Karanlığa Doğru

Bir sandalye. Koca parlak bir zeminin üzerinde dört bacağının üzerinde öylece duruyor. Varoluşunun amacını yerine getirmek için sadece bekliyor. Vernikli yüzeyinden parlayan renkli ışıklar, orada o anda oluşunun niteliğini hiçbir açıdan değiştirmiyor. Sadece bekliyor. Üzerine oturacak olan kimsenin rahatlığından çok oturabilmesini sağlamak ve orada oluşunun amacını yerine getirmek için duruyor. Kendi özünün ve hatta yapıldığı ahşabın ve metalin ve plastiğin özünün bir araya getirilirken ki sıkışmışlıkla tek bir öze ve dolayısıyla varoluşsal bir amaca dönüştüğü için orada. Ne kendi özünü sonradan şekillendirebildi ne de varoluşu özünden önce geldi. Ve kapladığı hacim ile bile üzerine oturacak adamdan daha çok varoluşunun amacını haykırıyor.

Üzerine oturacak adam, aslen büyük sistemin küçük bir parçası, büyük saçmalıkların temsilcisi, utanmazlığın dünya üzerindeki en büyük uzmanlarından birisi. Ve kırmızı perdenin arkasından çıkarken, sırıtarak parlak zeminin üzerinde marka ayakkabılarıyla yavaşça adım atıp, orada duran o sandalyenin bile büyük kibrini ve poposunu kaldıramayacağını düşünüyor. Kendi bedeni ve ruhunun tek bir özden oluştuğunu, onun da kibri olduğunu bilmeden ve zaman içerisinde kendine dahi inandırdığı kusursuz ve hatasız karakteriyle örttüğünü düşünen ve bu karakterin dünyadaki tüm varoluş ve özlerden, tüm amaç ve yollardan ve mücadelelerden daha muhteşem, üstün ve tabi biricik olduğunu düşünüyor. Kendince yürürken neredeyse ışıklar saçması gereken şahsı için artık bu zaman kayıpları canını sıkıyor. Fakat ülkedeki son katliamlar ve dozu iyice yükselmiş umarsızlıklardan sonra önündeki seçim ayağı için davet edildiği bu televizyon programına çıkmanın DOĞRU olacağını düşünüyor. Konuşacaklarının hepsi YALAN ve çarpıtma pek tabi. Ama önemli olan kendisinden saçılan bu kudret parıltılarının tebasına ulaşması kendince.

Sonunda kendisi için konulmuş olan ve vernikli yüzeyinden renkli sahne ışıklarını yansıtan o sandalyeye ulaştığında, hiç beklemeden oturdu ve bacak bacak üzerine attı. Sahte olduğu en arka sıralardan bile anlaşılan bir gülümsemeyle başlama işareti verdi sunucuya… O gece söylediği tüm o yalanları büyük bir soğuk kanlılıkla, belki de kendini bile inandırdığı psikopatça bir yüzsüzlük ve pişkinlikle söyledi. Varlığının özünü oluşturan kibir o kadar kuvvetli sarmalıyordu ki kendisini, yüzü kızarmak bir kenara, haysiyetsizce konuşmuş, tehditler bile savurmuştu kendince sesi gibi zekanın da şekil verdiği cümleleriyle. Bu onun sanatıydı. Vücudunu bir arada tutan, kendisini kendisi yapan şeydi. Böyle davrandıkça daha çok kendisi oluyor, kendisi oldukça da daha fazla böyle davranıyordu. Damarlarındaki kanın her hücresini dahi ele geçirmiş bir paradokstu bu.

Programda söylediği “Ölen ölmüştür” ya da  Bunlar başkalarının oyunu” laflarını söylerken içi soğumuş ve bir kez daha veremeyeceği hiçbir cevap olmadığını kanıtlamıştı kendince. Büyük irade yine galip gelmiş ve olaylara büyük pencereden bakabilme yetisinin ne denli güçlü olduğunu göstermişti. Karakterinden ve iradesinden yayılan o iğrenç koku, onursuzluğun timsali ve korkunun temsilcisi olarak tebasına ulaşmıştı kendince. Artık eve gitme vaktiydi.

Yatağına uzanıp uykuya daldığında bir rüya gördü. Hiç bir rüyada kibri kendisini bırakmamış ve onun için özel konseptler hazırlamıştı. Fakat bu kez farklıydı. Bu kez kapkaranlık bir yere doğru yürürken gördü kendini. Aşağı doğru iniyor ama karanlığın ölçüsü hiç değişmiyordu. Gözleri ufacık da olsa bir ışık aradı, bir parıltı ya da belki bir ışık huzmesi. Ama bulamadı. Karanlığın içinde kendisini saran karanlıktan öte, sıcak ve ağır bir şeyler vardı. Etrafını sarıyor tüm bedeninin her yanını, yavaşça hareket ederek kaplıyordu. Bunu hissedebiliyordu. Yavaşça yukarı doğru süzülen, ve giderek daha da ısınan bir şeydi bu. Burnuna geldiğinde anladı ne olduğunu. Karanlığı daha da karartan bir dumandı bu. Tüm etrafını sarmış, bedenini ele geçirmiş, şimdi de nefesini almaya çalışıyordu elinden. Büyük iradenin karşısında büyük bir düşman vardı şimdi. Öyle çabuk pes etmeyecekti, zaten boşluk onu hemen yutmak istemiyordu. Öncelikle özünün ham maddesini değiştirmek, kibrini kırmak ve içindeki her hücreyi zehirlemek niyetindeydi.

Koşmaya başladı önce. Gittiği yönü bilmeden koştu. Sonra koşunca daha hızlı nefes aldığını fark etti ve dumanı geçemediğini. Ne zaman dursa o sıcaklık hemen yayılıyor ve tekrar bedenini yutuyordu. Ağzını kapattı. En azından ışık olmasını diledi. Ağzına koyduğu elini bile göremeyecek kadar karanlık bir dehlizdeydi. Enerjisini toplayıp tekrar koşmaya başladı. Fakat bu kez de koştuğu mekan iyice daralmaya kendisini sıkıştırmaya başladı. Durdu. Geriye döndü ve koştu. Ama hala duvarlar üzerine geliyordu. Artık durduğunda bile duvarlar yavaşça hareket ediyormuş gibi geldi kendisine. Ellerini duvarlara koydu. Duvar değildi ellerini koyduğu. Parmaklarının arasından parçalanan, bu karanlığı oluşturan şeydi. Kokusunu alabiliyordu. Kazmaya çalıştı. Parmaklarıyla, tırnaklarıyla. Bu karanlığı yırtabilirse aydınlığa çıkacağını biliyordu. Ama kendisinin de ait olduğu yerin, kendi içinde oluşturduğu böylesine karanlık bir yer olduğunu biliyordu. “Aynı şey değil!” dedi kendi kendine. Bir gün ansızın bir başka karanlık, doğanın karanlığı gelip yutmuştu kendisini. Ve bir insanın oluşturabileceği karanlığın, doğası gereği özünden asla daha büyük ve gerçek olamayacağını hatırlattı kendisine. Şimdi ellerinde tuttuğu şey karanlığın somuta dönüşmüş haliydi. Tutabiliyordu, parçalayabiliyordu ve delebiliyordu. Bir yere kadar! Kazdıkça, karanlığın daha da büyüdüğünü, arkasından dolanan karanlığın onu çektiğini hissediyordu. Ellerini oynatamayınca, omuzlarıyla, çenesiyle kazmaya çalıştı. Karanlık üzerine yıkılıyordu. Hiçbir sağlam iradenin karşısında duramayacağı gibi o da yıkıldı sonunda. Sıcaklık ciğerlerine oradan da tüm vücuduna yayıldı. Tabi karanlık da. Kendini rahatlamış hissetti. Yavaşça kasları gevşedi. Güzel, tatlı bir uykuya dalıyormuş gibiydi. Tatlı bir ölüm onu alıp götürüyormuş gibi.

Rüyada gözlerini kapatıp ölüme daldığında sıçrayarak uyandı yatağında. Yüzü sırılsıklam, vücudu sıcacıktı. Ellerini yüzüne götürdüğünde terini silmek için, bir şey hissetti ellerinde. Aynı rüyadaki sıcaklık ellerindeydi. Ve ellerine baktığında aynı karanlığın da ellerinde olduğunu gördü. Simsiyah elleri, tırnakları ve parmaklarının boğumları… Sanki hiç temizlenmeyecekmiş gibi duruyordu ellerinde karanlık. Ve gerçekten de öyle olduğunu biliyordu artık. Kendi içinde oluşturduğu karanlık gibi elleri de karanlıktı artık. Benliğinin bir kısmı o karanlıkta ölmüştü. Bundan sonra diğer kısmının da o karanlığa koştuğunu biliyordu. Elleri karanlığa bulanmış, karanlık adamdı. Sonunun, milyonlarca insanın gölgesi arasında, yine karanlıklar içinde olacağını anlamıştı.

 

 #soma

 

Yorum bırakın