Çok garip bir duygunun tam arasında, geçmişte mi yoksa geçmişten mi kaldığını bilmediğim bir tadın dilimde bıraktığı hüznün en şaşalı vaktindeyim. Ne oraya ne de buraya ait, ne yapması gerekeni ne de yapmak zorunda olduğu şeyi yapan birinin tezahürünü ustaca oynuyorum. Dilin de önemi yok. Hiçkimselerin hiçkimse için önemli olmadığı zamanlar bunlar. Geriye çevrilemez bir film makarasının yeniden çevrimi gibi. Duvarlardan yansıyan seslerin soğurulup sindiği, korkup saklandığı vakitler. Ne çare ki derinden akan bu akıntının koyu mavi silüetinde kendimizi görüp el sallamaktan başka yapacak hiçbir şeyimiz yokmuş. İşte şimdi tam buradayız. Herkesler gelmiş, yerini almış. Uğultular ormanında tek beyaz giyen olarak, varlığını sorguladığım o güzel kadın, yavaşça solup kayboldu gözlerimin önünde. Yankılı sesler yapraktan yaprağa, akıldan akla seke seke kaçıştılar. Vicdana dokunmadan hasarsız bir kasırganın kırık gururuyla yok olup, ufalanıp gittiler. Ne desen boş. Öylece bakarak saatler geçer. Yıllar, uzak diyarlardan fısıldar. Gelmiş ve geçmiş ne yakın ne de uzak gelir. Tanımlanamaz bir anın ortasında durup aidiyet hissetmeye çalışıyorum. Elimden bir şey gelmez.
Garip bir tadın ağır bir utancı var dilimde. Zihnim başka şarkıyı haykırırken yanaklarım kızarmış. Olmadığım biri konuşuyor yerime. Sesler oradan oraya, koca bir çölden daracık bir ağaç kovuğuna kadar seyehat ediyor. Senin tasvirinin farklı bir yorumunu hayal ediyorum. Bomboş bir “için” verdiği ağırlığı senden iyi biliyorum.
Çok beğendim