Günün erken olmayan bir saatinde, şehrin görgüsüzlük abidesi altın renkli binasının 37. katının 163. dairesinde, sözde çocuklarınıza yapacağınız ve eğlenceli bulacakları dünyanın en saçma “craft” ürünlerinin vidyo çekimini yapıyordu. Çekim aralarında bakma fırsatı bulabildiği yasaklı sosyal medya sitesinden, dışarıda o anda binlerce insanın biber gazı ve tazyikli su yediğini okuyor ama kendisi, o saçmalıktan neredeyse ortadan çatlayacak, yok olacak ürünlerin çekimini gerçekleştiriyordu. Peki neden? Ülkenin, çıkan sonucun zerre kadar umurlarında olmadığı en büyük firmalarından biri istiyordu bu vidyoları. En az o vidyoların içeriği kadar saçma olan internet sitesinin içini doldurmak için. Ve zaman zaman, hiç kimsenin izlemediği o vidyoların altındaki izlenme sayısını şişirerek bakıp tatmin! olmak için. Günlük ücretinin bir Çinli işçinin ücretine denk geldiği bu çok iş az paralı aktiviteyi her gün yapmak zorundaydı. “Lanet olsun!” dedi içinden. Bıraktı kamerayı, döndü sırtını, vurdu kapıyı ve çıktı. Ya da belki de bir tarafı yemediği için işini bitirip çıkmıştır. Başı o kadar ağırıyordu ki o son bir iki saati yarım yamalak hatırlıyordu.
Kendini bu saçma durumdan kurtarmak için yürütmeye çalıştığı ikinci işiyle ilgili elli dakika kadar telefonda konuştu. Pencereleri açık ve hıncahınç dolu olan otobüs, uzun yolun belli bir bölümüne geldiğinde içeriye boğazları yakan, gözleri yaşartan o gaz girdi. Yasaklı sosyal medya sitesinden okuduğu o protestonun havada asılı kalmış son izleriydi maruz kaldığı. Otobüs durdu, insanlar kendini dışarı attı, öksüren, tıksıran ve yaşaran gözlerini silmekte olan bir şoförle bir süre yolun ortasında öylece durdular. Otobüs tekrar hareket ettiğinde sadece iki durak sonra inmesi gereken yere geldi. Ve indi. Telefon konuşmalarını yeni bitirmişti ki indiği merdivenlerde, önündeki kırık boya sandığı ile oturan yanakları kızarmış ayakkabı boyacısını gördü. Ona bakarak yavaşça geçti yanından boyacının, diğer yanından geçmekte olan ve kimsenin umursamadığı binlerce insan gibiydi. Şehrin en yoğun toplu taşıma aktarım merkezlerinden biri olan bölgede, sandığı kırılmış ve belli ki dayak yemiş ayakkabı satıcısı sanki o mekanın bir demirbaşı bir merdiven korkuluğuymuş gibi öylece duruyordu orada. Herkes için normal olan bu olay ona da en derininde pek normal gelmese de merdivenlerden akan o insan selinin içinde durumun normalliğini kabul edip herkes gibi boynunu elindeki küçük parlak ekrana eğip yoluna devam etti. Boyacı fana sövüyordu, en içtenliğiyle.
Büyük körüklü otobüsün körüğüne kıçını dayamış ilüzyon bir konforla yol alırken, otobüsün ön taraflarından gelen seslerle kafasını sonunda elindeki o parlak ekrandan kaldırabildi. Ön tarafta iki teyzenin sözlü atışması saç çekmeli, tokatlı çimdikli bir kavgaya dönüşmüş, durağı dışında durması “tamamen” yasak olan otobüs ise yoluna son sürat normal bir şekilde devam etmekteydi. Sonunda durağa ulaşan otobüsün tokat gibi açılan kapısında kendini ilk atan, içerde bir hayli saç telini bırakan ve hüngür hüngür ağlayan teyze oldu. Diğer teyze ise, bölge kavgası yapmış ve galip gelmiş bir dişi kaplan gibi otobüsün en ön sırasındaki koltuğa yavaşça, acele etmeden poposunu yerleştirdi. Kimse oraya oturmayı aklından bile geçirmemişti zaten. Otobüs şoförü, gözündeki aviator gözlükleri ile göz kapakları yarı kapalı umarsız tavrıyla durakta durması gereken 10 saniyelik süreyi tamamlayıp bastı gaza.Boyunlar yine eğildi parıltılı, sihirli camlara.
Otobüsten ineli yarım saat olduğunu ve bu deli şehirde de yarım saattir hiçbir “normalliğin” olmadığını farkettiğinde, sistemin 5.sınıf kalite şeklinde kategorize ettiği bir marketin manav rafında kurtsuz elma seçiyordu. Çürük elmaların kokusuna dayanamayıp reyondan uzaklaşırken, kendini kaprisleri olan ve havalı biri gibi düşündü. Kasada ödeme yaparken yanında duran çopur yüzlü iki amcanın konuşması onu bu deli şehrin anormal normalliğine doğru tekrar çekti. “Gel” dedi adam yanındakine, “Seni adaya götüreyim.” Diğeri bakmadı bile, aldıkları 12 paket tuzlu fıstığı poşetlere doldurmaktaydı. Diğeri konuştu yine; “Gel” dedi “Bak benim faytonlarım var günde 500-600 düşer sana da, gül gibi geçinirsin.” dedi dişleri dökük, peltek amca. Kasiyer ise kendi anormalliği ile cebelleşiyordu. Kasiyer: ” Fiş bitti.” dedi. Amca: ” Eeee bize ne!” diye haykırdı. Kasiyer: “Fiş kesmeden nasıl geçeceksin hı?” dedi. Amca:” Hııııı.” diye duruldu. Kasiyer yerleştirdiği yeni fiş tomarı ile kestiği fişi amcaya uzatırken: “Buyrun efendim” dedi, arkasındaki mağaza müdününü görüp köle olduğunu hatırlayınca. Dişsiz amca, “Tamam sonra konuşuruz” diyen adama hala ısrar etmekteydi, elindeki tomarla paradan ikiyüz lirayı kasiyere fırlatırken. Bunlar kesinlikle Çinli işçi görünümlü zenginler diye düşündü bizimki. Kendisi ise aynı o kasiyer gibi partonlarının cipte gezmesini sağlayan bir köleydi sadece. Elindeki yarısı çürümüş elma ile çıktı marketten. Havası bile delirmiş bu deli şehrin sıradan normallikleriydi bu durumlar. Ve gayet normal bir gündü yaşadığı diye düşündü. Bunları düşünmesi bile birşeydi çünkü yine dönüp dolaşıp eğdi boynunu elindeki sihirli parlak ekrana, evinin yolunu tutarken.