Tek pencereden gelen loş ışık odanın küçük bir kısmını aydınlatmaya yetiyordu. Geri kalan kısımlar neredeyse karanlığa bürünmüştü. Günün öğle saatleri olmasına rağmen dışarıdaki boğuk havanın kasveti, odanın içine doluyor ve loş ortamı daha da boğucu hale getiriyordu. Pencerenin kenarında bulunan küçük sehpanın üzerindeki laptoptan kısık bir sesle derinden bir müzik çalmaktaydı. Ağır tempoda akan müziğin notaları, insanın içine akıp geçmişten gelen hatıraların veya hiç gerçekleşmeyecek hüzünlü hayallerin dünyasına bırakıyordu dinleyeni. Eski birkaç eşyadan yükselen toz zerreleri havada salınıp ışığın önünden geçerken milyonlarca farklı şekle giriyorlardı. Kasvetli bir kaosun hüküm sürdüğü bu odanın kendine özel bir düzeni vardı. Karmaşanın kendine has estetiği hakimdi odaya. Kirli kıyafetlerin ortalığı örttüğü alt üst olmuş bu yerde komodinin üzerinde zamanla erimiş olan iki mum ve hızlıca karalanmış bir yığın kağıt duruyordu. Kimisi yere düşmüş ve üzerine basıla basıla, odanın tüm kirini üzerine toplamış gibi kararmıştı. Kağıtların yanında ise eski usul çevirmeli bir telefon vardı.
Etrafını saran, atılmış kıyafetlerin içinde gömülü bir halde umarsızca yatağa uzanmış sigarasını tüttürmekteydi acele etmeden. Yapacak ne bir işi ne de yapmak istediği bir işi vardı. Öylece uzanmış sadece sigarasını içmekteydi. Kocaman bir boşluğun ortasında hissediyordu kendini. Anlamsızca var olan ve bunu asıl anlamı haline getirmiş bu boşluğun tam merkezindeydi. En önemli kişisi ve tek hükümdarıydı bu boşluğun. Dünya döner ve zaman sessizce akarken kendisinin kimseye ve hiçbir şeye karşı bir sorumluluğu yoktu. Yaşadığı maddi yokluğun zerrece önemi yoktu. Tek tabi olduğu olgu zamandı. Öleceği vakte kadar öylece aç ve sıfatsızca bekleyip, vakti dolduğundaysa hiçbir şey demeden kalkıp gidecekti. Gerisi onun için koca bir hiçti.
Gözlerini sigaranın ağır ağır yükselen koyu dumanına dikmişti. Aynı ağırlıkta hareket eden toz zerreleri dumana karışıyor birlikte yukarı doğru yükseliyorlardı. Üzerlerinde sanki küçük bir çocuğun karaladığı gibi karmakarışık cümlelerin ve çizimlerin olduğu kağıtlardan biri yavaşça sıyrılıp salına salına yere düştü. Yırtılıp tüm zerrelerine ayrılarak toza karışacağı ana dek yerde kalacaktı artık. Kaderi çizilmişti. Yere yansıyan ışığın bir kısmı bu kağıdın üzerindeki saçma çizimlerden birini kısmen aydınlattı. Oka benzer bir şey görünüyordu. İşaret ettiği pencereye yani dışarıya doğru çevirdi bakışını. Koca bir bulut her şeyin temposuna uygun bir halde ağır ağır ilerlemekteydi. Üç araç kırmızı ışıkta bekliyor, iki kişi de kaldırımda yan yana yürüyordu. Bir çift güvercin karşı binanın çatısında etrafı izliyorlardı. Bir tanesi yandan bakan bakışıyla kendisine baktı. Bir an için kesişen bu iki bakış hemencecik ayrıldı ve güvercinler hışımla kanat çırparak uzaklaştılar. Odada duyulan kanat sesleri giderek yok oldu. Tekrar karanlığa gömülen bir obje gibi oda, yine sessizliğin içine gömüldü. Öyle derin bir sessizlikti ki bu neredeyse toz zerrelerinin sesi duyulabilirdi. Uzun bir nefes alıştan sonra yavaşça bıraktı. Havada bir dalgalanma oldu. Tozlar hızlanıp oradan oraya kaçıştılar.
Sessizliği yaran bir bıçak gibi birden telefonun tırmalayan zili duyuldu odanın içinde. Öyle şiddetli çalıyordu ki kendiyle birlikte komodinin üzerindeki her şey sallanıyordu. Suratında hiçbir ifade değişmeden sigarasının son nefesini çekti yavaşça. Sırtını verdiği duvarda söndürdükten sonra yere doğru fırlattı izmariti. Odanın içerisindeki yüzlerce izmaritin arasına bir tane daha ekledi. Telefon dördüncü kez ısrarla sarsıldı. Sesi havayı yardı ve odanın tüm köşelerinde çınladı. Elini tüm ağırlığıyla ahizeye indirdi. Telefonun beşinci ısrarında yavaşça ahizeyi kaldırdı ve kulağına götürdü. Fakat ağzından tek kelime çıkmadı. Kısa bir sessizlikten sonra karşı taraftan duru bir kadın sesi duyuldu.
“Kalk”
Cevap vermedi. Gözlerindeki karanlık ve suratındaki ifadesizlik yerinden oynamadı bile. Telefondaki ses tekrar duyuldu.
“Çabuk kalk”
Derince soludu. Hafifçe yerinde doğruldu ve diğer eliyle bir gözünü ovuşturdu. Boğuk ve ta ciğerlerinden gelen hırıltılı bir sesle konuştu. Sanki yıllardır ağzından tek kelime çıkmamış gibiydi:
“Kimsin?”
Ses duraksamadan konuştu:
“Hemen iskeleye gel. Kafenin yanındaki dar aradan içeri gir. Karşına çıkacak olan tahta kapıyı çal.”
Söylediklerini dinlememişti. Onun için sadece karşıda bir takım kelimeleri hızlıca yan yana dizip konuşan bir uğultu vardı. Biraz daha gür bir şekilde tekrar sordu;
“Kimsin?”
Karşıdaki ses tonlamasını bile değiştirmeden aynı şeyleri söyledi;
“Hemen iskeleye gel. Kafenin yanındaki dar aradan içeri gir. Karşına çıkacak olan tahta kapıyı çal. Çabuk.”
Karşıdan beklediği cevabı alamayınca hafifçe kaşlarını çattı ve ahizeyi kaldırışındaki aynı umarsızlıkla tekrar indirdi ve telefonu kapattı. Yanındaki sigara paketinden yeni bir sigara çıkardı ve dağınık yatağın üzerinde nereye girdiği belli olmayan çakmağını el yordamıyla bulmaya çalıştı fakat çakmak ortalarda yoktu. Kalın örtünün altını yoklamaya çalıştı fakat karman çorman yatağın üzerinde çakmağı bulmak samanlıkta iğne aramak gibiydi. Hafifçe doğruldu. Örtüyü kaldırıp yere fırlattı. Yığılı kıyafetleri tek tek kaldırıp silkelemeye koyuldu. Birden telefonun o keskin sesi tekrar tüm odayı kapladı. Defalarca çaldıktan sonra çakmağı da bulamamanın kızgınlığıyla telefonu kaldırdı.
“Ne var be?”
“Çabuk dediğim yere gel. Acele et çünkü vakit daralıyor.”
“Kimsin dedim sana?”
“Çabuk ol.”
Karşıdan gelen ses kesildi ve telefon kapandı. Elinde ahize ile odanın ortasında kala kaldı. Çakmağı hala bulamamıştı ve ısrarla arayan bu numaranın söyledikleri umurunda bile olmamasına rağmen kendisini tüm bu sorumsuzca halinden alıkoyduğu için canını sıkmıştı. Elindeki ahizeyi telefona doğru fırlattı ve cihazı tuttuğu gibi kablosundan kopartarak odanın diğer ucuna attı. Yığılı kıyafetlerin arasına boğuk bir şangırdamayla düşen aletin sesi son kez odayı doldurdu. Acele etmeden fakat hışımla yatağın üzerindeki her şeyi yere doğru fırlattı. Aralarındaki çakmağı bulmak için hepsini kucaklaya kucaklaya havada savurdu. Bir kaç defadan sonra çakmak yatağın altına doğru fırladı. Bıkkın bir oflama ile eğilip yatağın altına baktı. Çakmak görünürde yoktu. Kalın bir toz tabakasından başka bir şey görünmemekteydi. Kolunu uzatıp eliyle yatağın altını taradı. Ulaşabildiği tüm yerleri yokladı fakat eline gelen tek şey öbek öbek tozdu. Giderek daha da sinirlendi. Doğruldu ve yatağı tutup kendine doğru çekti. Üzerine çıkıp arka tarafına baktı. Fakat çakmak görünürde yoktu. Tekrar eğilip altına baktı. Gözlerini kısarak karanlıkta çakmağı görmeyi ümit etmekteydi. İyice konsantre olmuş bu kez bakışlarıyla yatağın altını tararken arkasından, az duyulan falan hemen tanıdığı bir ses geldi. Bir kaç kat kıyafetin altından duyulan o tiz ses az önce komodinin üzerindeyken bu kadar kulağını tırmalamamıştı sanki. Yavaşça doğrulup arkasına doğru baktı. Kablosundan koparıp yere fırlattığı o telefon, kat ve kat kıyafet yığınının altında yine çalmaktaydı. Bir süre anlamsız bir halde bakakaldı. Bu nasıl olabilirdi? Yaptığı şeyin sonucu değiştirmediğini söyleyen bu ısrarlı ses, tüm imkansızlığına rağmen odanın içinde dolanmaktaydı. Hiç bir yere bağlı olmayan bu aletin sesi, onu tüm sorumsuzluğundan koparıp bu telefonu açması gerektiği düşüncesine itiyordu. Duyacağı şeyi bilmesine rağmen yavaşça sesin geldiği yere doğru yürüdü. Hala kafasında nasıl sorusu dolanmaktaydı. Gömülü olduğu yerden cihazı bulup çıkarttı. Ses yükselip odanın duvarlarında çınladı. Elinde tuttuğu bu alet, loş ışıkla birlikte odanın içindeki en kıymetli eşyaymış gibi parıldadı. Kısa fakat kendisine çok uzun gelen bir duraksamadan sonra ahizeyi kaldırıp kulağına götürdü. Ağzından tek kelime çıkmadı. Karşı taraftan yine aynı duru kadın sesi duyuldu;
“Daha çıkmadın mı oradan?”
Titreyen bir sesle;
“Kimsin sen?”
Karşıdaki kişi telefonu kapattı. Ahizeden başka hiçbir ses gelmemekteydi. Hat yoktu.
Elindeki cihazı fırlatıp hızlıca etrafına baktı. Kapıya yakın bir yerde ayakkabılarını buldu ve ayaklarına geçirip montunu almadan dışarı fırladı. Yola çıktığında farklı üç aracın kırmızı ışıkta durduğunu ve farklı bir çiftin kaldırımdan aynı şekilde yürüdüğünü gördü. Koşmaya başladı. Bir yerlerden iki güvercin havalandı ve hızlıca önünden geçti. Kanat sesleri yavaşça azaldı ve kayboldu. Daha hızlı koşmaya başladı. Uzun zamandır hareketsiz kalmış olan bacaklarına kan pompalandıkça karıncalandıklarını hissetti. Vücudunun içinde dolaşan sıcaklık ağır ağır kasıklarından ayaklarına doğru inmekteydi. Daha da hızlandı.
İskeleye vardığında yavaşladı ve kafenin yanındaki aralığa doğru baktı. Daracık aralık karanlığa doğru gitmekteydi. Binaların arka tarafına doğru giden bu karanlık, şehrin göbeğindeki önemsiz bir boşluktu. Kimsenin dikkat etmediği hatta görmediği bu küçücük yol öyle derin bir hiçliğe doğru gömülmekteydi ki sarsıcı bir ürperti tüm içini sardı. Yavaş adımlarla bu aralığa doğru yaklaştı. Karanlık kör ediciydi. Yanında etrafı aydınlatabileceği hiçbir şey yoktu. Sağına soluna bakındı. Tek tük birkaç insan düzensizce oradan oraya yürümekteydi. Telefondaki ses zihninde çınladı. “Acele et.”
Ellerini öne doğru uzatıp duvarları elleyerek yavaşça içeriye doğru yürüdü. Zifiri karanlığın içinde pürüzlü duvarların üzerinde ellerini sürüyerek ilerledi. Elinin altında ufalanıp yere dökülen toz parçaları ve kırıntıların sesi, hiçliğin içinde soğurulup yok oldu. Bastığı zeminde, ayaklarının altında sert bir şeyler çıtırdayarak parçalara ayrılmaktaydı. Her adımında parçalanan bu şeyler, sağa sola yuvarlanıp, kayıp dengesini kaybetmesine neden olmaktaydı. Sırtını duvara verip biraz duraksadı. Geriye doğru baktığında geldiği yolun yürüdüğünden çok daha fazla olduğunu gördü. Girişten sızan ışık çok uzaklardaydı. Henüz birkaç metre yürüdüğünü düşünmesine rağmen geldiği mesafeyi görünce hayrete düştü. Karanlığın tam ortasında ansızın derin bir pişmanlık doldurdu içini. Tüm o sorumsuz yaşamını bölüp, neden böyle bir dehlizin içine kendini attığını soruyordu zihni. Fakat etrafını saran korku yüzünden geri dönemeyeceğini düşündü. Telefonda duyduğu ve boşluktan gelen sesin söylediklerini düşündü. Sorumsuz hayatının tek sorumluluğunu yerine getirmek zorundaydı. Başladığı yolu bitirmek mecburiyetindeydi. Geri dönmeyi göze alamıyordu.
Tekrar elini duvara sürüye sürüye yavaşça hareket etti. Ayağının altında çatırdayıp kırılan, yuvarlanan şeylerin ne olduğunu daha çok merak ediyordu şimdi. Kafasını yere doğru yaklaştırıp ne olduklarını anlamaya çalıştı. Gözleri ne kadar karanlığa alışırsa alışsın sanki kapkara bir örtü ile gizlenmiş gibi hiçbir şey göremedi. Eliyle yokladı fakat düz zeminden başka bir şey yoktu. Ayaklarının altında ise kaba saba ve biçimsiz parçalar yuvarlanmaya devam etti. Bu yolun gizi, sonunda çıkacağı yerin umuduyla birlikte merakını ve korkusunu arttırdı. Zor ilerlemesine rağmen adımlarını biraz daha hızlandırmaya çalıştı. Kısa sürede aldığı uzun mesafenin tersine sonu hiç gelmeyecekmiş gibi görünen yola doğru baktı. Az ileride dikkat etmediği sarı cılız bir ışığın yanıp söndüğünü gördü. Biraz daha ilerledikten sonra ışığın yanına ulaştı. Sanki bu bina buraya dikilirken, dökülen betonun içine gömülmüş gibi duran bu ampulün neden burada olduğuyla ilgili en ufak bir fikir aklına gelmedi. Cılız ışığı ile sadece kendi çevresini aydınlatmaktaydı ve nereden güç aldığı belirsizdi. Kafasını çevirip sağ tarafa baktığında yolun sonuna geldiğini anladı. Küçük bir genişliğe çıkmıştı ve bu genişliğin tepesinde iki binanın duvarları arasında gerilmiş olan bir telin üzerinde kırmızı ışık veren bir lamba vardı. Ardına baktığında artık geldiği yerin ışığı o kadar uzaktaydı ki küçücük bir nokta gibi görülmekteydi. Tekrar karşıya baktı ve kırmızı ışığın aydınlattığı o tahta kapıyı gördü. Gerçekten de öyle bir kapı vardı ve işte tam karşısındaydı. İyice yaklaştı ve kafasını yavaşça yaklaştırıp kulağını kapıya doğru dayadı. İçeriden herhangi bir ses duyamadı önce. Sonra giderek yükselen bir inleme sesi duydu. İçeride biri inleyerek yardım istiyordu. Yaralı gibiydi. Kendisini arayan kadın değildi bu. Bir erkek sesiydi. İçindeki korku, duyduğu sesle birlikte daha da artmıştı. Bu sonsuzmuş gibi gelen yolun sonunda kendisini büyük bir bela bekliyor gibiydi. Ne yapacağını şaşırmıştı. Niye gelmişti ki buraya? Neden soyutlanmış sorumsuz dünyasından dışarı çıkmıştı ki? Şimdi kendine kızıyor ve buraya gelmenin başından beri bir hata olduğunu düşünüyordu. Hiç tanımadığı birinin çağrısıyla kalkıp bu karanlık dehlizin içine girmişti. Gerçeklik hissi olmayan, sanki bir rüyanın sahnesiymiş gibi etrafını saran bu yere gelmenin amacı neydi? Kadının tarif ettiği kapı karşısında duruyordu. Bağlantısı olmayan bir telefon hattının karşısından kendisine söylenen birkaç cümle yüzünden, kendini bu dipsiz kuyunun içine atmıştı. Evet ortada bir gariplik vardı fakat şimdi daha çok bir tehlike seziyordu. Kapıyı açmamalıydı. Geriye doğru döndü ve geldiği yoldan aynı şekilde dönmek için yürümeye başladı. Kafasında hala kendine olan kızgınlığıyla kol kola gezen bir sürü soru vardı. Bir süre yürüyüp kafasını kaldırdığında yolun tamamen karanlık olduğunu gördü. Hiç ışık yoktu. Yolun sonu kapanmış gibi sadece boşluk vardı. Hayatında gördüğü en kara görüntüydü bu. Geri dönüş yoktu.
Tekrar kapının önüne geldi. Yukarıdan gelen kan kırmızı ışık, kapıyı, duvarları, tüm etrafı yıkıyordu. Yavaşça yaklaşıp kulağını tekrar kapıya dayadı. İnleme sesi hala geliyordu. İçerideki kişinin çok acı çektiği belliydi. Sanki artık takati kalmamış gibi sesi zayıflamıştı. Ağzından dökülen cümlelere hafif bir hırıltı eşlik ediyordu. Fakat ne dediği anlaşılmıyordu. Kulağını kapıdan çekti. Bakışlarını yere çevirdi. Bir süre düşündü. Geriye dönemiyordu. Buraya kısılıp kalmıştı. Bu tuzaktan bir an önce kurtulmak istiyordu. Daha fazla vakit kaybedemezdi. Odasındaki tüm nesneler, hayatının tüm kıymetsiz anları, icra ettiği saf sorumsuzluk kendisini bekliyordu. Gider gitmez tekrar karmakarışık yatağına uzanıp bir sigara yakacak ve buraya gelmenin pişmanlığını kanırtana kadar yaşayıp duracaktı. Bu işi hemen sonlandırmalıydı.
Elini kapının topuzuna uzatıp sertçe çevirdi. İçeri doğru açılan kapıyı itti ve bir adım attı. Ayağı, ahşap parke zemine değer değmez bir gıcırdama duyuldu. Hemen girişten sola doğru bir koridor uzanıyordu. Duvarlarda absürd birkaç küçük resim asılıydı. Kesif bir rutubet kokusu her yeri sarmıştı. Tek bir sarı ampulden yayılan yetersiz ışık, uzun koridorun sonuna doğru karanlık tarafından yutuluyordu. Huzursuz bir atmosfer hakimdi içeriye. Havada asılı kalmış tatsız olayların yankıları insanın içine kadar sirayet edip, kaygıya neden oluyordu. İçeride büyük bir sıkıntı kol geziyordu…