Bir an gelir bazen. Kelimelerin anlamsızlaştığı hatta sessizleştiği, hareketlerin iticileştiği bir an. Ne yaparsan yap o anın akışını değiştiremeyeceğin, en ufak bir etkide bile bulunamayacağın bir an. Tam bir çaresizlik. Hayat kırılır o an işte. Artık zaman her zamanki gibi akmaz. Yavaşlar. Sanki çaresizliği bastıra bastıra yaşamak için yavaşlamıştır. Ne gidecek bir yer kalır ya da kaçacak ne de sığınacak bir yer vardır zaten. Tek tutunduğun dal kırılırsa ne olur? Tek sığınağın yıkılırsa? Her şeyini vermeye çabaladığın kişi birden bire yok olursa? Hayatının başına çöktüğünü hissedersin. Amaçlar anlamsızlaşır, değersizleşir, insanlar değişir gözünde. Tüm mantıklı açıklamalar saçmalıklara dönüşür. Hele giden bir geçmiş varsa geride, yaşanmış anıların hepsi leklenmişse sonunda, artık baktığında yüzünü gülümsetecek fotoğraflar kalmamışsa, ne yapabilirsin ki? Bir dönem bittiğinde yine başladığın gibiysen, yerdeysen ve geride sadece yüklerin kalmışsa geriye ne yapabilirsin? Ağır, çok ağır bir yük. Çaresizliği, sevgi yoksunluğunu, hıncı, siniri, acizliği tek başına taşıdığını ve kimsenin bunu hiç umursamadığını bilmenin ağırlığı. Ayakların ağırlaşır, nefesin zorlaşır, yaptığın her eylem anlık olarak anlamsızlaşır seni her yerden sıkıştırır. Ulaşılabilecek en diptir burası. Bir an demiştik ya bazen o an bir hayli uzar. An olmaktan çıkar bir yara haline dönüşür. Hep taşırsın o yarayı, üzerinden ne kadar zaman geçse de ara ara orada olduğunu hissettirir can yakar. Hiç unutamazsın, hiç üzerini örtemezsin. Öğrenilen tek şey, sevgi her şeyin ilacı değilmiş, ve iyileştiremediği yaralar da varmış.
İşte bu anlarda, tüm diğer anlamsızlaşan şeyler gibi bu yazıda anlamsızlaşır ve gereksizleşir. Okumaya bile değmeyecek, okunsa bile hızlıca unutulacak bir yazıya dönüşmüştür. Yine de geçmişe dair bazı zamanların hatırlandığında eskiden gülümsetebiliyor olması yüzleri, teşekküre değerdir birileri için.