doğurmuştur, beyninde ask olmazsa benlik ya da bencillik, teoriyi zorunluluk haline getirir. Teoride yenik düşmek, eğer teorinin insana salgıladığı aşk yoksa yenilmektir. Ben sevdalarıma hiç yenilmedim” Sessizlik
oldu. Kulaklarımı diktim sessizliğe. Felsefenin temel ilkeleri, bir adamın sözleri karşısında yenik düşmüştü. Işıklar söndü, herkes o gece öğretilen teoriyle aşkını koydu teraziye. Birkaç gece geçti. Koğuş sorumlusu Mehdi’yi istedi yanına. Ajan olup olmadığını dışarıdan sorgulamıştı. Hiçbir kayıt yoktu. Direk sorgu yapacaktı. Havalandırma sırasında ben ve Mehdi’yi karsısına oturttu, hikâyesini ona da anlattı Mehdi. “Peki, sen bunca felsefe kitabıyla boğuşup vardığımız yargıları, bir aşka bağlayıp nasıl sonladın Mehdi” dedi koğuş sorumlusu. “Siz hiç Beşiktaşlı oldunuz mu?” diye cevap verdi Mehdi ve devam etti. “Yaşadığımız bu hayatı nasıl yaşayacağımızı biz kitaplardan öğrenmedik veya şu doğrudur diye kimse
bize destur vermedi. Hayatı eğrisiyle doğrusuyla yaşadık dibine kadar. Ve bizim yaşayışlarımızın bize gösterdiği doğrular oldu, yeri geldi bizim yanlışlarımızı doğru uygulaması için abi olduk. Bir felsefemiz oldu yalnız yaşanmışlıklardan. Şimdi siz başkalarının hayat deneyimlerinden türettiği felsefe ile değil kendinizinkini, bir ülkenin kaderini çizme yarısına giriyorsunuz. Peki, kendinizi, yeteneklerinizi ve harekete olan aşkınızı ne kadar biliyorsunuz. Veya bu coğrafyada yaşayanlar sizin
için ne ifade ediyor” diye konuştu Mehdi. Ben yanılmıştım. Üniversiteler okumuştum, kitaplar yutmuştum, makalelerim çıkmıştı dergilerde ama Mehdi’nin Beşiktaşlılık üzerine yaptığı küçük bir yorum bile felsefemizin ne kadar kitaba ve teoriye bağlı olduğunu bana göstermişti. İleriki günlerde Mehdi o bize biraz sığ ve argo jargonu ile Beşiktaşlılığı anlattı. O zamana kadar sporu, hele hele futbolu küçük burjuva eğlencesi olarak, toplumun afyonu sayan bizler, Beşiktaşlılık felsefesi içinde fanatik bir taraftar olup çıkmıştık. Simdi anlayabiliyorduk Mehdi’yi, bu kadar bir futbol takımını sevip, maçlardan, seyirden, gazetelerden, radyodan bu kadar uzak kaldığı halde Beşiktaş’ı bu kadar sevebilmesini. Çünkü sahada
oynanan oyun değil, taraf olmanın hazzı yakıyordu ve bağlıyordu beynini. 82 yılında duruşmalarımız hızlanmıştı. Kararı çıkan, kendi memleketine yakın cezaevine naklini istiyor, orada daha rahat edeceğini düşünüyordu. Mehdi’ye yapışan örgüt davası çok dallanmış, hakkında ağır kararlar çıkar hale gelmişti. Çok idam vardı ve Mehdi hala suçsuzluğunu kanıtlayamıyordu. Bu arada çok uzun yıllardır şampiyon olamayan Beşiktaş şampiyonluğa koşuyordu. Aksam saat yedide herkes haberlere kulak kesmişken Mehdi bir an önce spor haberlerinin gelmesini bekliyordu. Yaza doğru karar çıktı, devlet düzenini değiştirmek amaçlı suç örgütüne üye olmaktan idamı istenmişti Mehdi’nin. Hâkim daha önce islenmiş sucu olmadığından hafifletici sebeplerle cezasını müebbette çevirmişti. Bu tam bir yıkımdı. Mehdi’yi sakinleştirmek için yanına gittim. Zaten sakindi ama hüzünlüydü. “Şimdi olacak şey mi bu müebbet. Yani ben bir daha hiç Beşiktaş maçı
seyredemeyecek miyim şimdi?” dedi Mehdi ve devam etti. “Bir de benim sevdiğim vardı biliyor musun? O benim sevdiğimin farkında bile değildi ama ben onu çok severdim, bir veda bile edemedim.” Mehdi sevdiği kızı uzun uzun anlattı bana. Yüzünü anlattı, ellerini anlattı, gülüşünü anlattı, evinin yönünü anlattı, bakışlarını anlattı. Beynimde zehirli bir düşünce, o anlatırken, kızın resmini çizmişti gözümün önüne. Söyleyemedim ama ben de âşık olmuştum o kıza, Mehdi’nin kızına. Karar çıktıktan sonra temyiz istedi ama nafile. Artık buralarda kalmasının anlamı yoktu. Nakil istedi. Hem de kimselerin tahmin edemediği bir yere, Eskişehir’e. Ki en kötü şartlardaki cezaeviydi o dönemin. Ama Beşiktaş orada oynayacaktı,
şampiyon olacağı maçı. İdare seve seve kabul etti, bir ilkyaz günü elinde bavul, ardında bizleri bırakıp çekip gitti. Giderken sanki mahpusluğa değil, İstanbul’dan es-es deplasmanına giden çocuklar gibi bir tebessüm vardı yüzünde.”

 Otobüs gece yarısı Samsun otogarına girdi. Uykudan ağırlaşmış gözlerde bir hüzün vardı. Bütün otobüs bu hikâyeyi dinler olmuştu artık. Yemekler yenildi otogarın lokantasında, adam hürmet görüyordu ve şoförlerin masasındaydı artık. Bir an önce otobüse dönüp Mehdi’yi dinlemek istiyorlardı. Oysa Mehdi bagajda kendi hikâyesinden habersiz, öylesine cansız toprağa doğru seyrine devam ediyordu.

“Sonra ne oldu, görüşebildiniz mi?” diye sordu şoför. Adam kaldığı yerden devam etti. “Bizim koğuş az bir ceza ile yırttı bu işten. Üçer beşer yıl yatıp çıkacaktık. Bu sevince bir de Beşiktaş’ın Eskişehir’i 3-0 hükmen yenip şampiyon oluşu da eklenince, o gece hem Mehdi’yi anmak, hem de şampiyonluğu kutlamak için eğlence tertip ettik. Bir hafta sonra bende ayrıldım oradan. Bursa hapishanesine sevk oldum, iyi bir yerdi. Ama Eskişehir’ den inanılmaz haberler geliyordu. Kıyım vardı, çok zor haber alabiliyorduk. Mehdi gelen sevklerle iyi haberlerini gönderiyordu, bir de boncukçuluğa merak sarmış, çakmak kılıfıydı, anahtarlıktı, siyah beyaz hediyeler gönderiyordu bana. Ara sıra mektup da yazıyordu, ama yarısı yırtık, karalanmış ve silinmiş şekilde geliyordu mektuplar. Silinmeyen yerlerinde o kızdan bahsediyordu yine. Küçük bir isyan var diye duyduk Eskişehir’de. İçim içimden gitti Mehdi dedim. Bir şey olmamış ama sürmüşler doğuda bir yere, haber gelmedi sonraları. Ben tahliye oldum. Mehdi’yi aramaya koyuldum ama nafile. Eskişehir’deki isyanı o başlatmış. O yüzden gittiği yeri söylemiyorlardı. Avukatlar tuttum, işi kovaladım ama devir bizim devrimiz değildi. Çaresiz İstanbul’a döndüm. İçim içimi yiyordu. Mehdi’yi bulamıyordum. Arkadaşlarını buldum, Beşiktaş’ta. Onlar da kovalıyorlardı işi ama nafile. Birden karşıma o çıktı. O kız. Mehdi’nin sevdiği kız, Mehdi’yi sordu. Büyülenmiştim. Konuşamadım bir süre. Bir muhallebicide oturduk, uzun uzun anlattım ona olup bitenleri. Ama içimin yağları eriyordu ona baktıkça. Sık görüşmeye
başladık, bir süre sonra Mehdi’den çok birbirimiz hakkında konuşmaya başlamıştık.” Adam bunları anlatırken bir homurtu oldu otobüste, yapılır mı bu diyordu bir kısmı, diğer yandan niye olmasın diyordu arka taraftakiler.

Otobüs Karadeniz’e paralel virajları ala ala, saatler sabaha karşı Vakfıkebir’e ulaşmışlardı. Adam devam etti, “onunla evlendim. Beşiktaş’ta ev
tuttuk. Mehdi’den haber yoktu. İşsizdim. Zor geçiniyorduk. Özal zamanına çabuk uymuştu koğuş arkadaşlarım. Reklamcı oldular, gazetelerde yazar oldular, hepsi yolunu buldu. Mehdi geliyordu aklıma ve söyledikleri. Hani o benlik bencilliğe dönmesi, aşkı, sevdası. Nerede kalmıştı o yüce teoriler. Hepsini bir çırpıda silmişti mahpus dostlarım. Çocuğumuz da oldu
bu sıkışıklıkta, adını koymakta tereddüt etmedik. “Mehdi.” Onun alışkanlıkları bana geçmişti sanki. Tribün tayfası olmuştum, bir iş buldum sonraları. Kalem kâtipliği gibi bir şey belediyede. Yıllar geçti, Mehdi’den haber yoktu. Kimileri gördüğüne yemin ediyordu, yeni açıkta. Ama ben görmedim. İzini sürmeyi bıraktım. Yıllar geçti aradan. Bu sene bir maçta yeni açıkta bayrağını siyah beyaza çeviren partililerin arasında görür gibi oldum sanki. Saçları beyazlamış bir adam peşinden koştum, yetişemedim. O muydu, değil miydi, çok kuşkulandım. Tekrar aklıma düştü Mehdi. Araştırmaya koyuldum ve buldum onu. Dosyasını çabuk çabuk okudum. Mardin’de, Antep’te, Bingöl’de yatmış. Hastalanmış. Yaralanmış. Önceden suç işlediği maddeler Avrupa Birliği uyum yasalarıyla ortadan kalkmasıyla suçları da ortadan kalkmış, sonrada Rahşan hanım affından salıverilmiş. Demek doğruymuş, oymuş. Sonra muhtarlıkları dolaşıp kaydını aradım. Bulamadım. Ta ki geçen haftaya kadar.”

Uyku çökmüştü otobüse. Artvin gözüküyordu ama viraj, viraj, viraj. Ulaşılamayan bir kartal yuvasını andırıyordu Artvin. Adam yorgunluktan kısılan sesi ile bitiriyordu hikâyesini. “Gecen hafta iki polis geldi evime. Polis gelince bir korku aldı beni, mahpusluktan kalma alışkanlıkla. Bir kâğıt tutuşturdular elime. İstinye devlet hastanesinden çağırıyorlardı beni. Ne için diye sordum, tespit dediler. Ceketimi aldım çıktık. Hastanenin bodrum katına indirdiler beni. Morg odasına bir sürgü açılmış, beyaz bir çarşafın başında bekliyordu morg bekçisi beni. Çarşafı kaldırdı, yatan Mehdi’ydi. Öylesine yaşlanmış, saçları beyaz, mutlu ve ihtiyar ceset yatıyordu sedyede. “Başınız sağ olsun, giriş kaydına sizin isminizi yazmış yakını olarak, kardeşinizmiş, Allah sabırlar versin.” Morg kadar soğumuştu damarlarımdaki kan. Yıllardır aradığım adam karşımdaydı, sarıldım ona çaresiz. Evrakları hazırladılar, işlemleri yaptırdım. Ben ve bir tabut gecenin yarısı baş başa kalmıştık.
Doğum yeri gözüme çarptı Mehdi’nin. Artvin. Ertesi gün onu Artvin’e götürüp gömmeye karar verdim. “Peki, kimi kimsesi kalmamış mı garibin İstanbul’da” dedi muavin. “Yok, ölmüş hepsi, eniştesi de devlet memuru olduğundan başım belaya girmesin diye bulaşmadı cenazeye” diye cevap verdi adam. Artvin otogarına girdi otobüs. Omuzlar üzerine alindi Mehdi. Yukarı
mahallede bir camiye götürdüler. Otobüs yolcuları cemaat olmuştu. İmam sordu, “Nasıl bilirdiniz?” Hep bir ağızdan “İyi bilirdik” sesi yankılandı. Yalçın bir kayalık gibi mezarlıkta, kartal yuvasında buluştu toprakla Mehdi. Ama aşkı hiç ölmedi.”

(Alıntıdır)

Nazım’a Mektup

Ah Nazım ah… Ben memleketinden bir insan manzarasıyım. Merdivenlerden inen Kemal gibi ortasında kainatın. Galip Usta gibi cebindeki parasının yirmi kuruşunu paylaşacak parası olmayan. Ve senin şiirini bile okuyacak parası olmayan. Ve hatta nefes alacak dahi parası olmayan. Evet Nazım, şiirlerini parayla satıyorlar. Güzel, renkli kapaklarıyla vitrinlerde pazarlıyorlar. Bense  Şeyh Bedrettin’in mezarında okuyamıyorum alıp destanını. Ona bile para istiyorlar. Oysa ki sen öyle olsun istemezdin, bilirim. Yine de yankılanır gönüllerde şiirlerin. Biz ise düşmüşüz hayatın derdine. Bugün artık değil Haydarpaşa merdivenlerinde inmek, çıkmak ve durmak evimizden bile çıkamaz olduk. Derdimi paylaşmak için bile para istiyorlar bizden. Gitmek için bir yerden bir yere. Yoksa eğer papel, git bir köşede geber. Aynı Ali gibi masanın üzerinde yüzükoyun, sırtı yarılmış gömleğinin ve kumral başı bileklerinde…

Sartre

Bir şeye karşı koyuyorsak onun verdiği coşkuyla koyuyoruz. Öyleyse kâğıtları açalım artık: Hayat “umutsuzluğun öbür yanında başlar.” (Sinekler)

image

YÖNETMEN KEN LOACH’TAN FİLM YAPIMI ÜZERİNE 10 DERS

Pek az yönetmen toplumsal konuları Ken Loach kadar etkili bir şekilde canlandırabilir. Gerek aileyi konu alan büyük tarihsel dramlarda (The Wind That Shakes The Barley, Land and Freedom), gerekse işçi sınıfının çilesini dillendiren karakter odaklı filmlerdeki yönetimiyle (Kes, Riff-Raff, Sweet Sixteen, Bread and Roses) Loach yer ve zamandan bağımsız, ilişkilenmenin son derece kolay olduğu evrensel hikayeler yaratır.

Loach’un son yapıtı olan The Spirit of ’45 adlı belgesel bu yılki Berlinale’de galasını yaptı. Loach’un köklü geleneğini bugün halen yarım yüzyıl önce olduğu kadar güncel olan bir öyküyle sürdüren film, Britanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında hakim olan geleceğe dair umut hissini ele alıyor. Savaş sonrasında, savaşı birlikte kazanmış bir halk, ülkesini yine el birliğiyle yeniden inşa edebileceğine inanıyordu.

Loach 1945’te İşçi Partisi’nin kazandığı zaferin tarihini dönemin eylemcileri, işçileri, sendikacıları ve iktisatçılarının sesiyle anlatıyor. Ulusal Sağlık Kurumu’nun (NHS) kuruluşuna, hizmet kurumlarının ve ulaşım endüstrisinin kamu mülkiyetine geçişine; ardından da Thatcherizm’in etkilerinin ardından topluma neler olduğuna, bireycilik mitinin bu toplumsal kazanımları nasıl alıp götürdüğüne şahit oluyoruz.

Loach’un başarısı belli bir tarih dilimini ele alıp, söz konusu dönemde öğrenilenlerin dünyanın dört bir yanında ülkelerin halen sayıca az olanlarla çoğunlukların rolleri arasındaki dengeyi kurabilmek için uğraştıkları bugünün dünyasında halen ne kadar önemli olduğunu gösterebilmesinde yatıyor.

Bir sinemacı olarak Loach’un çalışma biçmi filmlerindeki karakterlerin çalışma hayatlarından çok da farklı değil. Geleneksel Hollywood modelinden farklı olarak Loach’u motive eden tek başıma zirveye giden basamakları tırmanmaktan ziyade, işini iyi yapan bir ekibin ortak memnuniyetine dayalı kollektif bir ruh, ve sette bunun getirdiği uyum.

Çoğu projesinde prodüktör Rebecca O’Brien ve senaryo yazarı Paul Laverty’nin de dahil olduğu ekibini bozmayan Loach, ekibine olan sadakatiyle tanınıyor. Filmmaker dergisi Loach’la Berlin’de filminin galasından hemen sonra 45 yıllık sinema hayatında başka neler öğrendiğini keşfetmek üzere konuştu.

Tutumlu bir ekip bulun :

Ben kimseyi kazıklamayan prodüktörlerle çalıştığım için şanslıyım. Biz fazla para da harcamıyoruz; dolayısıyla saçma israflara yer yok. Bu yöntem büyük ölçüde prodüktörler işleri son derece rahat bir düzene oturttukları için işliyor.

Bana kalırsa, kulağa garip de gelse çok büyük paralar harcamıyor oluşumuz işimize yarıyor. Sinema bizim seviyemizde bile iyi para kazandıran bir sektör; ama  meblağlar çok büyüdüğünde yolsuzluğa son derece yatkın. Dolayısıyla siz siz olun, akla yakın olanı yapın. 

Etrafınızdaki insanların değerini bilin :

Bence herkesin herkese saygısı vardır. İnsanlara işlerini yapmaları için yeterli zaman vermeye çalışırsınız; bazen zaman kısıtlıdır, ama malum, hepimiz aynı rahatsızlıkları paylaşıyoruz.

Bana kalırsa insanların işe yaptıkları katkının kıymetini bilmek kilit noktadır. Böylece hem siz, hem de karşınızdakiler kendinize değer verildiğini hissedersiniz. Ben harikulade insanlardan oluşan bir ekiple çalışıyorum; ekipten bir kişiyi çıkarsanız işimizi yapamaz hale geliriz. Zaten bunu ekiptekilere söylemeniz bile gerekmez; yaptığınız işe zaten içkindir bu, değil mi?

En iyi ekiplerin temelinde sadakat vardır:

Ben çok iyi bir ekip kurabilecek kadar şanslıydım; ekibi oluşturanlar son derece sadık olunca siz de onların sadakatine karşılık vermeye çalışırsınız. Ve sonra ekibinizle ortak bir tavır geliştirirsiniz ve böylece en temel şeylerin üzerinden tekrar tekrar geçmeniz gerekmez; çünkü birbirinizi anlarsınız. Bu bir sağduyu meselesidir.

Sinema sektöründe emek son derece dağınıktır. Ben fazla değişmeyen bir ekiple çalışabildiğim için şanslıyım. Eğer bu şekilde büyük ölçüde tutarlı çalışabilirseniz bu size bir takım oluşturmak için gereken güveni de verir.

Daha başlamadan budayın. Sonra biraz daha budayın :

Muhtemelen hiç bir işinize yaramayacak bir sürü sahne çekiyorsunuzdur; bana kalırsa bu yapılabilecek en büyük hatalardan biridir. Ve ben de bunu yaptım; kimi zaman da daha başlangıçtan itibaren yaptım.

Biz daha başlamadan bütçemizi budarız. Senaryoyu daha az masraf yaratacak şekilde budarız. Her filmde olmasa da olacak bir ya da iki sahne vardır; bunu her seferinde baştan bilemezsiniz, ama bunu bilmek de sinema sanatının bir parçasıdır. İşinizin önemli bir kısmı çekime başlamadan senaryonuzu size boşa vakit harcatmayacak şekilde budamaktır.

En küçük öykünün dahi epik tarafını bulun :

Bu işin yazma kısmıyla ilgili. Paul (Laverty) ile uzun süredir çalıştığımdan onu iyi tanıyorum: Paul’ün güçlü yanı size büyük resmi anlatacak olan mikrokozmosu bulabilmesidir. Gördüğünüz çok küçük bir şeydir, ama onun üzerinden büyük resmi öğrenirsiniz. Her zaman aramanız gereken bu olmalıdır: küçük bir öykü, bir ilişki veya bir durumu hakikatine uygun bir şekilde anlatabilirseniz, onun içinde olduğu çok daha büyük resimle ilgili çok önemli bir şeye onu aslında hiç dile getirmeden değinebilirsiniz. Esas aranacak öyküler bu tür bir çıkarsamayı mümkün kılan öykülerdir.

Aktarması ne kadar zor olursa olsun, öykü kendiliğindenlik hissi taşımalıdır:

Kurgusal sinemada, ve bizim filmlerimizde de, senaryo son derece net ve nihaidir. Perdede gördüklerinizin yüzde 98’i senaryoda vardır. Üzerine yüzde bir veya ikilik bir kısım eklenir, ama o da doğaçlama hissi verecek şekilde yapılmalıdır. Bu bir Chopin icrasına benzer: her ne kadar beste çok önceden yazılmışsa da sanki piyanist piyanoya oturmuş ve o müthiş besteyi o an kafasından çıktığı gibi çalmış gibi hissetmeniz gerekir. Sinemada da böyledir: iyi sinema sanki o anda kendiliğinden gözünüzün önünde olup bitiyormuşçasına bir görünüme ve niteliğe sahip olmalıdır. Becermeniz gereken numara budur.

Senaryonuzu düzenlerken düşmanlarınızı düşünün :

Filminizin ne anlattığı, alt metninin ne olduğu, ne tür örtük anlamlarının olabileceği gibi şeyleri sürekli dikkatle düşünürsünüz: anlattığınız hakiki midir; dayanakları sağlam mıdır; yanlış anlaşılmaya açık mıdır?

Bir sorun varsa senaryonuzdadır. Eğer senaryonuzda bir sorun varsa dönüp dolaşıp mutlaka filmde ortaya çıkar. Bir iki kez senaryomu tam anlamıyla iyi hale getiremediğim oldu; ve öğrendim ki hatalar işin son aşamasına kadar peşinizden gelir. Başlangıç aşamasının zorluklarından biri de budur.

Doğru alt metni yakalamanın sırrı senaryo üzerinde çok çalışmak, ve düşmanlarınızın soracağını bildiğiniz soruları sormaktır.

Yazar-yönetmen ilişkisi kutsaldır :

Paul yazmaya başlamadan önce ikimiz öykü üzerine uzun süre konuşuruz; ardından Paul ilk versiyonu yazar. Senaryonun iskeletini oluştururken her aşamada konuşuruz, ama yazma işini Paul yapar. Ve uzun süren casting aşamasında onun farklı zamanlarda sık sık uğramasını, ve en son aşamada Rebecca ile birlikte olmasını isterim; çekimlere de mümkün olduğunca sık gelmelidir. Pek çok zaman benim ıskaladığım bir şeyi Paul görür. Yazar-yönetmen ilişkisi kafa denkliğine dayalı bir ilişkidir. İki taraf ta birbirine baskı yapmamalı, birbirinin varlığından keyif almalıdır. Paul yapacak hiç bir şey bulamazsa kahveleri getirir.

Unutmayın ki yazmak ve yönetmek aynı şey değildir:

Eğer yönetmenseniz şunu hatırlayın: siz yazar değilsiniz. Sanırım yeni yetişen pek çok yönetmen aynı zamanda yazar olmaları gerektiğini düşünüyorlar; ve bana kalırsa bu onların önünde çok büyük bir engel. Yönetmenseniz yazar değilsinizdir; ve yazarsanız da muhtemelen yönetmen değilsinizdir. Aradaki farkı aklınızdan çıkarmayın.

İyi yazar-yönetmenlerin sayısı pek de fazla değildir. Çoğu zaman senaryoları fazla ince kalır; yeterince karmaşık ve yoğun olmaz. Yönetmenlik yapan yazarlarınki de çoğu zaman fazla yoğundur; metnin nefes almasına izin vermezler.

Yazar ve yönetmen vizyonlarının her ikisine de muhtaçsınız, ve ikisi aynı şey değildir; birbirlerini tamamlayan iki ayrı şeydirler. Gerek senaryoyu, gerekse filmin yönetimini denetleyen ikinci bir çift göz daha olması her zaman iyi bir şeydir.

Sakin olun.

Sonuçta yaptığınız şey bir filmden ibaret, değil mi? Uzun günlerin sabahında 6’da kalkmak, kendinize inancınızı kaybetmemek işin en zor kısmıdır.

Nihayetinde, işi beceremeseniz bile, ertesi gün geriye bakıp beceremediğiniz işten dersinizi çıkarabilirsiniz.

Hepi topu bir film yapıyorsunuz. Kendinizi fazla ciddiye almayın.

Sinema

Lattuada şöyle diyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onları mafyaya mı, hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa
heyecanla katılacak (…) Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”