Bugün biraz fazla içtim galiba. Günler giderek daha uzuyor ya da bana öyle geliyor. Zamanın kişiye göre değişmesi böyle bir şeymiş demek ki. Herkes için aynı akmıyor. İnsanların ruh halleri de zamanı bükebiliyor bence.
Dün yine gördüğüm kötü rüyaların ardından baş ağrısıyla uyandım. Güne ne muhteşem bir başlangıç. Kalkıp şehrin bir diğer ucuna, nefret ettiğim işimi yapmak için yollara düşmek de cabasıydı. Derme çatma ve samimiyetsiz nezaket sözlerinden sonra, umurumda bile olmayan işimi, aklım tamamen başka yerlerdeyken tamamladım ve eve geri döndüm. Evde yapmam gereken işler beni bekliyordu. Fakat ben, hayatta hep şanslı biriymişim gibi gidip yapılması bolca motivasyon gerektiren bir iş seçmiştim. Halbuki hayat tam bir kabus gibiydi benim için. Ne motivasyonum vardı ne de herhangi bir şeye karşı isteğim. Hayata tutunmamı sağlayan kendimce bir takım erdemlerim vardı. Fakat çok geç anladım ki onların da bu toplumda son kullanma tarihleri çoktan geçmişti. Hepsi büyük birer zaafa dönüşmüş, insanlar karşısında beni prangalı bir mahkum gibi gösteren saçma fikirler haline gelmişti. Dışlanmak için ne güzel bir zamandı.
Evdeki işlerimi yarım bıraktım ve birkaç kadeh yuvarladıktan sonra dışarı çıktım. İnsanların hepsi o anda olmaması gereken yerlerdelermiş gibi geldi gözüme. Yürüyüşleri de bakışları da saçma sapandı. Dünya bugün tersten kalkmıştı. Uzun bir süredir kalktığı gibi. Yürümeye devam ettim. Kalabalığın arasına daldım. Öyle bir sıkıntıydı ki hissettiğim, hem tek başıma kalamıyor boğulacak gibi oluyor hem de kendimi en kalabalık yerlere atınca insanlara nefretle bakıyordum. Etrafımdan geçip gitmelerine rahatsız oluyor, onları lanetliyor, caddelerin, şehrin bomboş halinin hayalini kuruyordum. İşte artık her şeyi çözmüştüm. Hayatın tek bir gerçeği vardı. O da yalan.
Okuduğum kitaba göre insanlar yüz bin yıl boyunca doğayı ehlileştirmişlerdi. Hayat eskisi kadar vahşi değildi artık. Onu kolaylaştırmışlardı. Benim içinse hayat hala eski vahşiliğinde devam ediyordu. Acımasız ve sahtekardı. Kendimi evrimimi tamamlayamamış bir maymun gibi hissediyordum. Evrimin kayıp halkasıydım ben.
Yollarda boş boş ne kadar dolaştığımı anımsayamıyorum. Aynı evdeki gibi kalabalıkların arasında da kendimi boğulur gibi hissettiğim anda adımlarımı hızlandırdım ve eve döndüm. Dönüşümü mutlu kılacak en ufak bir şeyin olmadığı bu dört duvar arasında oturdum öylece bir süre. Üzerinden ışığı yansıtıp gözüme vuran her nesne, zalimce bana geçmişten anıları hatırlatıyordu. Kalkıp, halletmem gereken işleri yapmak üzere renkli ışık kutusunun başına geçtim. Klavyenin başına oturdum ve ekranda akan renkleri izlemeye başladım. Hayatımın hiç bir yerinde renk kalmamıştı. Ben ise hayatımı renkler ile kazanmaya çalışıyordum. Hiç biri bana bir şey ifade etmiyordu. Ekranda yazılı olmasalar isimlerini bile çoktan unutmuştum. Yine aklım derin karamsarlıklarda dolaşırken otomatik birkaç tuş ve tıklama refleksiyle bir salyangoz hızında işin bir kısmını hallettim. Kafamı salladıkça içinde hareket ettiğini hissettiğim o ağır sıvının, erimekte olan beynim olduğundan emindim. Bunu durduramayacağıma göre, hızlandırıp acıdan kurtulmak en akıllıca şey gibi göründü gözüme. Bir kaç kadeh daha yuvarladım böylece.
Üst kattan gelen, çok titiz bir heykeltıraşın eseri üzerinde çalışırken vurduğu hızlı, ritmik ve ince çekiç darbesine benzer ses, zihnimin içinde haftalardır dolaşan aynı soru ve cevapları kafama vurur gibi yankılanıyordu boş odada. Aradığım huzur bu evrende yoktu. Bana ait bir çok şey, huzurla birlikte sınırı çoktan geçmişti.
Zaman yine durma noktasına kadar geldi. Ellerimi klavyeden çektim. Öylece bir süre sadece ekrana baktım. İçtiğim tüm o kadehlere rağmen uyuyamayacağımı adım gibi biliyordum. Benim için iki yol vardı. Beynimi kemiren binlerce soru ve cevapla birlikte duvarlarla kavga etmek ya da korkunç bir deney gibi uzun kıvranmalardan sonra art arda gelecek kabuslar dizisine boyun eğmek. Kandırılmış aylak bir maymun için ikisi de aynı kapıya çıkardı.