Yol (Bölüm 2)

   Baca dumanıyla ise bulanmış tüm o pis duvarlar, kendilerine has ürkütücü seslerle iletişim kuran, rüzgarla birlikte ileri geri sallanan o paslı tabelalar, geçmişten kalan, eski, çürümüş tahta elektrik direğinin üzerine iliştirilmiş “Matematik dersi verilir” yazılı el ilanı, üzerinde sırılsıklam olmuş olan paltosunun pötürleşmiş yüzeyi, birdenbire bembeyaz bir ışıkla aydınlandı. Sokağın her köşesi, her detayı bir anlığına birbirine göz kırptı. Sonrasında aynı hızla derin karanlığın içine geri döndüler. Bu dünyanın tek ışığı sokağın sonundaki cılız sokak lambasıydı. O da utangaç bir şekilde hafifçe titreşti. Gücü, bu dünyaya uygun bir şekilde sadece kendine yetecek kadardı.

   Yavaş adımlarla ilerlemeye devam etti. Sokak lambasına yaklaştıkça, şu anda içinde bulunduğu zamanın perdesini aralayıp başka bir kısmına geçiyormuş gibi hissetti. Sanki ruhu bedeninden nazikçe ayrılıp, bu karanlık sokağın tek başına var olduğu, hep gecenin hüküm sürdüğü bir dünyaya doğru ilerliyordu. Herhangi bir mutluluk kırıntısının dahi bulunmadığını çok iyi bildiği bu diyara tamamen yerleşmeyi düşünüyordu. Burada onu devamlı kendine çeken bir şey vardı. Hayatı boyunca nereye gitse, hep bu sokağın temsil ettiği o kapkara içsel dünyaya karşı büyük bir özlem duyuyordu. Benliği burada doğmamışsa bile burada şekillenmişti. Kendiyle baş başa kaldığı her zaman, o fısıltılı ses onu buraya çağırıyordu. Zihninin rutubetli dehlizlerinden bu karanlık dünyaya açılmak için can atıyor, yalnızlığın en soğuk  ve en sert halini burada yaşamasına rağmen, adını bir türlü koyamadığı acı bir huzur içini dolduruyordu. Sahip olduğu tek şey bu acı veren huzurdu.

   Bir kaç adım daha ilerledikten sonra sokağın köşesinden siyah bir köpek çıkageldi ve sokak lambasının tam altında durdu. Yağmurla ıslanmış tüyleri cılız ışığın altında parlıyordu. Simsiyah gözleri hareketsizce ona baktı. İkisi de bu karşılaşmanın şaşkınlığı içinde donup kaldılar. Köpeğin gözlerinde bir hikaye yazılıydı. Uzun bir geçmişe uzanan bir hikayeydi bu. Buğulu imgeler, köpeğin gözlerinden dışarı süzülüyordu. İkisini buluşturan ortak bir yanı vardı bu hikayenin. Gözlerin derininde yatan, karşılığı insan dilinde olmayan anlamlar, bu iki canlı varlığın arasında bir bağ oluşturuyordu. Köpeğin vücudu, zaptedilip hapsedilmiş koca bir okyanusun kafesi gibiydi. İçinde binlerce mesaj ve nereden geldiği belli olmayan bir duygu vardı.

   Köpeğin tüyleri birden bire göz kamaştırıcı şekilde parıldadı. Ardından bu kez sokağı dolduran derin bir kükreme duyuldu. Camlar titredi, çok uzaklardan birkaç aracın alarmı çalmaya başladı. Köpek irkildi. Parlak tüylerinde birkaç damla sağa sola fırladı. Sokağın başından sonuna doğru yankılanarak uzaklaşan sesle birlikte köpek de uzaklaştı. Karşısında tekrar bomboş sokakla kalakaldı. Kendisi de bu sokaktaki diğer objeler gibiydi. Buraya ait bir objeydi o da. Başının üzerinde gıcırdayarak sallanan tabela gibiydi. Gözlerinde kendi işlevinin mahiyeti yazılıydı. Sokakta olmak. Bu sokakta. Yanıbaşında usul usul akıveren küçük yağmur suyu deresinin şırıltısını dinlemek, içini sarıp sarmalayan büyük alev girdabına bir odun daha atmaktı işlevi. Kendi kendini yakmak sonra yeniden doğup yeniden yakmaktı. Yarattığı acıyla besleniyordu ruhu. Kendi özel hapishanesindeki bütün objeler, tüm detaylar bu gösteriyi izlemek için oradaydılar. Yan taraftaki küçük terzi dükkanının tabelası da, hemen ilerideki tekel büfenin kepengi de bu yüzden oradaydılar. Köpek, gösterinin başlamasını emretmişti. Kendi egosu sırtını dönüp sokağın köşesinde gözden kaybolmuştu. Karakteri gibi kapkaraydı. İçi boş bir et yığını olan bedeninin ateşini harlamanın vakti gelmişti. Paltosunu çıkardı yere bıraktı. Cebinden birkaç kuruyemiş yere yuvarlandı. Kıyafetlerini bir çırpıda üzerinden attı. Çırılçıplaktı şimdi. Yerdeki su birikintisine bıraktı kendini. Küçük yağmur deresi ayaklarından gövdesine doğru akıyor yağmur damlaları yüzlerce metre yükseklikten düşerek göğsünü yumrukluyordu. Çok uzun zaman önce kaybettiği, şimdi adını dahi unuttuğu bir şeyleri aradı yerde. Tek tek irili ufaklı bütün taşlara baktı, hepsini inceledi. Ulaşmak istediği bilinç düzeyine doğru yol katettiğini hissetti. Ait olduğu yerde ait olduğu şeyi yaptığını biliyordu artık. Etrafında gördüğü duyduğu hissettiği her şeyi incelemeliydi. İnsanların delilik diyeceği şey onun kurtuluşuydu. Bulutların arasından süzülen zarif güneş ışığıydı. Eskiden sahip olduğumuz fakat bizden alınan ve yasaklanan güzelliklerin tezahürüydu. Kendini birkaç saniyeliğine gösterip kaçan, derin bir özlem ve hüzün doğuran o anın durmadan tekrar etmesiydi. Kendi kısır döngüsünde kendini tüketen bir kimyasal tepkimeydi.

   Gözleri fal taşı gibi açılmış halde kendi ateşini körüklemeye devam etti. Sokağın derinlerinden bir yerde köpeğin uluması duyuldu. Başını kaldırdı. Ses havada yankılandı. Çamura bulanmış vücudu yerle bütünleşti. Derisi taşlaştı. Yüzü, biçimsiz kaya şekillerine dönüştü. Saçları birer birer ayrışıp suya karıştı. Elinde tuttuğu küçücük çakıl tanesinden farksız, gerçek bir nesneye dönüştü. Maneviyatı havaya karıştı ve bulutlara doğru dağıldı. Sokakla bir bütün oldu.

   Bu karanlık dehliz, bu sonu olmayan yol kaç kişiyi daha yutmuştu acaba? Doymak bilmeyen bu daracık aralık, kimleri çağırıyordu şimdi? Sırada bekleyen binlerce insan vardı. Buraya gelmeye can atan milyonlarca ruh, kendilerini tanımadan etrafta dolanıyordu.

Yorum bırakın