Yitik

Yıllardır tahtakurularının kemire kemire içlerini boşalttıkları 4 ayağının üzerinde duran, o kararmış ahşabında dönemin el işlemelerini kendi zamanında gururla taşıyan sandalyeyi, salonun tam ortasına koydu. 4 ayak birbirinden bağımsız hafifçe hareket ettiler. İnce ve zayıf bir gıcırtı salonun mühürlü sessizliğini bozdu. Arkadan gelen cılız ışığın aydınlattığı mekanda gözüne gerçek gibi gelen tek nesneden gözlerini alamıyordu. Kimsenin dokunmamış olmasına rağmen hafif hafif sallanan ipin sarmallarını uzun uzun inceledi. Birbirlerine dolanmış, sarılmış ince damarların oluşturduğu bu kopmaz bağ, onu bu hayattan alıp bambaşka diyarlara ya da belki  de bir bilinmezliğin daha doğrusu hiçliğin ortasına taşıyıp bırakacaktı. Nereye giderse gitsin, buradan gitme fikri, kaçma, terk etme ya da vazgeçme fikri ruhunu öylesine rahatlatıyordu ki artık bu zamanda bu diyarda tek bir nefes dahi alabilmesinin imkansızlığını ona unutturuyor ve üzerinden hiç kaldıramayacağı bir yükün ağırlığını alıyordu. Karşısında yavaş yavaş sallanan ipin derinlerden gelen sesi, şimdiye kadar buradan kaçmış veya sürülmüş tüm kişilerin çağrısını dillendirir gibi kulağına fısıldıyordu yavaş yavaş. “Ver elini, sıkıca tutun bana ve seni buralardan alıp götüreyim. Yüzünü başka tarafa çevireyim. Bir daha bu dünyanın ne tadını ne kokusunu ne de sesini duy. Arkanda bırak tüm bu şeyleri, yükünden kurtul. Ver elini.”

Gözünün önünde bir renk belirdi, her yer bu renk ile doldu. Koyu bir mor tüm yeri, duvarları ve tavanı kapladı. Sandalye yavaş yavaş mora bulandı ve ip gözlerinin önünde ağır ağır mora dönüştü. Belleğinin en karanlık yerinde, dipsiz, sonsuz karanlığın içinde mor bir el belirdi. Parmakları sonuna kadar açık, gergin bir el. Yavaşça hareket etmeye başladı. Giderek büyüdü. Büyüdü. Bir dev hapishanesinin parmaklarını andırana dek büyüdü. Ve sonunda kendisini içine alarak kapandı. Artık yakalanmıştı. Ne duvarların moru ne de ipin damarları onu alıp götüremezdi. Hapsolmuş bir hayvanın ruhuna büründü. Az önce hissettiği çaresizlik şimdi kurtuluştu onun için. Hedefe güdüleyen bir kaynaktı. Motoru çalıştıran yakıttı. Çıkışa götüren yoldu. İki arada bir odadaydı şimdi. Kapı aralığındaydı, hem orada hem buradaydı. Yükü iki katına çıkmıştı. Gitmek isterken kalmaya mahkum olmuş, kalmaya çalışırken çoktan gitmiş olacak idi. Zihninde donan zaman etrafında hızlanmıştı. Şimdiye kadar göremediği, yüz çevirdiği, peşinden koştuğu fırsatlar, batan gemiden kaçan o küçük filikaya sığışıp tüm güçleriyle kürek çekiyorlardı.

Yavaşça sandalyeden indi. Tüm eşyalar mora bulanmıştı. Birbirinden ayırt etmenin güçleştiği, tek bütün olduğu boyutsuz bir mekandaydı artık. Ellerini kaldırdı ve baktı. Elleri de mordu. Kalbi kırık “Bazı şeylerin geri dönüşü yoktur.” demişti. Düz bir çizginin kendi etrafında dönen yolcusuydu. Nefesini tutarak söylemişti bu sözü. Kendi ağzından çıkmış fakat başkasının sesiyle duymuştu. Söylerken kabullenmek istememiş, farkındayken unutmak istemişti. O zamandan şimdiye dek içinde farklı bir hayat yaşamış, kendiyle her başbaşa kaldığında o hayattaki rolüne bürünmüş ve bir süreliğine de olsa aynı acıyı bir başka kıyafetle yaşamıştı. Farklı olasılıklar, alternatif cümleler, değişik tavırların onu farklı bir yola çıkaracağını ümit ederek yürümüş, vardığı yerin geldiği yerden farklı olmayacağını çok iyi bilerek ve her an bunu reddederek adım atmaya devam etmişti. Bacaklarını kaybettiğinde sürünmüş, aklını kaybettiğinde sırıtmış, aynı anda yaşayıp ölmenin, var olup olmamanın tüm gerçekliğini hissetmişti. Geçen her saniyenin milyonlarca sene alıp götürdüğünü görebiliyordu. Senkronizasyon bozulmuştu. Bilinemeyen, asla kavranamayacak olan farklı yasalar devreye girmiş, alışıldık üzere olmaması gereken şeyler uygunsuz şekilde ağzına tıkılmıştı.

 

Yorum bırakın