Kırılma (Bölüm 1)

Mevsim Sonbahar. Hava, akşamları hafiften serinlemeye başlamış, kaldırımlar çoktan sarı, solgun yapraklarla kaplanmıştı. Akşamüzeri çiselemiş olan yağmurun ardından, nemli kaldırım taşlarının üzerinde pahalı bir çift ayakkabı yavaş yavaş, sallana sallana ilerliyordu. Büyük semtin kenar mahallesindeki, özensiz, loş sokak aydınlatmasının altında parıldayan ayakkabılar, bir sokak başında ansızın durdular. Bu parlak ayakkabılara rağmen, bir petrol istasyonunun sembolünü taşıyan beresini kaşlarının hizasına kadar indirmiş olan adam, puslu gözlerini yandaki çıkmaz sokağın derinliklerine dikti. Çıkmaz sokak, şehrin çok katlı beton kütlelerinin arkasında kalan birkaç kiremitli küçük eve açılan bir koridor gibiydi. Ve bu evlerin birinin kapı üstünde duran küçük ampulden sızan ışık, kapının hemen önünde oturmuş ve sırtını duvara yaslamış, paltosunun yakalarını kaldırıp yıpranmış beresini iyice indirmiş olan yaşlı bir adamı aydınlatıyordu. Yaşlı olduğunu, sokağın başında durduğu yerden görebiliyordu. Kalın beresi ve paltosunun yakasının arasında kalan gözleri ve yanaklarındaki derin çizgiler, kendini zor aydınlatan o ışığın altında bile seçilebiliyordu. Beresindeki logo, aynı petrol istasyonunun logosuydu.

Sokağın başında öylece duran o parlak ayakkabılar, tekrar hareketlendiler. Kendi istikametlerinden sapıp çıkmaz yola girdiler. Yolun sonunda, kaldırımda oturan, o eski sandığın içinde büyük bir gizem hissettiler.  Küçük, cılız ışığın altına geldiklerinde ise her zamanki gibi parıldadılar. Yaşlı adam, gözlerini diktiği yerden ayırmadan, çatallaşmış, eskimiş sesiyle konuştu; “Sonunda geldin.” Adamın sesi dışında  duyulan tek ses küçük ampulün çıkardığı ince vızıltıydı. Parlak ayakkabıların sahibi yaşlı adamın yanına çöktü. Bir süre daha sokakta sadece ampulün vızıltısı yankılandı. Parlak ayakkabılar sessizliği bozdu; “Burada mı yaşıyorsun?” Yıpranmış berenin sesi duyulmadı. Uzaklardan gelen boğuk bir gök gürültüsü sesi geldi sadece. Az sonra yağmurun dingin sesi, ince vızıltıya eşlik edecekti anlaşılan. Öylece beklediler.

Küçücük damlalar, yüzlerce metre yükseklikten düşmeye başlamışken, yıpranmış berenin sesi doldurdu sessizliği birden. “Duyuyor musun?” dedi. “Şehrin sesini?” Parlak ayakkabılar kulak kabarttı. Şehrin devasa yüz ölçümünden yukarı doğru çıkan ve sonra bulutlardan yansıyıp tekrar şehrin üzerine kirli bir toz bulutu gibi çöken o susmak bilmeyen sonsuz uğultuyu duydu. Günlük koşuşturmaların arasında duymayı unuttuğu uğultuyu…  İnsanı boğan bu uğultunun hemen bir oktav üstünden bir gök gürültüsü daha patladı. Yaşlı dudaklar konuşmaya devam etti: “Burası eskiden çok sessizdi.” Parlak ayakkabılar anlayamadı: “Efendim?” Yaşlı adam derinden gelen bir ıslık gibi çıkan sesiyle sürdürdü: “Burada eskiden bir ağacın yaprağının sesini bile duyardın, bir böcek yürüdüğünde ne tarafta olduğunu anlardın.” Parlak ayakkabılar, bir böceğin ayak seslerini duyabilmenin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştı. Etrafını saran sadece mekanik bir gürültüydü. Hayal edemedi. Eskimiş berenin yine derin ıslığı duyuldu:”Duyamıyorsun değil mi?” Parlak ayakkabılar, “Ben artık hiçbir şey duyamıyorum.” dedi. Yaşlı adam; “Ben de!”. Hafifçe bakışlarını önce parlak ayakkabılara sonra da parlak ayakkabıların sahibine çevirdi. İki çift göz karşı karşıya geldi. Yaşlı adamın gözlerinde ışık yoktu. Solgun, buz mavisi bir tabakayla kaplıydılar. Buz mavisi renk, soğuk bir ürperti düşürdü parlak ayakkabıların vücuduna. Işığın olmadığı o gözlerde, o mavi buz gibi katmanın altında çok değişik bir şeyler saklıydı. Ve onu sadece parlak ayakkabılar anlayabilirmiş gibi geldi ona. Eskimiş bere konuşmaya başladı, melodiden yoksun, hırıltılı ıslığıyla: “Eskiden görürdüm ben de, senin gibi. İşitirdim de. Fakat ne zaman ki göremez oldum görmem gerekenleri ve aynı şekilde işitmem gerekenleri, işte o zaman daha fazla görmemeyi ve işitmemeyi tercih ettim.” Parlak ayakkabıların ürpertisi daha da arttı; “Nasıl?” dedi. Çok yukarılardan bir gök gürültüsü sesi daha duyuldu. O anın soğukluğunu vurgulayan bir ses efekti gibi atmosfere büyük bir kasvet kattı. “Bir şekilde…” diye cevapladı ihtiyar adam, bakışlarını parlak ayakkabıların gözlerinden almadan. Parlak ayakkabılar, yaşlı adamın bir şeylerden kaçarak kendi içine sığındığını kavradı fakat kabullenemedi. Dayanamayıp sorma gereği hissetti kendinde: “Ama neden?” Çatallı ıslık havada salındı yeniden: “Çünkü bu benim hakkım!”

Düşen damlalar, oluşturdukları birikintilere çarpıp her tarafa eşit şekilde yayılan su halkalarını oluşturuyorlardı. Her şey adildi bu birikintilerde. Parlak ayakkabılar böyle düşündü, soğuk gözlerini kendisinden ayırmadan bakan ihtiyar adamdan bakışlarını alıp, önündeki küçük birikintiye bakarken. Yaşlı adamla kurduğu iletişimin nasıl olduğunu bilmiyordu, fakat bu akşam her şeyin bildiği tüm şeylerden farklı işlediğini hissediyordu. Dünyanın kuralları değişmişti sanki ve kendisi bilmediği bu yeni kuralları dahi esnetebilecekmiş gibi hissediyordu. Aklında, birbirlerine çarpan, neden ve nasıl soruları o kadar yetersiz ve o kadar anlamsız geliyordu ki reflekslerinin sonucu sorduğu bu sorular dışında henüz şekillenmemiş binlerce soru daha vardı. Hangi harfleri seçeceğini dahi bilemiyordu.

“Ayakkabıların bana eski bir anımı hatırlattı.” dedi eskimiş bere. Henüz söylemek istediği cümleyi ses dalgaları olarak ağzında şekillendirmeden, parlak ayakkabılar içinde hissediyordu ne diyeceğini. O geçmişten gelen anının hissiyatını dün yaşanmış bir olay gibi derinlerinde hissetti ve daha da garibi bu hissiyat şu andan itibaren yıllardır hissettiği bir ağırlığa dönüştü içinde. Belinin kamburlaştığını hissetti ve tüm geçmişi içerisinde bunu kabul etti ansızın. Yaşlı bere, heceleri ıslığıyla şekillendirdi: ” Sırtımızı dayadığımız, benden yaşlı bu eski evde bir zamanlar genç bir çift yaşıyordu. Güzel bir kadın ve yakışıklı bir erkek.” Yüzler canlandı parlak ayakkabının zihninde. Kulağına fısıldanan detaylı tasvirler gibi oluştu simalar. Islık: “İkisi de biricikti birbirleri için. Yeni yaptıkları evin beyaz duvarları kadar pürüzsüzdü sevgileri. Ve her şey tam çizgisinde gidiyordu. Hayatın akışına anormal bir şekilde…” Parlak ayakkabılar kendi hayatının da çok uzun zamandır anormal bir tekdüzelikte seyrettiğini düşündü. Bu anormallik onun için dehşet verici bir dinginlikti. Geçmişten gelen bir fırtınanın mutlak sessizliğiydi. Yaşlı bere gürültülü bir öksürük patlattı. Parlak ayakkabıların diken diken olan tüyleri titrediler birden. Yine ıslık salındı havada: “Bu anormallik öyle bir normallikle, öyle bir ikilemle bozuldu ki, o tekdüze çizgi bir daha birbiriyle hiç kesişmeyen binlerce çizgiye dönüştü. Anormallik içindeki dehşet normalliğin, büyük anormalliği diye düşündü ayakkabılar. Tam bir girdap gibiydi. Sonsuz aynalar görüntüsü… Yaşlı bere devam etti: Birgün adam işe gittiğinde geri dönmedi. Kendisi yerine iki adamının ağzından çıkan iki cümle geldi. Artık bu dünyada değildi.” Parlak ayakkabılar, giderek soldular sanki. Renkler soldu, ışık soğuruldu, gökgürültüsü yere kadar inemedi. Bu anı geçmişten gelen suretlerle içinde oynamaya başladı. Hikaye devam etti: “Kadın yıkılmıştı. Dünyanın yarısını kaybetmişti. Karşıdaki ev bile fersah fersah uzaktaydı şimdi. Günlerce evden çıkmadı. Duvarları kirletti. Hayatının mumunu üfledi. Yıllarını karanlıkta geçirmeye başladı.” Parlak ayakkabıların da hiç babası olmadığı için bir çok babası olmuştu. Okuduğu masallardan, izlediği filmlerden, dinlediği şarkılardan kendine hep baba seçmişti. Gerçek babasının yüzü hep gölgede, özlemi kalbinin en derinliklerindeydi…

Yorum bırakın