OKYANUSU YUTAN HALKALAR
Oturduğu yıpranmış, boyası dökülmüş tahta sandalyeden dışarıyı izliyordu. Kocaman şehrin üzerinde kara bulutlar yavaş yavaş toplanıyor, güneş yüzünü ufkun diğer tarafına dönüyordu. Şehirden yukarıya süzülen bir sis belki bir duman veya pis kokuların yoğunluğu, heybetli binaları yavaşça gölgeliyordu. Kendilerini, var oldukları kaosun içine gömüp gizlece ayrılıyorlardı oradan. Gözünün önünden çekiliyorlardı ama varlıklarını hissettirerek. Hiç bir zaman omuzlarından indiğini hissetmediği bir yükü daha da bastırarak yok oluyorlardı yavaş yavaş. Güneşin son ışıkları dizlerine çarpıyor ama ısıtmıyordu. Şu anda oturduğu ve sahip olduğu bu tek sandalyeye gelene kadar katettiği binlerce kilometre boyunca hiç ısıtmamıştı onu. Bir daha hiç bulamamıştı, evinin küçük penceresinden geçen ve her yeri ısıtan, aydınlatan o ışığı. Hiç görebileceğini de sanmıyordu artık. Gözlerini bulutlara kaldırdı. Bulutlar belki evinden geliyordu. Ya da belki onun gibi çok uzak diyarlardan. Birbirine benzemeyen yüzlerce, binlerce şekilden oluşuyorlardı. Aynı birbirine benzemeyen o kapkara bulutların altında çıktıkları yolculuk gecesi gibi…
Artık çok anımsayamıyordu o geceyi. O kadar çok yol katetmiş, o kadar çok zaman geçmişti ki üzerinden tek hatırlayabildiği acıydı artık. Yüzündeki çizgileri oluşturan ve onlardan başka en ufak bir anı kırıntısı bırakmayan saf acı. Onun gibi insanların dünyanın her yerinde çektikleri gibi kaderleri olmuş olan acı. Onlara değer görülen, onlara reva görülen ve onların çekmekte mecbur bırakıldıkları o büyük ve sonsuz acı. Şimdi tüm o yaşadıklarından sonra eskiden olduğu gibi tek derdi bir gün daha yaşamak değil sadece rahat ölmekti artık. Kimsenin ölüsünü rahatsız etmeyeceği bir yerde ölmekti. Zira bir mezarı dahi olmayacağını iyi biliyordu. Bu şehir onun ölüsünü bile yutacaktı.
Kapkara bulutlarla dolu o zifiri karanık gecede, beş kişinin sığacağı kayığa, üst üste on iki kişi bindiklerinde, uzaklarda sanki ufkun da gerisinden sızan bir ışık görmüştü. Kocasıyla ve kızıyla birlikte o gözleri kamaştıran Avrupa şehirlerinden herhangi birine gidebilmek arzusuyla binmişlerdi o kayığa. Kalsalar, kendi topraklarında da sadece acı vardı onlar için. Hiç bitmeyen aşiret savaşlarından biri için alacaklardı kocasını. Ne için dövüştüğünü anlamadan öldüreceklerdi bir çatışmada. Tek varlıkları olan hayatlarını da ellerinden almaları bu kadar kolaydı orada. Yıllar önce komşularının karısını hadım ettiklerinde, aylara yayılan acı ve çırpınışla canını nasıl verdiğini hiç unutamıyordu. Kendisinin de başına gelmesi çok muhtemel bir gelecek gibi hep diken üzerindeydi. Zaten devamlı mücadele ettikleri açlık ve hastalıklarla yılmıştı artık. Hep anlattıkları, hep duydukları, hayal ettikleri o şehirleri görmeyi, oralarda yaşamayı istiyorlardı. İnsan gibi hissetmeyi istiyorlardı. Ufkun ötesinde gördüğü o ışık bu umudun ışığıydı.
On beş kişinin olduğu sallanan kayıktan, kürekler indi usulca sulara. Küçük halkalar oluştu önce. Ve sonra o kadar büyüdüler ki okyanusu yuttular. Halkaları görünce suyun üzerinde, “Biz de gideceğiz böyle bir çırpıda. Ta en uzak kıyılara, şehirlere. Orada hayat bizi bekliyor. Hiç yaşamadığımız hayat.” dedi kendi kendine. İçi daha bir umutla doldu. Sandal hareket etti. Geriye dönüp son bir defa baktığında tek özleyeceği şeyin evinin küçük penceresi olduğunu fark etti. Kendi evinin kendi küçük penceresi. Ve oradan dolan tüm gün ışığının içini ısıttığı anları. Ama gittiği yerlerde de evi olacak, oradaki güneşi de penceresinden izleyecekti. Kendi yurdundaki güneşi düşleyerek hayalinde. Ufka doğru ilerledikçe içindeki umut arttı. Kızına baktı. Kızının asla kendisi gibi olmasını istemiyordu. Başka yerler görsün, insanlar tanısın istiyordu. Hayatların en güzelini kızı için dileyip duruyordu Aleiah.
Güneş doğdu tepelerinde ve sonra battı. Yanlarına tıkıştırdıkları erzak bitti, mesafeler bitmedi. Gittikleri liman sanki sulara gömülmüştü ve bir türlü yüzünü göstermedi onlara. Aralarında zaten zayıf olanlar iyice bitkin hale düştü. Kürek çeken kollar yoruldu. Gecenin karanlığında sonunda küçük ışıklar parıldadı. Aleiah, o ışıkların kendilerini bekleyen tekneye ait olduğunu biliyordu. Büyüyen göz bebeklerine ışıkların parıltısı düştü. Sonra da bir damla yaş. O ışıklar onlara yeni bir hayat verecekti. Yeni kapıların anahtarıydı. Ve artık hayatlarının amacı. Kocasına sarıldı. Kızını koynuna aldı, başını okşadı. Kayık limana yaklaştıkça, etraftaki renkler değişti sanki, havanın kokusu farklılaştı, güzelleşti. Işıklar içinde bir yolculuk onları bekliyordu. Öngörebildiği bütün zorluklara rağmen her şeye değecek bir yolculuktu bu. Başarmak zorunda oldukları bir yolculuktu…
